Türk devleti AKP şahsında bir yıldır Kürt sorununun bir halkın temel haklarını tanımamaktan kaynaklandığı gerçeğini örtbas edip bir asayiş sorunu olarak gösterme çabası içine girmiştir. Bu tamamen gerçekleri saptırmaya yönelik bir algı yaratma çalışmasıdır. Özünde ise bir ideolojik saldırıdır. Türk devletinin kültürel soykırımcı ideolojik hakimiyetini, sömürgeci politikalarını içselleştirme, kabul ettirme saldırısıdır. Bundan daha tehlikeli ve alçakça bir saldırı olamaz. Sanki bu topraklar Kürtlere ait değil, kendilerine aitmiş, bu nedenle Kürtlerin sömürgeci politikaya karşı tepkisi asayişi bozmakmış! Böylece daha baştan kendi hakimiyetini meşru gösterme, buna karşı halkın tepkisini de asayişi bozma olarak gösterip ezme politikasını itirazsız yürütmek istemektedirler.
Türk devleti 2014 Ekim’inde Milli Güvenlik Kurulu’nda savaş kararı aldı. Çünkü 7-8 Ekim’de Kürt halkı Kobanê direnişini desteklemek için tarihin en büyük serhildanlarından birini gerçekleştirince Kürt halkının iradesi ve gücü görüldü; bunu kırmak ve zayıflatmak için de savaş kararı alındı. Bu nedenle o günden sonra “asayişi her yerde sağlayacağız” sözü daha fazla dillendirilmeye başlandı.
Türk devleti Kürt halkı örgütlü hale geldiğinde, güçlendiğinde, devletin politikalarına her sesini yükselttiğinde derhal saldırıya geçmiştir. Bunu 90 yıllık tarihte de, yakın tarihimizde de görmek mümkündür. En somut örnek, 29 Mart 2009 yerel yönetim seçimlerinden sonraki tutumdur. Bu seçimden sonra demokratik politikalara yönelmeleri gerekirken, siyasi soykırım operasyonlarıyla Kürt’ün örgütlü gücü kırılmak istenmiştir. Habur’da Barış Grubu’nun karşılanması sonrasında da aynı durum görülmüştür. 7 Haziran seçimlerinden sonra da hem 30 Ekim’de alınan karar gereği, hem de Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin güçlendiği görülerek saldırıya geçilmiştir. Bu açık ve nettir. Türk devletinin saldırıya geçtiği tartışmasızdır. Bunun en somut ifadesi, Önder Apo’nun altı aydır tecrit altında tutulmasıdır. Bu durum karşısında sanki ortam normalmiş gibi bir yaklaşım gösterilebilir mi?
Saldırı meşrulaştırılmak isteniyor
Bu saldırı sessiz kalınarak kırılamaz; bu saldırı direnmesiz karşılanamaz. Bu, ezilmeyi ve kırılmayı seyretmek olur. Türk devleti ve AKP hükümeti kapsamlı bir saldırıya geçmiştir. Bu saldırı ancak hiç gecikmeden direnişle karşılanabilir. Yoksa iş işten geçer ve herkes pişman olur. Türk devleti hem seçim yapacağım diyor, hem de ağır bir saldırıya geçiyor. Bu açıkça bir oyun ve tuzaktır. Seçim öncesi ve seçim ortamında Kürt Özgürlük Hareketi ve halk sessiz kalır, ben de bu süreçte hep saldırıp zayıflatırım, sonra da ezerim planı ve hesabı yapmıştır. Yoksa seçim ortamı ve öncesinden neden bunu yapsın? AKP hükümeti, Kürt halkının özgürlük mücadelesini her alanda zayıflatma kararı almıştır ve saldırısını bunun için yapmıştır. Böylece hem 30 Ekim’de aldığı savaş kararını yerine getirmiş, hem de 7 Haziran seçimlerinden güçlü çıkan demokrasi güçlerine karşı da ezme saldırısı yürütmüş oluyor. Yaşananları böyle görmeden doğru politika yürütülemez.
Türk devleti hem saldırıyor, hem de buna karşı direnişi ezmek için asayiş sorunu var, asayişi sağlamak istiyorum gerekçesiyle bu saldırısını normalleştirmek istiyor. Direnişi ezmeyi asayişi sağlama adına meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu dönemde en fazla karşı çıkılması gereken kavram, asayişi sağlama kavramıdır. Bu bir ideolojik siyasi hakimiyet kurma kavramıdır. Kavramlar masum değildir. Bazen en zalim ve tehlikeli politikanın aracı olabiliyor. Bugün de asayiş sağlama kavramı Kürt halkına karşı bir saldırı kavramı ve zemini haline getirilmiştir. Bu açıdan ilk önce sorunun asayiş sorunu olmadığını; halkın saldırılara karşı direnişi olduğunu vurgulamak ve AKP’nin saldırılarına karşı yürütülen direnişi güçlendirmek ve geliştirmek gerekir.
