“Bugün burada hepimizi öldürseler de ürkmeyin. Demokrasi ve özgürlük şehidi olarak anılmamız hayatta hiçbir zaman benzerini tadamayacağınız bir onurdur. Hem arkamızdan gelecek olan binlerce yoldaş intikamımızı elbette alacak…”
Asya Taşçı
Toplumun ve toplumsallığın özünü oluşturan kadın kimliğinin yok edimini temel politikası olarak belirleyen erkçi zihniyet, özellikle savaş dönemlerinde kadın bedenini açıktan teşhir etmiştir. Ataerkilliğin kurumsallaşmış formu olan devletçi sistem, savaştığı halkların öncü gücü olan kadının bedenini teşhir ederek bir kez daha dinlerin kadın ve namus özdeştirilmesini gün yüzüne çıkarmaya çalışmaktadır.
Kadın bedenini teşhir edici politikalar denilince ilk akla işgalci Nazi ordusuna karşı savaşan 17 yaşındaki lise öğrencisi Rus partizan Tanya (Zoya Kosmodemyanskaya) gelir.
Tanya, 27 Kasım 1941’de faşist Nazi alayını yakmak için planladığı eyleme giriştiğinde yakalanır. Her türlü işkenceye rağmen ser verip sır vermez. Müthiş bir direniş gösterir. Yalınayak ilçe merkezine götürülüp asılır Tanya. Ve sonra göğsü kesilir, bedeni bıçak darbesi altındadır artık. Bir ay boyunca çıplak bir şekilde dar ağacında tutulur. Tanya’nın bedenini teşhir ederek bir halkın mücadelesini yeneceğini sanan Nazi diktası, aslında kendi sonunu hazırlamıştı. Ama kazanan Tanya şahsında kadının faşizme karşı özgürlük ve eşitlik mücadelesi idi.
Kürdistan coğrafyasında da kadınlar Tanya misali devletin zulüm ve erk politikalarını bedenleri ve direnişleriyle teşhir etmiştir. Tanya’nın bedenini teşhir eden Nazi diktasıydı. Kürdistan coğrafyasında ise DAİŞ‘in en büyük müttefiki olan faşist TC ve onun özel güçleriydi. Devletin soykırım politikalarını teşhir eden Kürt kadınlarını şöyle bir hatırlayalım; Muş’ta katledildikten sonra işkence yapılıp bedeni teşhir edilen HPG gerillası Ekin Van, Cizre’de bedeni günlerce sokak ortasında alınmasına izin verilmeyen Taybet İnan ve Sur’da kahramanca savaşan YPS’li Asya Taşçı...
Asya’yı tanıyordum.
Herkes onu Asya olarak bilse de o bizim Koçerimizdi... İlk ortak buluşmamız Malatya İnönü Üniversitesi’nde olmuştu. O zamanlar Malatya, Koçerimize çok zor ve dar geliyordu. Onun haykırışını ilk kez Dünya Anadil Günü için okulda açılan stantta duymuştum. “Yüzyıllardır Mezopotamya’da özgürce yaşayan ve toplumsallaşma tarihinde önemli katkıları olan Kürt halkının dili olan Kürtçe’ye hiçbir güç pranga vuramaz.” İşte bunlar Koçer’in sözleriydi.
Asya ile tanıştıktan sonra Malatya’da kalamayacağını anlamıştım. Yüreği kıpır kıpırdı... Halkının özgürlük mücadelesi için gözü dağlardaydı, direnişteydi.
Asya, İstanbul Üniversitesi’nde yurtsever gençlik ve diğer demokrasi güçlerinin ortak düzenlediği kongrede hepimizi etkileyen bir konuşma yapmıştı. Orada Kürt halkına yapılan soykırım ve asimilasyon politikalarından bahsederken Asya’daki öfkenin büyüklüğünü görmemek elde değildi. Bir kez daha bir Koçer’in yaşama müthiş bağlılığı kadar öfkede tereddütsüz büyüklüğünü öğretiyordu bize.
