
Ürperti
Bir yurt-yurtsuzluk ikilemi, ıssızlığına varış öyküsü, belki de yeni bir başlangıç hayali. Büyük ruhlar, ıssız kuytuluklarda dolaşır, ateşli kanın biçim verdiği soğuk kelimeler içinde. Donmuş bakışlarının kıyısında kırışmış bir sahneydi çok önceden bütün bir dünya. Uzaklık bir yanılsama, yakınlık bir aldanış. Sisler içinde ışığa kırılmış görüntüler, bir siluete sığdırılamayan ürpertiler. Kurak düşlerine bir yağmur serpintisi özlemi, isteğin bir gövde bulma beklentisi ya da... İnsanı değil, ölü toprakları değil, kendi kalıntılarını izler yıkık şehirlerin sokaklarında, kendi derinliğine yorgun uçurumların kıyısında. Bir yürek burkulması, yılgın bir rüyanın içinde bir başka sabaha uyanma isteği.
Dokunuşunu düşlediğine dünyanın bir başka yerinde ürperme, ıssızlığında yitirdiğini, bir çocuğun dünyanın bütün çehresine yayılmış dağınık bakışlarında görme isteği. Ne yurt sevgisi, ne dinsel adanmışlık hikayesi ne de bir dayanışma itkisi. Öyle sanılır ama bir görev, çoğul bir tasarı, düşünülmüş bulaşıcı bir iyilik uyanışı değil, soğuk hor görüye layık keskin kuram savrulmuşluğu hiç değil. Tanık olma isteği, bir yaşama istenci. Kurtarma değil bir kurtulma beklentisi. Dünyanın öteki ucunda kanlar içinde yatan çocuğun elini tutan el, tutulanın kendi eli olduğunu, başkasını değil herkesten önce kendi ruhunu kurtardığını, ateşten çekip çıkarılanın kendi gövdesi olduğunu bilir.
Doğuştan gelen ümitsizliğin dibe çeken girdabından bir sıyrılma imkanı. Nefes alıp vermede inat etmek, havanın dudaklarımızı yaktığını hissetmek, uyanmış arzuların çürümesine karşı koymak, diri ruhun çöküşünü durdurmak, zihnin özgür akışını ölümüne sürdürmek… Ama bunun için bir kıvılcım, bunun için dünyanın en karanlık kentinde tutuşturulan bir ışık, kandaki kor yığınını alevlendirecek bir fırtına gerek. Karanlık kuvvetin, dehşeti, kendi rahatlığına dönüştürdüğü her yerde, bir başka hayatın, bir başka dünyanın mümkün olduğuna inandıran bir huzursuzluk içinde kıvranmak, fakat yine de düzenle suç ortaklığını reddeden bir öfkenin canlılığını duyumsamak gelir ışıktan da, fırtınadan da önce. Yoksa tanrının bile unuttuğu yeryüzünün kuytu köşesindeki bir kavga ilgisini ne diye çeksin, tehlikesizliğin lütuflara boğduğu uyuşukluğuna zengin diyarların üşümeye yatkın ruhlarının!
Büyü
Uzak düştüğünde özlediğiniz, tutunduğunuzda boğulup gittiğiniz yerden başka bir şey olabilir miydi uğruna kıyametin koparıldığı bir toprak parçası? Zamanın her anının bir karabasan gibi üstünüze çöktüğü, etrafta yoğunluğu azalmış, gücünü tüketmiş ilham ve coşkulardan başka bir şeyin görünmediği ıssız bir çölün ortasındaki birkaç yoksul barakada yaşananlara, dünyanın öte kıyılarından ses veren asıl kuvvet ne olabilir? Esrarengiz baş dönmelerinden veya sinirli huzursuzluklardan ileri gelen ani bir ilgi uyanışı mı? Kendi bahçesinin güzelliğine vurulmuş olanın, dünyanın bu ıssız çölünü de aynı güzellikte görmesi mi? Güzel bakıp güzel gören insanın, insan ve doğaya duyduğu hayranlık ya da haksızlık karşısında depreşen isyan duygusu mu?
Tarihin doktriner yutturmacılarının laf kalabalığından çekip de çıkaracağımız bir hakikat yok mudur? Doğasından koparılmış insan tasavvurlarının, uluslara, devletlere, coğrafyalara bölüştürülen ilmi sınıflandırmaların, hakikat-izah ilişkisi ve ihtiyacı çerçevesinde zamanın gerektirdiği düşünüş biçimlerinin, kavrayışın gereksindiği kültürel sınırlamanın, azaplı ruhun taşkınlıkları ve canlılığı üstüne vardığı kesin sonuçlar dışında, basit ve yalın bir insani yönelimden söz edilemez mi? Kendi ağacına, suyuna, taşına duyduğu bağlılık, komşunun sevecen gülüşüne, sokaklarının kalabalığına, her sabah ekmeğini kapısına bırakan bakkalının çırağına duyduğu sevgi mi kişiyi bir başka diyardaki alevlerin ortasına sürükleyen?
