Aldığı ömür boyu hapis cezasına çok içerleyen eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ yargılamanın yöntemini de aşağılayıcı bularak, ‘asılmanın da bir asaleti olur’ demiş. Aslında haklı. Kendisinin ve dahil olduğu Silahlı Kuvvetler’in işlediği-işlettiği insanlık suçlarının dökümü ciltler doldursa bile kimsenin kimseyi aşağılamaya hakkı yok. Ama tarih böyledir işte. Hiç hesapta olmayan sürprizlere hazırlıklı olmak gerekir. Doğrudur bazıları hesap vermeden ölüp gidiyor. Suçları, utançları ve pişmanlıklarıyla... Ama bazıları da işte böyle şaşkın ve sahipsiz ortalıkta kalıyor. Kalınca da kaleme kağıda sarılıp eski astı şimdiki Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’e sitem dolu mektup yazıyor ve ‘niye susuyorsun’ diye soruyor.

Oysa Necdet Paşa çoktan iftar sofralarındaki yerini alarak konumunu belirlemiş. Hem o hem de diğer Or’lar ve Kor’larla beraber postun artık pahalı olduğunu anlayıp sus pus olmuşlar. Roboskî’nin suç ortakları artık Erdoğan’ın ağzına bakar durumdalar. Hiç ucuz kahramanlık yaparlar mı? Üstelik o başbakan ki sadece Roboskî değil, binlerce faili meçhul dosyasını da rafa kaldırmış. Özel savaşın tüm pisliklerini halının altına süpürmekte kararlı. Ordu harcamalarının Sayıştay denetimine açılması konusundaki kanun hazırlıklarından da vazgeçilmiş bulunuyor. Bundan iyisi Şam’da kayısı...
Evet, ortada dolaplar döndüğü besbelli. Şu ünlü Dolmabahçe toplantısında Erdoğan, koltuğunun altındaki hangi dosyalarla Başbuğ’un Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ı teslim aldı? Sonra hani şu bize demokrat komutan diye yutturulan Hilmi Paşa’nın derin suskunluğunu neye yormalı? Bu nasıl bir ordu ki komutanları birbirini satar olmuş? Neden ismi Ergenekon’un bir numarası diye speküle edilen Kıvrıkoğlu Paşa evinde rahat oturuyor? Aynı suçların benzer sorumluluktaki faillerinin bir kısmına tam dokunulurken diğerlerinin dokunulmazlığı neden? AKP nin, generallerin arasına düşmanlıklar sokma amaçlı planının ürünü mü, yoksa ortada uluslararası boyutlar mı var? Çiller’ler, Mehmet Ağar’lar hangi adaletin tecellisi nedeniyle dokunulmayanlardan oluyorlar?
Tekrar şu asalet konumuza dönelim ve bazı soruları ardı ardına sıralıyalım: Denizlerin, Yusufların, Hüseyinlerin idamlarında asaletin zerresi varmıydı? Başbuğ’un da komutanı olan Kenan Evren’in ‘Asmayalım da besleyelim mi’ sözlerinde en ufak bir asalet izi bulunabilir mi? Diyarbakır zindanlarında Kürt devrimcilerini en onur kırıcı metotlarla olmadık aşağılık yöntemlerle katletmenin asaletinden bahsedebilir miyiz? Ya faili meçhul binlerce cinayet ve kayıp hangi asaletli fiillerin sonucudur? Büyükanıt’ın iyi çocukları hangi asaletli duruşun sahipleridir? Hrant’ı henüz rüştüne erdiği şüpheli bir sokak serserisine öldürten ya da Zirve Yayınevi’nde Hıristiyan boğazlatan hangi asaleti temsil etmektedir? Bunun gibi daha yüzlerce soru sorulabilir. Ergenekon cephaneliklerinin ortaya çıkarıldığı bir dönemde basın toplantısı düzenleyerek eline aldığı bir lav silahını müstehsi bir gülümsemeyle ‘boru’ diye tarif etmeye kalkan Başbuğ‘un asalet seviyesi de esasen kendinden menkul değil mi?
Yıllarca patronları ABD’nin askeri akademilerinden mezun edilirken kendilerine hatıra olarak verilen altından koca koca yüzükleri asaletle takarak kendi sorgulanamaz vesayetlerini sonsuza kadar sürdürebileceklerini varsayan ve ülkesinin halklarını, aydınlarını, emekçilerini, devrimcilerini dövmekten başka bir ‘kahramanlığı‘na tanık olmadığımız böylesi bir ordunun generallerinin, emekli olduktan sonra anlı şanlı holdinglerin yönetim kurullarındaki sıcak koltuklarına oturmaları ve çoğunlukla da personelden sorumlu olarak bu sefer de emekçilerin sırtında boza pişirmeleri pek de asaletli bir rol gibi görünmese de mesleki alışkanlıkları başka roller oynamalarına imkan vermedi. Hatırlanacaktır, 12 Mart askeri darbesinin gerekçesini “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aşmıştı” diyerek açıklayan dönemin Genelkurmay başkanı Memduh Tağmaç’ın bu son derece bilinçli karşı devrimciliği de tam bir asaletsizlik örneği olarak siyasi tarihimizdeki yerini almıştır.
Bugün kendilerini solcu gören ulusalcıların ki daha yerinde bir nitelendirmeyle neo-faşistlerin Ergenekon kararlarını Türk milletinin egemenlik haklarına karşı tasfiye amaçlı bir komplo olarak nitelendirerek Başbuğ’un şahsında ordu kurumuna militanca sahip çıkmalarının nedeninin milliyetçi ideallerle hiçbir alakası yoktur. Onların tek amacı böylesi bir silahlı gücün yardımı ile iktidara gelebilme imkanlarını yaratmaktır. Onların ‘Devrim’ olarak telaffuz ettikleri eylem, esasında örnekleri hem Türkiye’de hem de emperyalist, kapitalist ülkelere sömürgesel bağımlılık ilişkileri ile eklemlenmiş az gelişmiş ülkelerde sıkça görülen ‘darbe’dir. Onların Atatürk’lü Türk bayraklarıyla Gezi direnişini de bu amaçlarına alet etmeye çalışmaları da aslında AKP’nin değirmenine su taşımaktan başka bir anlama gelmiyor.
Bugün asalet arayan mağdur rolleriyle siyasi arenada rol kapmaya çalışan bu güçlerin karanlık geçmişlerinin henüz hesabı sorulmamıştır. AKP’nin böyle bir hesabı sorma gibi bir amacı yoktur. AKP yalnızca iktidardaki rakipsiz konumunu koruma amaçlı bir hesaplaşma içindedir. Bu temelde tehlikeli gördüklerini tasfiye etmekte, terbiye edebildikleriyle de uzlaşmakta ve kendi diktatörlüğünü güçlendirmeyi hedeflemektedir. Dolayısıyla Başbuğ’un tam da arzu ettiği türden asaletli bir yargılamayı ileride halklarımızın devrimci iktidarları yapacaktır. O zaman da kimse halının altına süpürülmüş insanlık suçlarının dehşetinin utancıyla bir daha ‘asalet’ arayışında bulunmayacaktır.