- Başkan Öcalan’ın konuşmalarından anladığıma göre; kimi eleştiriler temelinde devlet ile belli bir mutabakatın önünü açmış gibi görünüyor.
- Yakında okuyacağımız 'çerçeve yasa' tasarısı, gerçekte Türk devleti ile yapılmakta olan müzakerenin sonucunda mutabık kalınan “barış anlaşması" metni olacaktır.
VEYSİ SARISÖZEN
Halk TV ana haber programında, “Çerçeve yasa tasarısının siyasi partilerden önce Abdullah Öcalan’a verilmesine tepki gösterildi” şeklinde bir haber vardı. Ne olup bittiğini yeterince bilmeyenler, bu haberi dinlediklerinde, muhtemelen benzer bir tepki göstermiştir. Öyle ya Öcalan, Meclis'te grubu bulunan bir partinin Genel Başkanı veya milletvekili de değil. TBMM’de görüşülecek olan bir yasa taslağının siyasi partilere değil de Öcalan’a verilmesine, haberi duyanların tepki duyması çok doğal. Halk, bugüne kadar hazırlanan, mesela “asgari ücretleri açlık sınırı altında tutan” bir yasa tasarısının ya da “Somali’deki TSK birliğinin bir yıl daha uzatılmasıyla” ilgili bir yasa tasarısının İmralı’ya gönderildiğini elbette işitmedi. Şaşkınlık bu nedenle. Öyleyse bunun nasıl bir yasa tasarısı olduğunu bugüne kadar ben de dahil hiçbirimizin yapmadığı bir açıklıkla izninizle anlatayım.
'Çerçeve yasa' adı verilen yasa tasarısı, aslında bir yasa tasarısı değil. Yakında eğer ilgili taraflar arasında mutabakat sağlanmışsa muhtemelen hepimizin okuyacağı bu yasa tasarısı, aslında bir “barış anlaşması” metnidir. Bu metne, “barış anlaşması” değil de 'çerçeve yasa' denilmesinin biricik sebebi, iktidarın 40 yıl boyunca Türk ordusu ile PKK gerillası arasında yaşanan “savaşa”, savaş değil de “terörle mücadele” demesidir. Öyle deyince de nasıl “teröre” karşı “terörle mücadele yasası” çıkarmışsa şimdi de “terörsüz Türkiye yasası” çıkardığını söylemektedir. Danışmanlar ve Bakanlar Cuntası Sözcüsü Mehmet Uçum, "müzakere yok" derken boşuna konuşmadı.
Haliyle “barış anlaşması" metnine, “terörü bitirme yasası” deyince, Halk TV ve siyasi partiler de olup bitenden habersiz vatandaş da “TBMM’ye ve siyasi partilere verilmeyen yasa tasarısının Öcalan’a verilmesini" anlayamamıştır. Boris Karlof taklidi yapan Müsavat Dervişoğlu, bu şaşkınlığı ve tepkiyi fırsat bilip gazaba gelerek “ne yani İmralı yasama organı mı?” diye korkutucu sesiyle bağırmışsa hiç şaşmam.
Evet, yakında hep birlikte okuyacağımız 'çerçeve yasa' tasarısı, gerçekte Türk devletiyle yapılmakta olan müzakerenin sonucunda mutabık kalınan “barış anlaşması" metni olacaktır. Bu, gerçekten de bildiğimiz bir yasa tasarısı olsaydı Öcalan’a değil, doğrudan TBMM’ye sunulur ve siyasi partilerin tartışmasına açılırdı. Oysa söz konusu metin, Öcalan ile müzakere ediliyor, çünkü savaşan taraflar arasında savaşın sona erdirilmesi, ateşkesten barışa geçilmesi için müzakere ediliyor. Öcalan (dolayısıyla Hareket Yönetimi) devletin ya da iktidarın kaleme aldığı barış metni taslağını onaylarsa bu barış anlaşması, her türlü barış anlaşması gibi TBMM’de siyasi partilerin onayına bir “yasa tasarısı” olarak sunulacak ve onaylandığında “yasa” haline gelecektir. Devlet kasasında saklanacak olan “barış anlaşması"nın altında, belki resmen olmasa bile fiilen Öcalan’ın (dolayısıyla Hareket Yönetimi'nin) ve belki resmen olmasa bile fiilen devlet adına Erdoğan’ın imzası olacak; bu metin TBMM’de onaylandığında Meclis tutanağına oy veren milletvekillerinin adı yazılacak.
Ezcümle partiler arasında bir meseleyi "yasayla" çözmüyoruz, savaşan iki taraf arasındaki meseleyi barış anlaşmasıyla çözüyoruz.
Halk TV anlasın diye biraz uzattım. Şimdi güncel gelişmeye dair birkaç not yazacağım.