Gerçek, tüm basitliği içinde alışılmışın dışında, politik yargıların ve belki de bilginin bile erişemediği göz önünde bir yerde. İnsanı, hiç tanımadığı insanın acısına veya soylu eylemini eriştirdiği yüceliğine yakın kılan, ortak olmaya yönelten yöneliminin tetikleyicisi akılcı önermeler mi, yoksa insanı zamanın başlangıcından bu yana her vakit kandırma kudretinde olan o garip büyü mü? Bir tek olay, mesela yetişkinin çocuğu dövdüğünü gören kendi halindeki bir yabancının, çocukla bir olup bastonuyla yetişkini dövmesi… Bir başına, sadece bu olay bile bize bütün ilmi izahlardan, mesela Rosa ve Lenin’in ulusçuluk ve enternasyonalizm üzerine bütün söylediklerinden daha çok şey anlatmaz mı? Çok gelişmiş bir vicdan ve adalet, bütün dünyayı kavrayacak bir hakkaniyet duygusunu mu gerektirir en basit ahlaki ilkeden yana tercih yapmak?
Tutku
Akıl almaz olanı ahlaki olandan yana tercih yapabilmek değil, asıl göz kamaştırıcı olan; bir insanı bulunduğu yerden uzaklara sürükleyen tutku, göz önündeki hakikati, ancak dünyanın dört bir yanını dolandıktan sonra görebileceğini fısıldayan içindeki o hiç susmayan huzursuz yankıların izini sürme kuvveti. En büyük güçsüzlüğünde beliren o muazzam güç. İnsan, dönüp dolaşıp kendi başlangıcına varır. Hayatın içinde oluşan ve onu soylulaştıran bütün ıstıraplarının yöneldiği şey, bu dünyadaki varoluşuna geçerli bir sebep bulma, ruhunda zamanın akışına bağlanmış olan ve durmadan açılan boşluğu doldurabilecek bir anlam parıltısı arayışı. Yoksa başka türlü, hiçbir insani sebebin sonsuzlukla bağdaşmadığı ve hiçbir hareketin tasarlama zahmetine değmediği fark edildiğinde ruh, boşluğunu sadece yürek atışlarıyla gizlemeyi bir alışkanlık haline getirmekten öte kullanışlı bir yol bulamazdı.
Adına acı çekilmiş her saçmalığın yasallığa dönüşerek yozlaştığı bir dünyada tutunacak bir bakış, sığınılacak bir yürek arayışı, ama yer ve gök arasındaki bütün boşluğu dolduracak yoğun bir anlam eşliğinde. Dünyanın gözden uzak en ıssız kasabasında kötülükle boğuşan, dünyanın bütün kötülükleriyle boğuştuğunu hisseder. Onun kavgası, insanüstü azmi, mukadderatın içinde mayalanmış yalnızlığını bir alt etme denemesi. Ama korkunç yoksunluklar içinde bunun da ancak, müziğin ritmine ve ahengine yaslanmış bir şiirin büyülü akışındaki sarsıcı coşkunluğu çağrıştıran o sınırsız kendinden feragat etme ile mümkün olabileceğini bilerek. Olay, gözlemcinin hayal gücünün ötesinde, akılcı izahın kavrayamayacağı yalın bir sahicilikte. Kuram bilginliğinin, sarsılmaz öğretinin, bükülmez ahlaki öngörünün bir çekicilik ve bir yenilik bulamayacağı hayattan ve özgürlükten yana bu sınırsız kendinden vazgeçiş, ancak iç dengelerinden de dünyanın düzeninden de çıkmış olanın ruhunda bir yankı oluşturabilir. Paris Komünü’nü ayakta tutmak için yollara düşen işçi, kalemini fırçasını bırakıp soluğu İspanya’da alan şair ve ressam, sınırları aşıp Stalingrad’ da ön cepheye koşan marangoz, hayallerini sırtlayıp soluğu Kobanê’de alan öğrenci, kendisinin bir mevziiyi bile değil, ama mevzidekilerin onun dünyasındaki bütün boşlukları doldurduğunu bilir.
