“Kendimi sürgünde hissetmiyorum. Rojava devriminde yer almak istedim. Bu, yaşadığım ülkede suç sayıldı. Devrim devam ediyor. Ben onun içindeyim. Artık benim özgürlük alanımı bir mekan belirlemiyor. Kürt özgürlük hareketi sınır tanımaz yeni bir vatan oluşturdu. Bizim vatanımız direndiğimiz her yerdir.”,,

 

SON MÜLTECİLER 5. BÖLÜM

İSMET KAYHAN

 

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın televizyona çıkıp ‘Kobanê düştü düşecek’ dediği günlerdi. Erdoğan’ı ciddiye alıp düşmesin diye Kobanê‘ye doğru yola çıktı.

Sinemacı Önder Çakar, Kobanê‘deki savaşın meşru olduğunu, bu yüzden oraya herkesin gitmesi gerektiğini düşündü.

Bir siyasi örgütlenmenin şemsiyesinde değil de kişisel olarak Kobanê devrimine katılmaya karar verdi. Yolculuğa çıkmak için ‘Çoğunluk’ filminin yönetmeni Seren Yüce ile üzerinde çalıştığı yeni filminin bitmesini bekledi. İstanbul’da eşi, dostu ve arkadaşları ile tartıştı, kararını açıkladı ve yola çıktı.

Gemide, Laleli’de Bir Azize, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar ve Takva filmlerinin senaristi Çakar’ı ailesi, arkadaşları güzel bir kutlama ile Kobanê’ye uğurladı.

Önce Suruç’a gitti, günlerce sınırda nöbet tuttu. Suruç’ta da on binlerce mültecinin yardıma ihtiyacı vardı, fakat o kendisini sivil bir direnişten çok silahlı direnişin içinde görüyordu. Savaşa katılmak için Kobanê’ye gitmek istiyordu. O günleri anlatırken, “YPG’ye irademi teslim etmek üzere gittim’’ diyor.

Ancak hem yaşı hem de sanatsal pozisyonundan ötürü amansız bir savaşın sürdüğü, DAİŞ’in her gün intihar saldırıları düzenlediği Kobanê’ye gitmesinin uygun olmadığı anlatıldı. Ancak Önder, pes etmedi. Kendi deyimiyle ‘devrimci ikna sürecine’ başladı. Sonunda yoldaşlarını ikna etti ve içinde olmak istediği devrimin merkezi Kobanê’ye ulaştı.

Rojava Devrimi’ne yapacağı katkı, elbette sadece ‘taş atmaktan’ ibaret olmayacaktı. Türkiye’deki yaşamını geride bırakıp devrimin inşasında çalışmalı ve temeline önemli taşlar döşemeliydi. Önder Çakar, bunu kendisinin sunabileceği en değerli katkı olarak düşündüğü sinemayla yaptı.

29 Kasım’da DAİŞ, Kobanê’ye büyük bir intihar saldırısı düzenledi. O intihar bombalarının bir tanesi de Çakar’ın hemen yanı başında patladı. Yaralandı, tedavi için Diyarbakır’a götürüldü. Uzun bir süre tedavi gördü.

Kobanê’de hala savaş sürüyordu. Bir gözü Rojava’daydı; orada arkadaşlarını düşünüyordu. Rojava’dan beklediği haber gelmişti. Yoldaşları arayıp Cizîr Kantonu’nda bir sanat akademisi açılacağını ve orada senaryo dersleri verip veremeyeceğini sordu. Çakar, Rojava Devrimi’nde görevinin bittiğini düşünmüyordu. Katkı yapabileceği en değerli şeyin de bu olduğuna karar verdi ve Rojava’ya geri döndü.

İtalyan, Fransız, Kuzey ve Doğu Kürdistan’dan sinemacı, sanatçı ve kameran arkadaşlarıyla beraber bir sinema komünü kurdular. Sinemayla ilgili bildiği her şeyi paylaştı, anlattı, öğretti.

