Mağaranın açık ağzında birazdan çekilecek dişler gibi insanlar bekliyorlardı. Mağaranın etrafını askerler sarmıştı. Besê de içinde kadınlı erkekli, büyüklü küçüklü topluluk elleri boş bekliyordu. Mağaranın karşısındaki yüksekliğe bir komutan çıktı ve öfkeli, taşlara bile yabancı bir sesle teslim olmalarını istedi. Topluluk dünyalarına ait olmayan bu sesin ne iletmeye çalıştığını anlayamıyorlardı. Öylece bel bel bakıyorlardı. Besê mağaranın dibinde bir köşede annesine sokulmuş sesleri duyuyor ama ön tarafta olanları göremiyordu. Sokuldukça sokulduğu annesinden kendisini kucağına almasını istedi. Besê yıllarca sonra sözlerine inanmayanları ısrarla inandırmaya çalışarak o mağarada olduğunu anlatacaktı.
Olduğu yere sindikçe sinen Besê büyük keplerin kendisine taraf ağır aksak ama kararlıca yaklaşıyor oluşuna yüreği ağzında bakakaldı.
Topluluk soğuk terler döküyordu. Annesi kucağındaki Besê’yi daha bir sıkıca kavradı. Yanındaki kadının kulağına fısıldayarak “Bunlar bizi öldürecek” dedi. Askerin kalın sesi yağsız bir makara gibi kendini dönüyordu. Korkudan hiçleşen sessizliğin mucizevi derinliğinden etkilenen ve ölüm kollarıyla kenetlenmiş topluluğu hiçbir şeyin yerinden kıpırdatamayacağına kanaat getiren komutan saraya tutulmuş gibi titremeye başladı. Derken topluluğun önünde bir ihtiyarın eli kımıldadı. Ne dilediği anlaşılmıyordu. Elleri tanrısına açık ama gözleri gök kadar boştu. Ve gök yarıldı. Namlular konuştu. Bunlar Besê’ye oyun gibi göründü. Tüfeklere boş kapsül doldurulmuş gibiydi. Çünkü tüfeklerin tarrakası duyulduğu ve ardı kesilmeden kurşun tükürdüğü görüldüğü halde topluluktan çıt bile çıkmadı. Ve Besê’nin annesinin yükselen çığlığı büyüyü bozdu. Kadının çığlığı çığ gibi topluluğun üstüne devrildi. Ansızın kaynaşan topluluk Besê’yi yutup sürükledi.
Besê bu canpazarından nasıl çıktığını anlayamadı. Hayal meyal birisinin onu sürüklercesine topluluğun dışına çıkarttığını yıllar sonra anlayacaktı.
Topluluğun önünde yer alanlar ilk kurşun dalgasıyla yutuldular. Kalanlar yerlere yatacaklarına mağaranın dışına çıkarak kaçmaya çalıştılar. Her yandan ateş ediliyordu. Topluluk mağaranın ağzında sıkışıp kaldı. Duran topluluğun etrafında yer ve gök bir anda, bir girdap gibi dönmeye başladı. Hiç kesilmeyen kurşun yağmuru altında topluluğun kenarında bir kadın kanatlarını toplayan bir kuş gibi silkindi. Ve semaha durdu. Ve diğer kadınlar peşisıra dizildi. Halkalar oluşturarak kurşun dalgası altında dönen topluluk ortaya doğru tükeniyordu. Topluluk dönerken Besê semahın dışına diz çökmüş bir kadının kollarını göğe doğru saldığını ve ellerinin bulutları yalayacak kadar uzadığını gördü. Ve hemen sonra da o bulutun dökülen kanla azalan topluluğu, diz çöken kadını ve boş göğü örtüşünü...
Besê arkasına saklandığı kayanın önünde duran bir askerle yüz yüze geldi. Bir çığlık kopardı. Aniden döndü. Kafasını kayaya çarptı. Yüzü kan içinde var gücüyle kaçmaya başladı. Düştü, kalktı yine koştu.
Annesinin kucağındaydı Besê. Gün ilerliyordu. Sıcak diniyordu. Besê’nin dili ağzında pörtüklü bir odun parçası gibi duruyordu. Topluluk bir girdap gibi dönmeye, asker ateş etmeye devam ediyordu. Neden sonra silahlar sustu. Çünkü kalabalık azalıyordu. Komutanın eli oynadı. Bir grup asker büyük keplerini düzelterek topluluğa taraf yürüdü. Topluluk onları seyretti. Askerler ölüleri ayağa kaldırıp onları topluluğun yanında sıraya dizdi. Ölüler de onları kaldıran askerlerin küçük başlarıyla silahlarının başına döndüklerini gördü. Besê’nin annesi kalabalığın bütün gözleri gibi kendisine doğrultulmuş namluya bakıyordu. Olacakları önceden sezinlemiş gibi Besê’yi sıkıca kavradı. Birazdan düşeceğini biliyordu. Derken namlular alev almaya başladı. Ortalığı insan haykırışları kapladı. İnsanlar biçilmiş başaklar gibi yere devrildi. Besê annesine baktı: Kadın önce sendeledi, sonra diz çöktü ve Besê’nin üstüne kapanacak şekilde yere devrildi.
Besê kendine geldiğinde karanlıkta sırt üstü yatıyordu. Sanki mağara dağları delmiş bir yeraltı ırmağı gibi akıyordu. Yıllar sonra aslında bir trende olduğunu anlayacaktı. Elini başına götürdü, yarası ölmemişti. Yüzündeki kan pıhtıları henüz kurumuştu. Bütün kemikleri sızlıyordu. Önüne geçilemez bir uyku isteği duyuyordu. O dehşet yerden uzakta olmanın rahatlığıyla en az acı veren yanına dönüp yerleşti ve yan döndüğü anda bir ölünün yanına uzandığını tahtaların arasından sızan ışıktan anladı. Gözleri açık bayıldı.
Besê uyandığında sessizlik en dip iklimini sürüyordu. Bir ağırlığın altındaydı. Zor nefes alıyordu. Dünyayı daha bir ağırlaştıran bedenin altından santim santim sıyrıldı. Etrafa bakındı, asker yoktu. Bir inilti duydu. Bedenlerin arasından bir kıpırdama gözüne çarptı. Ayağa kalkmak istedi, dizinde bir acı hissetti. Kanıyordu. Dönüp ardına bir daha baktı. Emekleyerek ölülerin arasından sıyrılıp çıkmaya çalışan bir çocuktu gördüğü. Onun kendisine doğru gelmesini beklerken başka sesler duyuldu. Paniğe kapıldı. O, kimseyi görmüyor, sesler git gide yaklaşıyordu. Derken paçavralar içinde bir kızın can havliyle koştuğunu ve arkasında kepi başına büyük gelen bir askerin onu kovaladığını gördü.
Besê doğruldu. Yanındaki ölü ona ne çok benziyordu. Vagonun içinde ölülerle koyun koyuna yatan insanlar mutlak bir ifadesizlik içindeydi. Tanıdık çehreler aradı, bulamayınca ölüler içinde bir ölü gibi kalakaldı. Sonra vagonun kapısı aralandı. Aralıkta üstü başı kan içinde annesi ona bakıyordu. Kadın bir gölge gibiydi. Kapıdan içeri ölüm ayağını atmıştı sanki.
Tren karanlığı yırtarak bir yer altı ırmağı gibi aktı. Tren durduğunda Besê tarih öncesi köpeklerin havlamasıyla uyandı.
* Bolu F Tipi Cezaevi
A.REZAK GÜLMEZ: SEMAH