Xeca Çavşîn, yaman bir kadındı. Nusaybin’de herkes ondan çekinirdi.

Egîd onun oğluydu… Anası gibi isyankardı.

Oğluna PKK’nin efsanevi komutanı Egîd’in ismini vermek ister. Nusaybin’deki Nüfus Müdürü, Kürtçe olduğu için bu ismi kabul etmez. Xeca Çavşîn üzülür. Ama geri adım atmaz, oğluna çok sevdiği Egîd’in gerçek ismini koyar: Mahsum…   

Egîd’in zulümle tanışması böyle başlar.

Büyüdükçe isminin değerini kavrar, onunla bütünleşir. O anda sömürgecilerin asimilasyon kaleleri okul sıralarından kaçmaya başlar.

***

Nusaybin semalarının yakılan lastiklerden siyaha büründüğü zamanlardı. Newroz yasaklanmıştı. Bir öğlen vakti Xeca Çavşîn, oğlunu okula gitmesi için evden uğurlar. Egîd evden çıktıktan sonra üç-dört arkadaşıyla buluşur. 

Önceden planlamışlardı. Newroz’u bu kez farklı kutlayacaklardı. Nusaybin’de herkesin "devletin adamı’’ olarak bildiği komşuları Mala Hemo’nun kamyonlarının tekerlekleriyle Newroz ateşini tutuşturacaklardı. Kamyonun yan tarafına sinen Egîd, evden getirdiği anahtarları çıkarır, arka tekeri gözüne kestirir ve anahtarları vidalara geçirir ancak bir milim dahi gevşetmez. Boşuna güç tükettiklerini anlayan kafadar ekip, "Mala Hemo bir Kürt haindir’’ der ve tekerleklerin havasını indirip kaçar.

Bu ilk eylemleri olur.

Egîd, tekerleri sökememenin hayal kırıklığını yaşarken, aklına araba tamiri yapan dükkanlardan lastik çalma fikri gelir. Ancak kimse buna yanaşmaz, tıpış tıpış okulun yolunu tutarlar. Egîd "tek başıma giderim’’ der ve gider. Bedeninden büyük, yüreğinden küçük kepçenin arka tekerini tek başına mahallenin çamurlu boş sahasına getirir ve 2004 yılının ateşini yakar. Mahalleli ateşin etrafında toplanır. Arı gibi kümelenen halka saldırmakta gecikmeyen Türk polisi, panzer ve itfaiye araçlarıyla mahalleyi basar. Aralarında Egîd’in de olduğu birkaç çocuk ve genç, polislere taş atmak için yakılan ateşten birkaç yüz metre ötedeki evin duvarı ardına saklanır. Korku içinde kaçma ile cesaretle karşı koyma ikileminde kalırlar. Çocuklar slogan atıp kaçtıktan sonra, polisler saklandıkları yere doğru yönelir. Çetin bir kovalamaca başlar. Çok geçmeden polis, Egîd ile Argeş’i yakalar. Üzerlerine yürüyen polis, Argeş’i hınçla tekmeler. Egîd ise yüzü kar maskeli polisin gazabına uğrar. Zalimliğin bedene büründüğü yaratık, Egîd’i önce çamurun içinde süründürür, sonra bileğinden tutup havaya kaldırır; elini avuç içinin tersine doğru büker. Egîd’in acıdan yankılanan sesi, elinin kırılmasıyla inlemelere dödü. "Ah’’ diyecek takati dahi kalmayan Egîd’i rahat bırakmadı polis, diğer elini de kırdı. 

Saatler sonra Xeca Çavşîn gelir, inleyen oğlunu çamurun içinde sırtlayıp götürür. O günden sonra uzun süre içine kapanır Egîd. Hiçbir zaman eskisi gibi yüreği avucunda atan, neşeli bir çocuk olamaz. Bileğine her baktığında gördüğü yamukluk, ona düşmanını hatırlatır. 

Bedeni büyüdükçe Kürt olur. Kürt oldukça daha fazla Xeca Çavşîn’e benzer. İsyan eder ve dağlara gitmek ister, ama annesi izin vermez. Bunun üzerine gençlik çalışmalarında yer alır. Birçok eylemde annesinden bihaber onunla aynı sloganı haykırır. Aynı nefreti kusarlar düşmana. 