Önder Çakar, 70’li yıllardan bu yana devrimci bir militan. Kasımpaşa ve Beyoğlu’nda devrimcilik yaptı, faşistlerle çatıştı. Tayyip Erdoğan ve adamlarıyla kavgası ta o günlerden başlıyor.

Çakar, şimdi Almanya’da. Türkiye’yi ‘geçici’ olarak terk edenlerden biri. Neden Almanya’da olduğunu, “Türkiye’de artık film yapma koşullarım kalmadı’’ diye anlatıyor. Ama umutsuz ve karamsar değil. Türkiye’de güçlü bir muhalefetin olduğunu düşünüyor: “Türkiye üzerindeki bu karabasanın birden dağılacağını düşünüyorum. Türkiye’de muhalefet çok güçlü. Türkiye muhalefetinin güçlü bir gerilla ordusu var. Silahlı bir direnişin olduğu ülkelerde diktatörler rahat uyuyamazlar. Ve bu hareket her gün Ortadoğu’da gelişiyor. Halkların kardeşliği, demokratik ulus paradigması başka kulvarlar açtı. Başka bir bahar havası da esebilir” diyor. Çakar ile sürgünlük, sinema ve Rojava’yı konuştuk.

Kaçış değil, meydan okuma

“Yaşadığım ülkenin dışında olmamın nedeni mücadele edebilmemin bir yöntemi olmasıdır. Bu bir zorunluluktan öte, benim çalışma programımın bir parçası. Bu yüzden Avrupa’dayım. Yoksa ülkemin özgür toprakları, dağları hala var, Rojava var, elbette orada olurum. Gerektiği durumlarda Rojava’ya gidiyorum zaten. Daha yeni geldim aslında. Rojava benim şehit öğrencilerimin diyarı.

Sürgünlük, bir mücadele biçimi. Tam da bu yüzden özgürlük alanıdır. Elbette meydan okumadır. Ama asla kaçış değil. Kürtler yüz yıldır dört ayrı ulus devletinin pençesi altında. O sınırları önce halk şeffaflaştırdı, geçirgenleştirdi, sonra da özgürlük hareketinin gerillaları… Şimdi sınırlar var ama lise kitaplarındaki haritalarda…

Kürt özgürlük hareketi sınır tanımaz yeni bir vatan oluşturdu. Bizim vatanımız direndiğimiz her yerdir. Ayrıca ekonomik nedenlerle Avrupa’ya göç etmiş büyük bir nüfusumuz var. Aynı Kürdistan’da olduğu gibi; burada Avrupa’da da onların içindeyiz.

Özgürlük Hareketi Ortadoğu’da geliştiği gibi Avrupa’da da gelişiyor. Ve sadece kendini geliştirmiyor, antikapitalist bütün özgürlük alanlarına omuz veriyor, umut veriyor.

Ben burada birçok alternatif yapının panel, seminer vs. etkinliklerine katılıyorum. Özgürlük hareketinin verdiği umudun Avrupalı yoldaşlarımıza yarattığı yeni özgürlük alanlarını bu sayede gözlemliyorum. Şunu söyleyebilirim ki, dünyanın bütün direnenlerinin kalbindedir Kürt Özgürlük Hareketi.

Kendimi sürgünde hissetmiyorum

Aslında kendimi sürgünde hissetmiyorum. Rojava devriminde yer almak istedim. Bu, yaşadığım ülkede suç sayıldı. Devrim devam ediyor. Ben onun içindeyim. Artık benim özgürlük alanımı bir mekan belirlemiyor. Ben özgürüm. O yüzden bana bir şey yapamaz.

Vatan sevgisi, özgür vatanı sevmektir. İslamcı, Türkçü, tekçi ne derseniz deyin. Ulus devlet paradigması zaten vatana karşıdır, özgürlüğe karşıdır. Onların yerli ve milli dedikleri sadece kendinden olanlardır. Bizim özgür vatanımızda zaten onlar olmayacak. Çekilen bunca acı, gözyaşı hapislik, şehitler hepsi özgür vatana duyduğumuz aşktır.