DEM Parti heyetinin açıkladığı Başkan Öcalan’ın konuşmalarından anladığıma göre; eğer bu konuşmaları gerçekten kendisine sunulan “barış anlaşması” metni üzerine yaptıysa kimi eleştiriler temelinde devletle belli bir mutabakatın önünü açmış gibi görünüyor. Mutabakatın “arifesinde”olunduğunu, ancak, “sabır” kelimesinden Hareket'le varılacak mutabakatın son değil, başlangıç olacağını işaret ettiğini sanıyorum.
Barış tek bir kelimedir ama zorlu ve karmaşık süreçlerden geçerek gerçekleşir. Öyle görünüyor ki; 'çerçeve yasa'yla bir başlangıç yapılacak ve barış süreci, her biri benzer yasaları gerektirecek olan değişik etaplardan geçerek sonuçlanacak; daha doğrusu değişik etaplardan geçerek sonuçlanmalı. Bu yasa, son olmamalı. Eğer söz konusu yasa, bu anlayışla yapılmışsa, tarafların hassasiyetleri ancak böylece karşılanabilir. Tarafların hassasiyetleri bu etapta tümüyle karşılanmasa da sonraki etapta karşılanmaya açık tutulmalı.
Örneğin iktidar partisinin, ne yazık ki kendi eliyle yarattığı “Öcalan ve PKK karşıtı seçmen hassasiyeti"nden söz edilebilir. Hareket Yönetimi'nin de “Öcalan ve PKK yanlısı halk hassasiyeti” vardır. İktidar bu hassasiyetinden dolayı “Öcalan’ı dışta bırakan ve gerillayı ‘suç işleyenler ve işlemeyenler’, ‘yöneticiler ve yönetici olmayanlar” diye kategorilere ayırma eğilimindedir. Buna karşılık Hareket Yönetimi de söz konusu hassasiyetinden dolayı “Öcalan’ın özgürlüğünü ve yasanın herkesi kapsamasını” kesin bir dille talep etmektedir. Bu keskin uzlaşmazlık nasıl aşılacaktır?
Gerek Öcalan, gerekse Meclis Başkanı Kurtulmuş’un tabiriyle söylersem “münfesih PKK’nin” tüm yöneticileri, başından beri kendi şahısları için devletten tek bir talepte bulunmamıştır. Başkan Apo'ya İmralı’da özgürçe çalışır şartların sağlanmasını talep etmiştir. Ben Bayık’ın, Karayılan’ın ya da Besê Hozat’ın devletten “af" talebiyle özgürlük “dilendiğine” dair tek kelime etmediklerini biliyorum. Elbette halk hepsinin özgürlüğünü kırmızı çizgi haline getirmiştir. O halde çıkarılacak yasa, bir gün içinde hepsinin özgürlüğünü sağlamayacak olsa bile, özgürlüklerinin önünü tıkayan tek bir cümleye bile yer vermemelidir. Yasa, “kök yasa” olacaksa ucu özgürlüklere, demokrasiye açık bir yasa olmalıdır. Halk, önderliğinin ve “suçlu ilan edilen” kendi evlatlarının özgürlüğünü barışçıl mücadeleyle elde etme imkanına sahip olmalı, bunun önünde hiçbir engel olmamalıdır.
Yeter ki bir “başlangıç” olsun. Kaç gerilla suçsuz sayılırsa sayılsın, kaçının dönüşü engellenirse engellensin, yeter ki silahsızlanacak olan gerilla, zindandaki tutsak, sürgündeki Apocu, kaçı dönme imkanına sahip olursa olsun kendi ana vatanına özgürce ayak bassın. Gerisini barış sürecinin her etabında halkın örgütlü mücadelesi getirecektir.
Ortada bir “güvensizlik” sorunu var. Eğer yasa “üç-beş gün içinde silahsızlanan silahsızlanır, dağdan inen iner, inmeyen bir daha inemez” gibi bir ültimatomcu saçmalık yaparsa bilelim ki kimse inmez. İnmenin ucunu açık tutacaksın, inmeyi inecek olanın özgür iradesine bırakacaksın. Dağdaki de diasporadaki “inenlerin”, “dönenlerin” nelerle karşılaşacağına bakacaktır. Barış etap etap gelişir diyorsak “silahsızlanma” ve dağdan iniş de diasporadan dönüş de etap etap gelişecektir.
Bu da bir “hassasiyet"tir, çünkü devlete güvensizliği devletin kendisi yaratmıştır.
Aklıma gelenleri yazsam bu köşe almaz.
İyisi mi “karşılıklı hassasiyetler” meselesini bu kadarla anlatmış olayım. Barış süreci nasıl etap etap gelişecekse “hassasiyetler meselesi"yle ilgili yazılar da “arkası yarın” diyerek devam edecektir.