Mustafa E. BÜYÜKCOŞKUN*


Spell Reel, Gine Bissau bağımsızlık mücadelesinde PACGI (Gine ve Cape Verdenin Hürriyeti için Afrika Partisi) lideri Amilcar Cabral tarafından eğitim almaları için Küba'ya yollanan bir grup sinemacının (José Bolama, Cobumba, Julinh Camará, Djalma Fettermann, Flora Gomes, Josefina Lopes Crato, Sana na N'Hada, Rudi Spee) 1967 ile 1980 yılları arasında ürettikleri film ve ses bantlarından oluşan arşivin açığa çıkarılıp günümüz Gine Bissau’da dolaşımına odaklanıyor. Esasen asemblaj, Berlin'de Kino Arsenal ev sahipliğinde ‘Yaşayan Arşiv ve Hayali Arşiv’ adlı iki müşterek projenin dokümantasyonundan mürekkep. Sanatçı Filipa Cesar ile kolektiften Sana na N'Hada işbirliğiyle Bissau'da bir kamu binasında bulunan çürümeye terk edilmiş olan 16 mm film bobinleri ve ses bantları Berlin'de dijitalleştirildikten sonra tespit edenler ve temsil edenlerin de dahil olduğu bir gezici sinemayla Gine çapında dolaşıma girerler. Görüntü yönetmeni Jenny Lou Ziegel tarafından görselleştirilen bu kolektif süreç, Filipa'nın 2016'da Berlin'deki evinden çıkmadığı altı ayın neticesinde bir filme dönüşür ve 2017'de Berlinale'in esasen projeye de ev sahipliği yapmış olan Kino Arsenal tarafından kürate edilen Forum bölümünde ilk kez seyircisiyle buluşur. Spell Reel'i bu kadar etkileyici kılan, imajların içeriği ve tarihselliğinden ziyade kendisinden, mecrasından, üretim araçlarından bahsederkenki dürüstlük ve yalınlığı sanırım. Zira film, mânaya değil, onu imal eden, imkan ve ihtimalin kendisi olan maddeye yani mecrâya, medyanın bizzat kendisine yöneliyor. Bu self-reflexive tavır filmin katmanlarından birine dönüşürken, şahit olduğumuz hakikatin imalat süreci, yapısal ve çizgisel olmayan anlatının bir parçası haline dönüşüyor.

Afrika'daki sömürgesizleşme hareketlerinin tarihini, dönemin kurtuluş ideolojilerinden ve devrimci fikriyatından bağımsız okumak mümkün değil. Gine'nin Portekiz sömürgeciliğinden kopuşunun hikayesi de biraz böyle. Bir yandan sömürgecilere karşı gerilla savaşı yürüten Cabral önderliğindeki PACGI, bir yandan da ülke çapında yeni bir örgütlenme ve inşa sürecini yürütür. Tesadüfi olmayan bir şekilde Küba'ya yollanan bir grup militan sinemacının hikayesi de böyle başlar. Esasen ekipte sadece sinemacı militanlar yoktur. Doktorlar, coğrafyacılar, mühendisler de mevcuttur. Afrika devriminin bir parçası olarak yeni silahlarla donanacak, sömürgecilerin bilgi iktidarını kıracak alet ilimleriyle özgür ülkeye dönerek yeniden inşaya katılacaklardır. Hikaye tanıdık değil mi?

Küba'dan dönen Sana na N'Hada öncülüğündeki sinemacılar, 16 mm filme çeken Arriflex kameraları ve manyetik ses bantlarına kaydeden Ampex teypleriyle sahaya çıkarlar. Amaçları coğrafi ve lisanî açıdan son derece parçalı bir ülkede, imajlarla bir müşterek yaratmak, devrimin ve özgür Gine'nin ruhunu ülke sathına yaymaktır. Cabral'ın sinemacılara biçtiği proje salt estetik ajandalardan ibaret değildir. Çok dilli ve lehçeli Gine coğrafyasında, farklı kabilelerin birbirleriyle anlaşması epey çetrefilli bir meseledir. Fransız sömürgecileri kıtada Fransızcayı dayatırken bu meseleyi istismar etmiş, hatta Fransızca sayesinde Afrika halklarının birbirlerini anlayabildiklerini propaganda etmişlerdir. Oysa Afrikalı tüccarlar kıta içerisindeki seyahatlerinde geliştirdikleri Creole lisanıyla bu sorunu çoktan aşmışlardır. Cabral da Creole’yi filmler aracılığıyla yaygınlaştırmak, ülkede konuşulan farklı lehçe ve diyalektleri dıştalamadan ulusu sömürgeci muhayyilenin dışında bir müşterek etrafında toplamak düşüncesindedir. Sinemacılar bu amaçla PACGI programı kapsamında filmler üretir, kayıtlar gerçekleştirirler. Ne var ki bu kayıtlar bir türlü seyircisiyle buluşamaz.



Kollektifin yolu dönemin başka militan sinemacıları, imaj toplayıcılarıyla da kesişir. Filmin estetiğinin hemen çağrıştırdığı Chris Marker, ekibiyle Gine'ye gelerek üç ay kadar kalır ve eğitimler verir. Eğitimin sonunda ondan, Gineli sinemacıların film çekip çekemeyeceğine dair bir imtihan yapması istenir. Nedense kimse Gineli militan sinemacılara itimat etmemektedir. Oysa Marker'ın o sıralarda çekmekte olduğu Sans Soleil için yolladığı çekim senaryosu, Cabral'ın öngördüğü kadın devriminden fersah fersah uzakta yemek pişiren, çocuk emziren, basmakalıp cinsiyet rollerinin tekrar ettiği bambaşka bir imaj rejiminden dem vurmaktadır. Müteakip sahnede Cabral'ı bir köyde çoğunluğu kadınlardan mürekkep bir halkada toprak üzerine konuşurken görürüz. Toplumun kurtuluşunun kadının kurtuluşundan geçtiği gerçeği, Afrika’dan Kürdistan’a ezilen halkların sömürgesizleşme mücadelesinde her daim temel bir kaide olagelmiştir.