Zamanın çarkı arasında nefes tüketirken, ailesi Egîd’i evlendirir. Sonra Bursa’ya taşınır. Burada da parti çalışmalarına katılan Egit, gündüzleri inşaat işleri yapar. Kazancından kendisine yetecek kadarını alır, gerisini partiye verirdi.

Sistemin monotonluğunda ömür tüketirken artık baba olmuştur. Kendi gibi sarının değişik tonlarında beden bulmuş bir kız çocuğu babasıdır.

Takvim yaprakları 10 Ekim 2015’i gösterince Bursa’dan Ankara Barış Mitingi’ne giden kafilenin içinde yer alır Egîd. Gar’daki patlamada bacağından yaralanır. O hengamede kaydedilen görüntülerde yaralı bacağını bağlamış, başka bir yaralıyı doğrultmaya çalışırken kayıtlara girmişti sarı saçlı Egîd. Birlikte gittiği çalışma arkadaşı Arjîn, gökyüzüne süzülen canlardan biri olmuştur. Arjîn’in anısını yaşatmak için yeni doğan kızına onun ismini verir.

Artık karar zamanıdır. 

Şehir savaşlarının en amansız cephesine doğru kucağına minik Arjîn’i de alarak yola koyulur. Direnenlerin arasına, bir yiğit olmak için anası Xeca Çavşîn’ın toprağına gider.

Büyüdüğü Yenişehir mahallesine girdiğinde içini bir serinlik kaplar. Önce bedeninde taşıdığı zulmün kalıntısını taşıyan bileğine bakar, ardından evin duvarının dibinde kurulmuş mevziye. 

Kucağında Arjîn’i ile olduğu yerde kalakalır. Yağmurdan korumak için naylonla örtülmüş mevziden etrafa yayılan "Ha gerilla’’ ezgisiyle kendine gelir. Mevziye yönelir. Mevziden bir ses yükselir, "Tu kî yî?’ Egîd aldırış etmez, mevzinin kapısına gelip dayanır. Elinde keleşi ile 17 yaşındaki yeğenini bulur karşısında. Kucaklaşırlar, sıcak bir tebessüm gösterir.

Hep hayalini kurduğu, "burası bizim’ diyebildiği bir mahalle… İçinde özlemini büyüttüğü özgürlük sevdalılarıyla bir aradadır. Heyecanını üzerinden attıktan sonra evinin yolunu tutar. Köşe başlarında kurulu her   mevziyi gördüğünde yüreği hızla artar, içine sığamaz. Yol boyunca kazılan hendeklerden geçmeye çalışırken, kimi profesyonel gerilla, kimi daha acemi olan onlarca savaşçıyı görür. 

Eve varınca kapıyı heyecanla, sert sert yumruklar. Annesinin "hatim kurê min hatim’’ sesini duyar. Kapının ardında duranın Egîd olduğunu bilmeden "oğlum’’ der Xeca Çavşîn. Çünkü direniş hazırlığının yapıldığı o günlerde kapıları sert yumruklayan herkesin "kızı/oğlum’’ dediği gerillalardan başkası değildi. Oğlunu karşısında gören annenin yüreğinden "Axxx!’ sesi çıkar. Zira Xeca Çavşîn, oğlunun niçin geldiğini anlamıştır. Bir daha hiç sarılamayacağını sezercesine Egîd’i kucaklar. Hafif bir iniltiyle "Kurê min tu bi xêr hatî’’ der. 

Ortalığı bir sessizlik kaplar. Sonra bahçeye doğru hareketlenirler. Burada minik parmaklarını öptüğü kızını Xeca Çavşîn’in kucağına verip, "Sana emanet Arjînim’’ der ve evden fırlar. 