Kırk yıldır süren Kürt halkının direnişini bir asayiş sorunu olarak göstermek, hem bu mücadeleyi görmemek, hem de bir çözüm politikası olmamak anlamına gelmektedir. Her gün asayişten söz etmek, Kürt halkına karşı kesintisiz savaş yürütme kararıdır. Bu saldırının her saat sürdürüleceği konusundaki ısrardır. Bu saldırı karşısında yapılacak tek şey, direnişi kesintisiz sürdürmek olmalıdır. Bir dakika bile direnişi durdurmak gaflet olur. Çünkü Kürt halkının iradesini ve direnişini kırana kadar savaşı sürdürme kararı vardır. Sorunu ve halkın direnişini asayiş sorunu olarak değil de, Kürt halkının özgürlük iradesi ve bunun öz yönetim biçiminde pratikleşmesi olarak görülene kadar bu saldırılar sürdürülmek isteniyorsa, buna karşı da sonuna kadar kesintisiz direnmek gerekir. Bunun dışında her tutum yanlıştır ve kendini kandırmaktır.
Kürdistan’da direnme zamanı
Kürt halkının demokratik özyönetim direnişine geçmesi AKP’nin oyunlarını bozmuştur. Dikensiz gül bahçesinde yürümek isteyen AKP, gülün dikenleriyle karşılaşmıştır. AKP, Kürt halkının direnemeyeceğini, asayişi sağlama adı altında Kürt halkını susturacağını sanırken halkın direnişiyle karşılaşmıştır. Çünkü bu aşamada sessizlik boyun eğmektir; asayişi sağlama adına kültürel soykırımcı sistemi toplum üzerinde zorla hakim kılmasına sessiz kalmaktır. Bu açıdan Kürt halkı kırk yıllık deneyimiyle bu gerçekliği görmüş, AKP’nin tasfiye saldırılarına karşı direnişle cevap vermiştir. Halkımız, Önder Apo’ya yaklaşımın siyasetin barometresi olduğunu çok iyi öğrenmiştir. Eğer Kürt Halk Önderi’ne bu düzeyde tecrit ve rehine politikası uygulanıyorsa, bunun Kürt halkına karşı bir savaş olduğunu çok iyi bilir. Zaten yıllardır Önder Apo’ya yaklaşım savaş ve barış gerekçesidir demiştir. Dolayısıyla Önder Apo’ya bu uygulamalar olurken halkımız sessiz kalamazdı. Kim halkımızın Önder Apo’ya uygulanan bu politikaya sessiz kalmasını ve bu durumu normal karşılamasını isteyebilir?
AKP’nin politikalarına sessiz kalmak, Önder Apo’ya uygulanan politikaya da sessiz kalmaktır. Bu politikayı normal görmektir. Kürt halkına Önderlik şahsında yürütülen tecrit ve rehine politikasını görmezlikten gelmek, Kürt halkının özgürlük mücadelesine yönelik başlatılan savaşı görmemektir. Önder Apo’ya yaklaşım, Türk devletinin politikalarının ne olduğunu gösteriyorsa, o zaman bu savaş politikasına karşı direnmek acil bir görevdir. Kürdistan’da tam da direnme zamanıdır. Çünkü saldırı bir bütün olarak Kürt halkının kazanımlarına ve özgürlük mücadelesine yöneliktir. Bu açıdan şu anda öncelikli görev direnişi yükseltmektir. Eğer tali ve öncelikli olan karıştırılmayacaksa şu anda yapılması gereken, direnişi her yerde yükseltmek olmalıdır.
AKP’nin siyasal çözüm seçeneği yok
Kürt Halk Önderine neden bu düzeyde tecrit uygulanıyor? Neden demokratik siyasal çözüm için büyük çaba gösteren Önderlikle hiçbir görüşme yaptırılmıyor? Bırakalım HDP heyetini, ailesi ve avukatları neden görüştürülmüyor? Bu sıradan bir görüşme engeli değildir. Bu durum hem AKP’nin politikalarını hem de buna karşı Önderliğin tutumunu ortaya koymaktadır. Bunu anlamamak kafayı kuma gömmektir. AKP açısından siyasal çözüm diye bir seçenek yoktur. Zaten Tayyip Erdoğan, Kürt sorunu da yok, masa da yok, taraf da yok demiştir. Bu sözlerden sonra söylenecek her söz boştur. Sadece Dolmabahçe Mutabakatı değil, halkın 7 Haziran’daki iradesi de reddedilmiştir. Tüm bunların somutlaştığı nokta ise Önder Apo’dur. Çünkü tüm bunlar Önder Apo’nun özgür koşullarda müzakeresiyle anlam bulurdu. Önder Apo’ya yönelik rehine politikası, tecrit ve baskı tüm bunları da anlamsızlaştırmış bulunmaktadır. Bu açıdan hiçbir siyasal gelişme ve tutum Önder Apo’nun içinde bulunduğu durumdan bağımsız ele alınamaz. Önder Apo’nun durumuyla ilişkilendirilmeyen hiçbir siyasal gelişme, tutum ve pratik izah edilemez.
İmralı’da saldırı ve direniş vardır. Dışarıdaki gerçek de bu saldırıya karşı ortaya konulan direniştir. Bu saldırı, halkın özgür iradesine yönelik saldırıdır, gösterilen direniş de bu saldırıyı kırarak halkın özgürlük iradesini ve öz yönetimini gerçekleştirme direnişidir. Herkesin de bu duruma göre pozisyon alması gerekmektedir.