Yeni bir senaryom var

Çok zorlandığımı söyleyemem. Kanuni soruşturmaya uğramadan önce de Almanya sık geldiğim bir ülkeydi. Ayrıca burada ülkemden gelen milyonlarca işçi var. Onların oluşturduğu komüniteler var. Enternasyonalist dayanışmayla tanıştığım Almanya’dan ve başka ülkelerden dostlarım ve meslektaşlarım var. Sokaklara gelince, dünyanın bütün sokakları bizim zaten. Burada mutsuz olduğumu söyleyemem.

Bir senaryo yazıyorum. Aslında buraya bunun için geldim. Geldiğim yerde de aslında mutluydum. Türkiye’de film yapma koşullarım kalmadı. Bu sadece diktatörlüğün yasaları değil. Televizyonlar, diziler o kadar başka bir yere götürüyor ki ilişkileri. Eskiden sinemada çalışmak bütün emekçilerimiz için bir onurdu. Şimdi dizilerden vakitleri kalırsa… Bir de ben bu popüler kültür ile yoruldum mücadele etmekten. Bir de üstüne bu kara günler bindi. Ben Rojava’da çok mutluydum, orada üretiyordum. Bildiğim bir iki kelam varsa onu da öğretiyordum.

Yaşadığım bu süreçlerden yola çıktım, bir senaryo yazıyorum. Hamburg Film Fonu’ndan para da çıktı.

Gerçek sanatçılar direniyor

Türkiye’deki sanatçıların durumuna gelince…. Kim hangi düzeyde yaparsa yapsın biat ve sanat zaten yan yana anılamaz. Sanatçının efendisi olmaz. O en efendisizdir. Ülkemin gerçek sanatçılarının çok onurluca direniş sergilediklerini düşünüyorum. Özellikle sinema emekçilerinin… Çok görünür olmayabilir ancak sırf Berlin’de 600 akademisyenin yaşamaya çalıştığını biliyorum. KHKlarla atılanlar, barış imzacıları, hapisanelerdeki binlerce gazeteci, sanatçı… Ve yine de bu baskıya, faşizmin bu karanlık dönemlerine rağmen yine de konserler yapanlar, film çekenler var. Festivallerimiz engelleniyorsa alternatiflerini yaratanlar var. Ülkemin sanatçısının direndiğini düşünüyorum.

150 yıllık hastalık

Kemalizm ve içinden çıktığı ittihat-terakki siyaseti, bugünkü Türkiye kapitalist modernitesinin sarıldığı ideolojidir. Bu öyle bir hastalık ki 150 yıldır ondan kurtulamadık. Düşünebiliyor musunuz, kapatılana kadar ülkenin en modern üniversiteleri fen, bilgisayar yahut edebiyat, hukuk fakülteleri değil harp akademileriydi. Türkiye Ortadoğu ülkelerini küçümseyerek kendini o coğrafyanın dışında görse de hiçbir zaman bir demokrasiye kavuşamadı. Yani aslında bu siyasal elitlerin, Kürtler dahil, hiçbir yerel unsuru kendileriyle eşit görmemesi hastalığı.

Hangi Türkiye solu?

Rojava Devrimi, hem de burnunun dibinde tüm insanlığa demokrasi vaat etmeye başlayınca elbette bundan korktu. Ve bu, onu faşizmin en üst boyutu olan ırkçılığa götürdü. “Kürt’ten mi demokrasi öğreneceğiz”, “Kürt’ten mi feminizm okuyacağız?” diline sahip bir sol belirdi. Ama şu unutulmamalı, gerçek Türkiye solu olarak tanımlanabilecek birçok komünist hareket ve anarşist yapı Rojava Devrimine canları pahasına katıldı. Türkiye solu diye bu yiğit insanları tanımlamak lazım. Çünkü onlar sadece Rojava Devriminde yer almadılar, aynı zamanda Türkiye sınırları içindeki ittihatçı anlayışı parçalayacak olanlardır.