Egîd, artık Türk devletinin büyük kayıplar vereceği "Taxa Koçera’ mevzilerindedir. Direnişin hazırlıklarına katılır. Kimi kendisi gibi Nusaybinli kimi ise hayatı boyunca uğramadığı bu kentin savunmasında yer alan arkadaşlarıyla çetin geçecek savaşın hazırlıklarını yapar. Aşamalı gelişen direnişin final bulacağı ölüm kalım günleridir onları bekleyen. Çocuğuyla, kadınıyla, yaşlısıyla herkes hazırlıklar için kolları sıvamıştır. Koçer mahallesinin dört yolunun İpek Yolu’na inen kolunun başında, sırtında silahıyla etrafına topladığı çocuklarla barikat kurmaktadır Egîd.

Parke taşlarını sökmekle uğraştığı anlardan birinde, sol göğsünün kalbe yakın bölgesine astığı küçük, pilli telsizinden kendilerini komuta eden arkadaşının telaşlı sesi ile doğrulur;  

- "Arkadaşlar… Düşman Ahmet Kaya köprüsünden sızma yapıyor. Mevzi kuran arkadaşlar oraya yönelsin!’’

Sesteki sertlik ve ciddiyet Egîd’i telaşlandırır. Doğrulduğu yerde gevşettiği kemerini bir kademe daha sıkar, hızlı adımlarla köprüye doğru iner. Ulaşmak istediği hedefin biraz yukarısındaki caminin kapısında dört beş arkadaşının toplanmış, konuştuğunu görür. Oraya yönelir. Köprüdeki mevziden gelen arkadaşının, çember halinde konumlanmış arkadaşlarına sızmaya dair verdiği bilgileri dinler:

- Beyaz panzer köprünün çok yukarısında, rastgele ateş ediyor. İki kirpi köprüye beş-altı dakikalık yürüme mesafesinde duruyor. Musa Anter Parkı’nın yanından köprüye çıkmaya çalışan JÖH’leri korumaya çalışıyorlar. 

Arkadaşlar düşmanın köprüye çıkmasını bekliyor. Köprünün sol ayağında yerleştirilen tüpten çektiğimiz kablonun uzandığı yer, killi binaya konumlanan keskin nişancının hedefinde. Oradaki arkadaş güvenlik nedeniyle oradan ayrılmış. Asker köprüye çıkınca keskin nişancının dikkatini başka bir yere çekmeliyiz ki arkadaş düzeneği aktifleştirebilsin. Bu yüzden içimizden biri roketi almalı, köprünün ağzındaki mevziden karşıda duran panzere fırlatmalı. Önerisi olan arkadaş var mı?

Genç savaşçının konuşmasına kendini kaptıran Egîd ve arkadaşları önce soruyu algılamaz. Bir müddet sonra ise hepsi aynı anda; "Ben kendimi öneriyorum’’ der. Biri "Ben alacağım roketi’ der, Koçer olan bir diğeri, "Olur mu öyle şey, siz tecrübeliler dağdan gelip bağdakileri kovuyorsunuz. Hiç yeltenmeyin, ben hem bu mahallenin çocuğuyum hem de orası benim mevzim. Roket benimdir’’ der. 

Çoğu profesyonel gerilladır, kim ne diyebilir ki?



Ama Egîd durur mu? 

- Dur heval dur, bu mahalle senin ama o köprü üzerinde düşmandan alacak intikamım var’’ der ve anlatmaya başlar:

- 1992 Newroz’unda ben daha çocukken o köprüde amcalarımı, halamın eşini panzerle ezdiler. Yılların kinini kusma fırsatını kaçıramam. Bu görev benimdir. Alacak hesabımız kalmasın Türk’ün panzerinden. 

Egîd’in kararlı duruşundan etkilenen arkadaşları, caminin yeşil duvarına dayadıkları roketi bir başlığıyla beraber ona verirler. Silahını omuzlayan Egîd köprüye yolun solundan dolanarak aşağıya iner. Köprünün kör noktasına kurulan mevziye atmak için ilerlerken, kalkan olarak kullandığı evlerin sonuncusunda nefes nefesedir. 

Mevziye girmek için doğru anı kollamaktadır. Bileğine öfkeyle bakar. Film şeridi gibi geçer o gün yaşadıkları. Duvarın dibinden fırlar. Rüzgarla yarışırcasına mevziye doğru koşar. Kendini mevziye attığında düşman onu fark ettiğinden mevziyi taramaya başlar. Ama nafile! Mevzi, kazılan bir çukur etrafına yapılmıştır. Asker ateş etmeyi keser.

