Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, çözüm sürecine değinerek, "Benim şahsıma bu zulümler yapılsaydı ben de belki dağa çıkmayı düşünürdüm" dedi.

Arınç’ın bu kaçıncı dağa çıkışı? Sayan ya da hatırlayan var mı…
Ben şahsen 2 yıl önce terk ettim. Her Kürdistan’a gelişinde değişmez bir ritüeli var, başarı ile tekrar ediyor. Eğer belediyeyi ziyaret edecekse Kürtçe-Türkçe sözlük hediye eder sonra başlar bıdı bıdı etmeye "Gerçekten Kürtlere büyük haksızlık var. Doğrudur biz de ettik. Ne yapalım, oldu bir kere! 28 Şubat’ta biz de çok zulüm gördük biliyor musunuz? Kürtleri bugün en iyi biz anlıyoruz. Ben Kürt olsam vallahi dağa çıkardım, billahi de silahımı yanımda eksik etmez sırtımı da yaslardım dağa. Belki size romantik gelecek ama kaçak tütün sarar çayın dibine de vururdum". Tabi bu sözlerin sonunda çok önemli bir gösteri gerek. O da ağlama işidir. Gözü sulu Arınç, tiyatrosuna son verip Ankara’ya yol alır. Oraya varır varmaz da biliyorsunuz genelde ilk sözleri "Kürtçe mi? Ne Kürtçe’si la! O bir medeniyet dili bile değildir. Bu ülkeyi bölmeye yönelik şeylerdir. Kürtler şuan barış yaşıyor. Özgürler"…
Arınç ve Kürt ilişkisinin en geniş özeti bu… Bakalım bir dahaki gelişinde nereyi sulayacak…
**
Ukrayna’nın başkenti Kiev'deki hükümet karşıtı gösterilerde görev alan yaklaşık 100 polis, memleketleri Lviv'de katıldıkları bir mitingde diz çökerek halktan özür diledi.
Benzer bir durum geçen yıllarda Brezilya’da da oldu… Polisler imana gelip özür dileyerek saf değiştirmişti. Bizim buralarda ise her türlü pislik uygulama ile halka diz çöktürmeye çalışmalar yetmezmiş gibi arada hafif parmağı kanayan bir polis oldu mu da anında tüm halk özür dilemeye çağrılır. Tabi gözaltı, tutuklama kısmı da bonusu…
**
Tarihin görkemli kaybedenlerinden, tapelerin gözü pek savaş taktikçisi ve çıkarma meraklısı Davutoğlu BM’de. O ara gazeteciler de soruyor. "Efenim BM Genel Sekreteri Ban Ki Mun ile Berkin’i de konuştunuz mu?" diye…
Cevap veriyor: "Söz konusu değil! Bu Türkiye içinde bir olaydır. Kendi içimizde konuşacağımız bir meseledir"…
Kendisine geometri de nasıl bir iç-dış öğretmişler bilmiyorum ama TR’de olan biten bir meseleyi "iç" sayan ve konuşmayan Davutoğlu; en ücra ülkelerin meselelerine gözyaşı dökmekten tut, sert yaptırım tehditlerine kadar ilgili olabiliyor. Sadece o değil, Erdoğan’da. Tabi reis Tayyip bir laf deyince müritler ardından durur mu? Uçuruyor da uçuruyor…
Somali, Mısır, Filistin, Myanmar, Tunus, Nijerya, Bosna Hersek, Çin Türkleri, Moğolistan, Kırım, Almanya ve daha onlarca ülkedeki sosyal mevzulara hemen diklenen, dır dır eden dış işlerin savaş borazanı,1990’da Çocuk Hakları Beyannamesini sanki babam imzalamış gibi davranıyor.
**
İlker Başbuğ, 'Sadece gizli tanık ve dijital verilere dayanarak insanlar suçlanamaz, cezalandırılamaz, mahkûm edilemez' dedikten sonra şöyle diyor "Yeter artık sesinizi çıkarın, bu ordu sizin ordunuz"… Ne kadar tatlı değil mi? Gizli tanıklar ile insanlar suçlanamazmış. Gizli tanıklar bile olmadan dağlara kimyasal ve bombalar atıp, işkencehanelerden adam geçirirken hiç öyle demiyordun mêro? Şimdi mağdur musun? 2 gramlık lüks zindan mı gördün de bu kadar titredin? Samimiyetten öleceksin. Sakin ol…
**
Gilles Deleuze ile yazıyı kapatalım…
"Sorun artık insanların kendilerini ifade etmelerini sağlamak değil, sonunda söyleyecek bir şeyler bulabilecekleri ufak inziva alanları yaratmaktır. Baskıcı güçler insanların kendilerini ifade etmelerine engel olmuyor, tam tersine onları kendilerini ifade etmeye zorluyor. Söylenecek hiçbir şeyin olmaması, hiçbir şey söylememe hakkı ne büyük bir nimet; çünkü ancak o zaman nadir olan şeyi yakalama şansı doğar."