Benim bildiğim net bir şey var: Çünkü kendi gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum, ellerimle dokundum. Rojava Mezopotamya’da bir bölge. Orada birçok kadim halk yaşıyor. Kürtler, Süryaniler, Araplar, Ermeniler, Yahudiler ve tabii ki Türkler. Oranın halkı özgür iradesiyle yepyeni bir yapı kurmaya çalışıyor. Bu sadece işgalci, sömürgeci Türk devletini değil, bölgede bulunan bütün emperyalist, kapitalist devletleri rahatsız ediyor. Orada iyiyle kötü savaşıyor. Elbette iyilik kazanacaktır. Buna dair umudumuzu asla kaybetmeyeceğiz.

Korkunç tesadüfler!

Ortadoğu gerçekliği korkunç tesadüflerle(!) doludur. Şimdi günümüzde yüz yıl önceki Ermeni soykırımının son durağı olan Dêrazor’u, bugün Kürt özgürlük hareketi özgürleştiriyor. Ulus devletler kapitalist modernitede varlıklarını büyük soykırımlarla sürdürdü. Ermeni soykırımı ve onun siyasi sonuçları gezegenimizde cezasız kalınca, bu saldırgan kanlı ulus devletleri cesaretlendirdi. Hitler, Yahudi soykırımında ‘Ermeni soykırımını bugün kim hatırlıyor ki?’ diye sordu. Aynı düşmanla bugün mücadele eden Kürt halkı birçok defa soykırım denemesiyle karşı karşıya kaldı. Dersim, Halepçe, Şengal değişik tarihsel dönemlerdeki örnekleri teşkil eder.

Kürt halkı kardeş Ermeni halkının dramından kendi mücadelesi için sonuçlar çıkarıyor. Ayrıca şunu da not etmekte fayda var; Osmanlı devleti güdümündeki Kürt çetelerinin Ermeni soykırımındaki payı yahut 1933’de Amudê’deki Ermeni katliamının özeleştirisi verilmedikçe, elbette yeni bir özgür halk yaratılamaz. Şu unutulmamalıdır ki, devletler arası hukuka göre, soykırım suçu ancak ve ancak devletler tarafından gerçekleştirilebilir. Kürtlerin hiçbir zaman bir devleti olmadı.

   

Komün gibi iyi gidiyor

Rojava’da komün çalışmalarını sürdürüyor. Düzenlediği film festivallerinin bu sene üçüncüsünü yapıyor. Belgeseller ve kurmaca sinema filmleri üretmeye çalışıyor. Bazı işleri montajda. Sinema eğitimine devam etme gayretindeler. Oradan ayrıldığımdan çok daha ileri durumdalar. Keşke her şey Rojava Film Komünü’ndeki gibi iyi gitse.

Durmak düşmek demektir. Hiçbir zaman durmadım, durmayacağım. Ama bazı planlamaları devrimci de olsa gerektiğinden önce basına söylemekte sıkıntı olabilir. Ben dahil tüm dünya özgürlük hareketinin sinemaya katkılarını merakla izliyoruz.

Önder Çakar Kimdir?

Kendi ifadeleri ile babası Kars-Ardahan tarafından Karapapak Terekeme denilen Türk boylarından geliyor, annesi de İstanbullu. Çakar, İnsan Hakları Derneği ve Halkların Demokratik Partisi’nin kurucu üyelerinden.

Senarist ve yapımcı, Yeni Sinemacılar sinema platformunun kurucularından. Gemide, Laleli’de Bir Azize, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, Maruf ve Takva filmlerinin senaristi. Son yılların en başarılı filmlerinden Çoğunluk’un yapımcısı... Aynı zamanda Takva, Yolda / Rüzgar Geri Getirirse Ali Salim ile Yaşamın Kıyısı filmlerinde rol aldı.

Yine Sivas filminin senaryo danışmanı olan Yeni Sinemacılar’dan Önder Çakar, “The Cut”ın Türkçe diyaloglarını yazdı. Önder Çakar aynı zaman “The Cut”ın oyuncuları arasında bulunuyor…Hem Sivas, hem de The Cut dünyanın en önemli üç film festivalinden biri olan Venedik Film Festivali’nde büyük ödül Altın Aslan için yarışmıştı.