Egîd doğrulur. Bugün şansı yaver gidiyordu. Mevzinin etrafına örülen kalın duvarda silahların başlarını çıkarmak için bırakılan boşluğun tam karşısında duran panzer, birazdan alacak darbeden bihaberdir. Bu arada JÖH elemanları kontrol amaçlı köprünün üzerine kadar gelmiş, az önce taradıkları mevziye doğru emin adımlarla yürümektedir. Killi binaya konumlanan keskin nişancı da namlusunu köprüye çevirmiş, silahının üzerindeki dürbünden o mıntıkayı izlemektedir. Böyle bir fırsatı bekleyen arkadaşı da düzeneğin başına geçmiş, tüplü bombayı patlatmak için doğru anı kollamaktadır. Panzere odaklanan Egîd mevzide yerini alıp roketin başlığını silahına geçirmektedir. Silahını karşısında net görebildiği panzere doğru yöneltir, gövdesine nişan alır ve tetiğe basar. Panzerin alev almasıyla Egîd’in sevinçle mevziden fırlayıp "Vurdum, vurduuummm’’ diye bağırması bir olur. O sırada Egîd köprü üzerine kadar gelen JÖH elemanlarının farkında değildir. Saldırının şokunu üzerlerinden atan JÖH’ler, vurmak için silahlarını ona doğrultmuştur. JÖH’lerden biri hedefe bir el ateş eder ancak kurşun Egîd’in kolunu sıyırır. Soğuk terler işgal eder bedenini Egîdîn. Kaçmaya çalışır kurtulmak için. Ama diğer JÖH’ler emir almışçasına namlularına önceden sürülü kurşunları bedenine doğru savurmaya yeltenirler. Tam o esnada kulakları sağır eden bir ses duyulur. Köprünün sol ayağındaki tüplü bombayı birkaç denemeden sonra patlatmayı başarmıştır düzeneğin başındaki arkadaşı. Bomba JÖH’lerin dibinde patlar, birkaçı havaya uçar. Egîd, bu sırada kurşunun sıyırdığı kolunu bağlamakla uğraşıyordu. Hızla caminin bulunduğu tarafa yönelir. Sevinç ve heyecandan ayakta duramaz ve yere çömelir. Biraz sonra yoldaşları yanına gelir. Birbirlerine sarılıp zafer halayına dururlar.

Artık insan iradesine karşı F16’ların kullanıldığı zor günlerin bir gecesinde 

Egîd bir köşeye çekilmişti. Xeca Çavşîn’i telefonla aradı, hasret giderdi. Savaşın yorgunluğuyla, "Arjînim nerde, babasını soruyor mu?’’ der. Xeca Çavşîn ilkin pek konuşamaz. Sonra bir nefeste, "Oğlum bir erkek evladın da oldu. Eşin doğum yaptı. Çocuğun için bir isim söyle.’’ 

Egîd, eşinin hamile olduğunu tamamen unutmuştur. Bir süre tepki vermez. Xeca Çavşîn’in  "Egîd… Egîd’’ diye seslenmesiyle kendine gelir. 

 "Anne oğlum mu oldu, bana benziyor mu?’’ diye soru üzerine soru sorar. Biraz sakinleştikten sonra birkaç gün önce keskin nişancıların kurşunuyla şehit olan yoldaşı Rohat’ın isminin çocuğuna verilmesini ister.

Egîd, ’’Direnişten sonra gelip Rohat’ı öpeceğim, kucağıma alıp seveceğim’’ der. Xeca Çavşîn ağlar, sesi titrer.

"Hoşçakal anne" dediği anda destansı Nusaybin direnişinin 54. günüydü. Xeca Çavşîn bir daha Egîd’den haber alamaz.

Egîd, Kürdün şehir savaşının 54’üncü gecesine kadar direnişe yüreğini katıp, omuz vermiştir. Nasıl şehit düştüğü ve şu an hangi toprak parçasının koynunda yattığını bilinmez. 30’un üzerinde şehidi olan bir aileden gelen Egîd, ardında Arjîn ve Rohat’ını bırakarak sonsuzluğa karıştı.