
Artık yazmıyorum. Niçin? Çünkü yazdıklarımın içerdiği fikirlerden çok yazanın kim olduğu tartışılıyor. Bu durum da ciddi ve derinlikli bir fikir tartışmasının yaşanmasını engelliyor.
Hatta bazıları yazdıklarımızı tartışırken, bizim durumumuzu “Yazdıklarına sahip çıkamama” olarak bile yorumladı. Yazanın kimliğini yazının içerdiği fikirlerden önde tutma durumu işte bu düzeyde yaşanıyor. Güya yazdıklarımıza sahip çıkamadığımız için böyle yapıyormuşuz!
Tabi görüş diye ileri sürülen bu sözler kargaları bile güldürecek cinstendir. Sırtını devlete ve iktidara dayamış olanların fikir mücadelesinden anlayamayacakları açıktır. Nitekim Türkiye ortamının böyle bir mücadeleden yoksun olduğu ortadadır.
Oysa biz, değil yazdıklarına sahip çıkamama, yazdıklarımızın her kelimesinin bile arkasındayız. Tabi yanlış olanı düzeltme ve aşılanı kabul etme gücüne de sahip olarak. Öyle yazdıklarımıza ayet gibi, mutlak doğru gibi de yaklaşmıyoruz.
Fakat Türkiye’de takım tutmaya alıştırılmış bir toplum ve aydın kesimi var. Sahada oynanan oyunun kalitesine değil de, hep oynayanın kim olduğuna bakıyorlar. Bir oyunu kendi takımları oynarsa iyi, başka takım oynarsa kötü diyorlar.
Takım tutmaya alıştırılmış böyle bir aydın kesimin fikir tartışması yapamayacağı, dolayısıyla yeni ve derinlikli fikirler üretemeyeceği açıktır. O nedenle, böyleleri için yazılanların içerdiği fikirler değil de, hep yazanların kim olduğu önemli olacaktır.
Böylelerinin sırtını iktidar ve devlet güçlerine dayayan ve iktidarın hedef gösterdiklerini taşlayan kesimler oldukları ortadadır. Bu nedenle de fikir değil, hep küfür üretirler ve hakaret edici küfür dilini kullanırlar. Bunu da aydın ve yazarlık sanırlar, böyle yaparak fikir mücadelesi yürüttüklerine kendilerini inandırırlar.
Oysa fikir üretimi ve mücadelesi çok başka bir şeydir. Fikir üretimi bir toplum ve insanlık için en değerli çalışmalardan birisidir. Bunun için de üretenin kim olduğu değil, topluma yararlı, doğru fikirler üretilip üretilmediği önemlidir.
Yine topluma yararlı doğru fikirler üretmek ne kadar değerliyse, bunların doğruluğunu kabul etmek de o kadar değerlidir. Tabi doğru fikir, toplum için yararlı olan fikirdir. Dolayısıyla topluma yarar getiren bir fikrin doğruluğunu kabul etmek de bir erdemdir.
Bu konuda topluma yararlı doğru fikrin kimden geldiği değil, bir fikrin gerçekten toplum için yararlı olup olmadığı önemlidir. O nedenle, kimin yazdığına değil de yazılanların içerdiği fikirlerin ne kadar anlamlı ve topluma yararlı olup olmadığına bakmak gerekir. Eğer biraz demokratik zihniyet varsa, o zaman herkesten gelen doğru fikre açık olunur.
Ne yazık ki Türkiye entelektüel ortamında bu durumu ve tutumu fazla göremiyoruz. İşte bunun için, kimliğimiz değil de yazdıklarımızın içerdiği fikirler tartışılsın diye böyle bir yolu izlemiş bulunuyoruz. Fakat buna rağmen, yine de yazdıklarımız değil de yazanın kim olduğunun bu kadar araştırılmış ve tartışılmış olması elbette bizi ve taşıdığımız kaygıları doğruluyor.
Tabi bu biçimde doğrulanır olmak istemezdik. Bu durumun değişmesi için de yoğun çaba harcayanlar içerisinde olduk. Fakat ne yazık ki ulaşmak istediğimiz sonuca henüz ulaşamadık. Bu da söz konusu çabadan ve mücadeleden vazgeçmemekle birlikte, şimdilik bu biçimde yazmayı artık durdurma kararına bizi götürdü. Elbette takdir okuyucunun olacaktır.
Ayrıca bu noktada şunu da belirtmek istiyoruz: Yazar ile yayın organı arasında bir tür sır denebilecek bazı gizliliklerin olması gerektiği açıktır. Basın özgürlüğünün oluşması için bu gereklidir. Buna basın dilinde “Haber kaynağının gizli tutulması” denmektedir. Bizim olayımızda ne yazık ki gazetemiz söz konusu ilkeyi uygulamakta yeterince titiz davranmamıştır.
Son olarak içerisinde bulunduğumuz süreç de çok önemlidir. Bir yönüyle bu süreç çok konuşmayı ve yazmayı gerektiriyor. Bunu görüyor ve bu gerekliliğe inanıyorum. Ancak başka bir yönüyle de artık sözün bittiği ve AKP faşizmine karşı direnişin belirleyici hale geldiği bir dönemi yaşıyoruz. Bunu da görüyor ve AKP faşizmine karşı mahallelerde, kasabalarda, köylerde ve dağlarda verilen kahramanca direnişi çok ama çok önemsiyorum.
Çok açık ki Kürtleri özgür ve Türkiye’yi demokratik yapacak olan tek güç AKP faşizmine karşı yerelden gelişen bu demokratik özerklik direnişidir. Başka bir yolla özgürlüğü ve demokrasiyi elde etmenin imkanının kalmadığı açıktır.
AKP ve özellikle de Tayyip Erdoğan, Kürt Özgürlük Hareketi'nin yok edilmesi üzerinden kendi saltanatını başkanlık düzeyinde geliştirme ve sürdürmeye karar vermiş durumdadır. Bunun kesin olduğunun artık tartışılır bir yanı kalmamıştır.
O halde diktatör varlığını Kürt toplumunun yokluğu üzerinden tesis ediyorsa, Kürtlerin de tüm demokratik güçlerle ittifak kurarak kendi özgür varlığını diktatörlüğü yıkma temelinde geliştirmek istemesinden daha doğal bir şey olamaz.
Demek ki içinde bulunduğumuz süreçte mevcut çatışma bir varlık-yokluk mücadelesi olmaktadır. Sorun varlık sorunu oldu mu artık orada söz biter ve topyekûn direniş eylemi gündemi belirler hale gelir. Esas olan budur ve gerisi teferruattır.
Kürt toplumu ve dolayısıyla Türkiye demokrasisi günümüzde işte böyle keskin bir mücadele sürecini yaşamaktadır. Kürt gençleri ve kadınları, yaşadıkları kent ve kasabaların sokaklarında barikatlar kurarak tıpkı Paris Komüncüleri gibi kahramanca direnmektedir.
Kürt halkını var ve özgür, Türkiye’yi ise demokratik kılacak olan tek gerçeklik işte bu direniştir. Bu direnişin şehitlerini saygıyla anıyor, kahramanlık çizgisinde süren direnişleri selamlıyor, tüm direnişçilere üstün başarılar diliyorum!