O zamanlar, Türkiye Sol’unda çalışma yürüten bir Kürt genci olarak uzun süredir yaşadığım politik tutarsızlığımın bir sorgulama sürecine dönüşmesinde Koçer’in o konuşması etkili olmuştu. Özellikle kongrenin Kürt bileşenlerine dönerek, “Kürt arkadaşlarımıza sesleniyorum! Bir Kürt olarak dışarıdan Kürt halkı ile dayanışmaya çalışan bir siyasal aktör olarak kalmanın tarihsel ve politik sonuçlarını iyi düşünmelisiniz” diyordu. Kongrede, Asya’nın bu sözlerinden bazıları rahatsız olsa da aslında birçok Kürt gencinin kendisine bile itiraf etmekten korktuğu bir realiteyi dile getirmişti.
6-7 Ekim Kobanê serhildanı sürecinde bir kez daha Asya’yı görecektim. Bu tarihsel deneyimde Amed’de bulunmak ve Asya gibi bir yoldaşla olmak huzur veriyordu. Asya’nın savaş kabiliyeti ve direngenliği bir kez daha etkilemişti bizi. “Fermandar Koçer”di artık bizim için Asya. Sur ve Bağlar’da serhildan için düzenlenen halk toplantılarında öncülüğünü, fermandarlığını kanıtlamıştı. Amed’deki serhildandan bihaber tavır takınan insanların doluştuğu bir kahveye girdiğimizde onlara Kürtçe seslenerek; “Îro em berxwe nedin, emê kengî berxwe bidin? Hevalên ku di nav me de ji bo we berxwe didin, îro hewce ye ku em hemû ji bo gelê xwe bedel bidin” dediğinde, kahvede oturan insanlara aşıladığı isyan ruhu ile bir kez daha bilenmişti özgürlüğe inancımız.
Kobanê serhildanı sürecinde bir arkadaşımızın yaralandığı bir anda yılgınlığın olduğunu hisseden Koçer’in öfke dolu sözleri hala kulağımda çınlıyor: “Bugün burada hepimizi öldürseler de ürkmeyin. Demokrasi ve özgürlük şehidi olarak anılmamız, hayatta hiçbir zaman benzerini tadamayacağınız bir onurdur. Hem arkamızdan gelecek olan yoldaşlar intikamımızı elbette alacak...”
Bu sözler Rus partizan Tanya’yı hatırlatıyordu bizlere; “Yoldaşlar! Cesaretli olun, savaşın! Ölmekten korkmuyorum, Halkım adına öleceğim için mutluyum.”
Akabinde faşist Nazi ordusuna seslenmişti Tanya; “Siz şimdi beni asıyorsunuz ama yanlız değilim. Biz ikiyüz milyon insanız, hepimizi asamazsınız. Yoldaşlarım benim intikamımı sizden alacaklar. Almanlar geç olmadan teslim olun! Zafer bizim olacak.”
Üniversite için Malatya’ya gelen ve bu şehre sığmayan Koçer yoldaş, Kürt halkının özgürlük mücadelesi için serhildanların öncü gücü olmaya devam edecekti. Ve en son Sur’da YPS saflarına katılan Asya, Mizgin Nûda Koçer kodu ile iradesini, halkın iradesi ile birleştirmişti.
Ama Tanya misali katledildikten sonra bedeni soyularak yerlere serilmişti faşistler tarafından. Bilemezdik bizlere dönüp “Cesaretli olun yoldaşlar” diyen Tanya gibi, Ekin Van gibi alçakça katledileceğini...
Koçerlerin teni beyaz, saçları sarıya çalarmış. Asya da öyleydi. Bugünden sonra ardında bıraktığın yiğitler senin de sürekli söylediğin “Dil dixwaze here cengê” stranıyla direnişi haykırıyor. Ve sana söz, zafer Kürt halkının olacak!