Deneyim
Hayatın içine köksüz düşenin solup gitmekten duyduğu korkuyu ve o soğuk ürpertiyi yatıştıracak bir kıvılcım, bir neden, varoluşunun güçsüzlüğüne rağmen onu kendisine doğru çekecek bir manzara. Serpilmeye mesafeli ruhun kutsanma isteği, bu trajik sokulganlıkta insanı insafa getiren şu çok dokunaklı dramatik çaba. Büyük fikirlerin büyük takipçilerine; kişiliği gücünden, gücü sınırları aşan isminden de büyük gerçek serüvencilere karşı, içimizde uyanan büyük hayranlığın ve bu hayranlığın uysalca üstünde yatıştığı o derin şefkat duygusu, onları gözümüzde muazzam kişilikler haline getiren eylemlerinden de öte. Haklı çıkan bir isyandan, ateşli bir taraftarlıktan, yavanlığına vardıktan sonra kaskatı yargılar halini alan peşin coşkunluklarımızdan daha insanca ve daha sahici bir üstünlük belki de. Kendi içine dönerek dünyayı bir takım sinir uyarıcıları, duyuşları, titreşen bir karışıklık olarak algılayan, hayata karşı bir sorumluluk hissetmeyen, dünyayı değiştirme kaygısı taşımayan, bir kan damlasını yalnızca bir renk lekesi, muharebe meydanındaki cesetler arasında dalgalanan bayrağı sadece buğday tarlasında açmış bir gelincik gibi gören gözlemci bize neyi anlatabilir? Düzen tapıcıların aşağılayıcı yargılarından öteye geçmeyen öğütler, yalnızca müziğe ve kulağa hoş gelen sözcükler, birbirine bağlı düşünceler yerine sadece düşlerdeki gibi çağrışımları olan muntazam sayıklamalar, coşkulu bir yönelimin ardındaki gerçeği bulup çıkarma yeteneğinde olabilir mi?
Hakikat, belki de dünyayı bir tek sözcük sadeliğinde gözlerimizin önüne seren kusursuz öğretilerin karmaşık anlam göstergelerinin gösterdiği yerden apayrı bir yerde. İnsan, yalnızca insanı arzular, ama onu dünyevi bir manzara, ilahi bir parıltı içinde tahayyül ederek. Çünkü ancak bu şekilde durmadan parçalanan, insansızlaşan bir dünyanın çökme belirtilerinin üstesinden gelebilir. Bir başkasının yıkımına kayıtsız kalamayan her atılımcı ruh, ilkin kendi içindeki o sonsuz parçalanmaya, çöküntüye tanıklık etmek zorunda. Hiç kimse bu derinlikten sağ salim çıkamaz belki ama bu tanıklığın sonucunda edinilmiş deneyimin anlattığı, insan ve hayat hakkında kusursuz ve çürütülmesi imkansız dev fikirlerin mükemmel bir şekilde alt alta dizildiği tüm o dev yapıtlardan, zihnin ve ruhun, ağırlığı altında büküldüğü bütün o düşünce kitaplarından daha fazlasını anlatır.
Gerilim
Her şey bölünüp parçalanıyor, insan insana eksilerek çoğalıyor. Hiçbir canlıya nefes aldırmayan bir yoğunluk, o büyük, bölünmez hayat gücünü yok ediyor. Bütünlüğü sayısız parçalara bölme eğilimi, insan ruhunu bin bir parçaya ayıran karmakarışık ilişkiler ağı, görüş mesafesini bulandırıyor. Birbirine yakınlaşarak uzağa düştüğü, iç seslerine sağır, insanın insana ıssızlaşarak kuru bir gürültüye dönüştüğü bir çağ bu. Derinlik bir yana, insan artık dünyayı ve hayatı bir takım duygusal algılarmış gibi kaydederek çok kısa süreliğine bir özne-nesne ilişkisini kurabildiği o sığ zamanlardakinden bile çok daha geride. Vaktiyle ancak mesafede dile gelen özgürlük, insanı insandan sonsuz uzaklıklara fırlatan yoğunlukta sadece esaretle varlığını duyuran kalabalıkların metalik uğultusu artık. Kimsenin duyuş gücü, kavrayışı ve sezgisi, bakışı, belli genişlikte bir alanı kavramaya yetmiyor. Herkes kendi uğraşı ve çıkarının o boğucu dar çemberinde başkalarına daha fazla bağımlılaşarak ufalayıp gitmek zorunda.