Filipa Cesar'ın asemblajı Afrika'nın kendine, toplumuna, coğrafyasına dair çözümlerini, perspektiflerini, yol haritalarını hafızadan taşıyıp getirirken, bugün Avrupa'nın yaşadığı mülteci krizi olarak tarif edilen meselenin esasen tüm bir 60'lar ve 70'ler boyunca cüret ve öfkeyle yükselen ve acımasız bir şiddetle bastırılan Afrikalı bağımsızlık hareketlerinden geriye kalan kukla rejimlerin, cunta hükümetlerin ve istikrarsız coğrafyaların bir neticesi olduğunu apaçık bir şekilde ortaya seriyor. Bugün mağduriyet nesneleri olarak bienal salonlarında teşhir edilenlerin bir zamanlar konuşan, üreten ve daha da mühimi tahayyül eden, hayal perdesinde kendi hakikat rejimini kuran fail-i muhtar özneler olduğunu görüyor ve gösteriyor. Zira filmde konuşan Filipa değil, imajları üreten ve yıllar sonra onlar için ürettiklerini halkla buluşturmayı başaran sinemacılar. 

Arşivden kopup gelen imajlar, imajların yansıdığı tropik ağaçlar, hayal perdesinin üstünde pikselin halesine üşüşen böcekler. Cesar sadece imajın kendine değil, onun alemdeki seyrine, seyredenlerin haline de yöneliyor. Bu kendine bakma, kendini masaya yatırma hali, bir sanatçının arşivdeki seyr-i sülukunun, birlikte arayıp ürettiği insanların hikayesi, üst üste binen, tarihsel uzamda overexpose imajların asemblajı, Afrika’nın anlatılmamış, yansıtılmamış, sayısallaştırılmamış bir başka hikayesine davet ediyor seyircisini.

Cesar’ın bu kayıp imajlarla başardığı şey, Kürdistan’ın anlatılmamış hikayelerinin, duyulmamış efsanelerinin, yazılamamış tarihlerinin de çağrısını şimdiye taşıyor. Zira tıpkı Cabral’ın gezici sinema projesinde olduğu gibi Kürtler de kayıt teknolojileriyle tanıştıklarından bu yana, kabaca 70’lerin ikinci yarısından günümüze, bu tılsımlı kasetler, bantlar, disklerle Kürtçeyi kaydettiler, dinlettiler, gösterdiler ve dolaştırdılar. Erbil’de kaydedilip Bağdat’ta basılan ilk Kürtçe plaklar, katır sırtında sınırı geçip Mardin’e oradan Urmiye’ye yola çıktılar. 

Avrupa’ya gelen ümmi işçiler ilk maaşlarıyla mikrofonlu teypler satın aldılar, okuma yazma bilmez eşleriyle kasetler aracılığıyla mektuplaştılar. Ülkenin sesleri, klamları, stranları tılsımlı kasetlerle coğrafyalar aştı. Kaçak çanaklardan evlere sızan Med tv yayınları, Behdinan’dan Mahabad’a bir coğrafyayı birbirine bağlayan, aynı lehçeyi konuşmasalar da birbirlerini anlar kılan bir medyuma dönüştü. Evlerinden, sevdiklerinden kopup dağları yol edenler, bir gün ansızın oturma odalarına misafir olan kasetlerle ses verdiler hasret edenlere. Avrupa’daki sürgünler köyün fotoğrafçısına sipariş edilen manzara resimleri, düğün kayıtları, gözelerin çağıltılarıyla müstakil ve müşterek sine-coğrafyalar meydana getirdiler. 

Bugün bu kayıtların çoğu, tavan aralarında, dolaplarda, sandık içlerinde gün yüzüne çıkmayı bekliyorlar. Özellikle kayıt teknolojilerinin daha kolay erişilebilir olduğu, kayıtların saklayanlar için tehlike teşkil etmediği ve de en önemlisi ülkeyle kurulan bağda manevi kıymetinin yüksek olduğu Avrupa’da bu bantlar ve kasetler hala mevcut. Dijital erişimin ve yüksek hızlı veri transferinin pabucunun dama attığı bu tılsımlı bobinlerde hala saklı olan birşeyler var. O da bugünlerde tüm şiddetiyle bizi esir alan, aslında hiç bitmemiş olan, hiç yüzleşmediğimiz 90’ların hayaletleridir. Özgür ülkenin hasretindeki halkın şimdi o kasetlere tekrardan sarılma, kendi hafızasını kurma ve ayağa kaldırma vaktidir. Sadece sakladıkları imaj ve seslerin değil, onları üreten, çoğaltan, dağıtan, taşıyan ve saklayanların hikayesiyle birlikte bu kayıp arşivler, hepimizin anlatılmakta olan hikayesidir. Şimdi Cabral’ın açtığı yolda yürüyen, PACGI mensubu Gine-Bissau’lu yoldaşlarımızdan ilhamla, kasetlerimize sarılmanın, tılsımlarını salmanın vaktidir.

* Karlsruhe Sanat ve Tasarım Üniversitesi