Çağdaş bilimin buluşlarıyla toplumsal anlaşmanın geriliği arasındaki gerilim, ıssızlık duygusunu, yalnızlığın verimiyle beliren yaratıcılıktan kopararak besliyor. Dünya tehlikelerle dolu bir yer o andan itibaren. Elle tutulabilen şey artık tutulamaz, gözle görülebilen şey artık görülemez, dokunularak ve düşünülerek hissedilen şey artık dokunulmaz, düşünülmez ve hissedilemez. Her şey uçsuz bucaksız gerçekler, duyuların algıladığı gerçeklerin gerisinde hayal gücünü aşan bir gerçekdışılık şekilsizliğinde. Bütün biçim ve renkleriyle diri ve güçlü gerçeklik, artık soğuk ve sonsuz bir soyutlama, ya da bir boğuntu veya kaskatı bir hiçlik değerinde.
Tılsım
Anlaşılmayanın soğuk nefesiyle ürperen insanı ne sarsabilir? Kendi yıkıntıları altında kalmış olanı büyüleyerek diriltecek olan hangi yırtıcı fikir, hangi olağanüstü keşif? Öğretilerin öğretemediği hangi sır, bilginin mahremiyetinden sıyırmadığı hangi gizem? Kesinliğin niteliğiyle gösterişçi fırsatçılığı birbirine bağlayan bir zaman aralığında, düş gücünü çevresindeki parçalanmış hakikatlere uydurmak, sonra da dünyayı kendi bilinçlerine göre yeniden kurmak için ruhunu parça parça edecek insanları harekete geçirecek olan hangi işlenmemiş taze vaat? İri yapılı azgın yetişkinin çocuğu dövdüğünü gören yabancının, bütün nezaketini ve yabancılığını bir yana bırakıp çocukla bir olup yetişkini dövmeye yöneldiği an, insanın, kendisinde kıyamet korkuları yaratan çaresizlik duygusuna üstün geldiği andır. İnsanı bugün cezp edecek tek şey, ona ilk çıplak duyuşunu, çağın gerekleriyle çıkarlarının zorunluluğunu birbirine bağlayan akılcılığından önceki bir zamana ait hissedişinin o ilk masumiyetini anımsatacak olan bir eylem, bir insani yönelim olabilir ancak.
Çok eski bir tılsım, hiç kurcalanmamış böylesine bir düştür insanı çekip kendisine katan. Kopmuş kökleriyle bir bağ kurduğunu, ruhunun derinliklerinde kaybolup gitmiş yitik insanlığını görür, dünyanın öteki ucunda süren kavgaya müdahil olan. Çok eskide kalmış yepyeni bir duyuş gücü, yepyeni bir bakış, bulanıklığından arınmış taptaze bir hakikat ve hayat sezgisi. Nedensiz yere harlanan ve soluklaşan bir ışık şenliğine değil, ıssız çöllerin ortasında vahşi düşmanlarla çevrili küçücük bir kenti bir insanlık vahasına dönüştüren direnişine katılmak için sınırları aşan insan, bir insanlık ülküsüne bağlanmış olmasından önce, orada yitirdiklerini bulmak, kuruyup giden ilk saf düşlerinden son bir kez daha soluklanmak için koştuğunu bilir. Elini uzatırken yıkımların altından, dünyanın sonsuz boşluğundan çekip kurtarılanın kendisi olduğunu hisseder. Bu, tam bir yoksunluk ortamında gerçek bir ses, çıplak ruhtan gelen gerçek bir tebessüm, yıkımlar ortasında içtenliğinden ve saydamlığından hiçbir şey yitirmemiş, çıkar duygusuyla lekelenmemiş gerçek bir insan sıcaklığına tanıklık etme isteği. Bu fazlasıyla yalın istek, hayattan yana, bu dünyanın düzeninden çıkmış her kafanın hayal edebileceği bütün her şey demek.
Paris Komünarlarının, İspanyol Cumhuriyetçilerinin, Stalingrad Fedailerinin, Kobanê Adanmışlarının dünyanın geri kalanlarına en büyük armağanı, insana yitirdiği düş gücünü geri vermesi, hayal ettiğini gerçekleştirme iradesi ve umudunu diriltmesi. Yaradılışı parçalara ayırıp sonra kökü ruhun ta derinliklerinde olan ilk masumiyetin ışığında, bu parçaları bir araya getirerek bunlardan yepyeni bir hayat ve dünya yaratacak bir seziş kuvvetiyle donatması. Kalıcılığını kendi kendisine sadık kalmaya borçlu insanlara doğru yürürken, yollara düşen her serüvencinin hissettiği hafiflik, büzüşüp kararan ruhunda başlayan genişlik, paramparça benliğinde ılık ürpertilerle varlığını duyuran o muazzam bütünlük duygusu bu yüzden. Sorumlu bir düşünüş, dayanışmacı bir yönelim değil sadece, yitik doğasına yeniden bir dönüş eylemi, koparılmış kökleriyle insani soluğunun yeniden birleşme sevinci.