- Geleceğimiz olan çocuklar için çok az şey yapıyoruz. Kendi çocukluğumuzu da unutuyoruz. Nelerden etkileniyorduk, neler hoşumuz gidiyordu? Bize anlatılan hikayelerin yaşamımızdaki etkileri neler? Bu nedenle şiirlerden çok hikayelerin daha çok önemli olduğunu öğrendim.
- Çocuklar için özellikle Kürtçeyi daha yaşanabilir bir hale getirebiliriz. Bir çocuk sokakta yürüyorsa, ağacı görüyorsa, ağacın üzerindeki kuşu görüyorsa bunun bir hikayesi de olabilmeli ki, çocuklar bunları gördüklerinde akıllarında bir imaj oluşsun.
EYLÜL ARAM
Rêşad Sorgul. Kürt televizyonlarında en uzun süre ekranda bulunan bir isim. 21 yılı Kürt televizyonlarında geçen Sorgul, MED TV, Medya TV, Roj TV, Nûçe TV, Newroz TV, Ronahî TV ve Stêrk TV kanallarında çalıştı. Televizyoncu kimliği ön planda olsa da şimdiye kadar sayısız metin çevirisinin yanında, birçok kitap çevirisi de yaptı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın kitaplarını da Kürtçe’ye çeviren Sorgul’un şimdiye kadar yayınlanmış 6 kitabı bulunuyor. Amed Çınar’a bağlı Qerqatkê köyünde dünyaya gelen Sorgul, 11 yaşından bu yana şiir yazıyor. Ve ilk şiir yazarken, “Şiir yazıyorsam bir adım olmalı. Bu bir yol ve ben bu yolda mutluyum. O zaman adım Rê-şad olsun dedim” diyerek adının hikayesini anlatıyor.
Sorgul, bu son dönemde yeni bir çalışmaya imza atıyor: Hikaye anlatıcılığı. Kendisi her ne kadar daha verimli zaman geçirmek için hikaye anlatıcılığını tercih ettiğini söylese de, seslendirdiği ve klipleriyle birlikte youtube hesabına yüklediği videoları yüzbinlerce tıklanma oranına ulaşmış durumda. Kürtçe hikayeler, çocuk masalları, klasik şiirler seslendiren Sorgul ile hikaye anlatıcılığı ve Kürtçe üzerine söyleştik. Binlerce yıldır Mezopotamya’da anlatılan, Galileo’den öncesine dayanan astrolojik öğeler de biz konuşurken, temel bir gündeme dönüşüyor. Hikayelerde toplumsal, tarihi ve bilimsel bilgiler yanında ataerkil ve anaerkil dönemden, Asurlular döneminden izler de bulunuyor diyor Sorgul. Çilguliyê hikayesinde dünyanın yuvarlak olduğunun geçtiğini ise şu şekilde anlatıyor: Çilguliyê’de Teyrê Sîmir Mîrze’ye şöyle diyor: “Kengî dinya bû weke xarekê” (Dünya bir bilye kadar küçüldüğünde).” Ne kadar yükseğe çıkılırsa, dünyanın yuvarlak olduğunun daha net anlatısı diyor Sorgul. “Galileo’den önce de Kürtler dünyanın yuvarlak olduğunun farkındaydılar” deyip söyleşiye başlıyoruz.
Kürtçe hikayeleri seslendirerek youtube hesabınızdan paylaşmaya nasıl başladınız?
Televizyonculuk, görsellerde çalışmak zor bir iştir. MED TV’den bugünkü Stêrk TV’ye kadar bütün televizyonlarda çalıştım. Tümüyle 21 yıl oldu. Bu çalışmalar zordur ve genelde kapalı bir mekanda oluyor. Böyle olunca da bu zor alanda bazen sıkılıyorsunuz. Bu vakitlerimi değerlendirmek istedim ve Kürtçe ifade edersem, “Mirov sebra xwe tîne” sözüyle bu anlatıcılığa ve çalışmalara giriştim.
Yoğun çalışma temposunda bir nefes alma amacıylaydı yani?
Ben şöyle düşündüm. Vakti daha verimli ve biraz da o dar kalıplar içinde yaşayabilme, kendini var edebilme, sürdürme niyetiyle hem yazma çalışmalarım oldu hem tercüme çalışmalarıma devam ettim. Haberlerle uğraştığımız için montaj da öğrenmiştim, sesle uğraşırken de dublaj… Bunları bir verimliliğe dönüştürmek istedim. İlkin klasik Kürtçe şiirler okudum. Herkes okuyamadığı için buradan başlamak, bu geleneğin varlığını görünür kılmak istedim. Melayê Cizîrê’den, Ehmedê Xanê’ye kadar büyük bir külliyat ortaya çıktı. 150’ye yakın şiir okudum. Daha sonra kitap, hikaye, masal, destan okumaya başladım. Yoğun çalışma temposunda nefes almak için başladığım çalışmanın bu kadar yayılacağını da tahmin etmedim doğrusu.
Şiirlerden sonra kitaplar ve hikayeler okumaya başladınız…
Evet. Bundan da önce Reber Apo’nun kitaplarını Kürtçe’ye çevirip seslendirmiştim. Çünkü dil bakımında biraz ağır olan kitapları herkes anlayamayabilir. Okusak o insanlara da ulaşabiliriz düşüncesiyle seslendirme yapmıştım. Bu da takdir topladı. Çünkü Kürtçe okuma yazma oranı da oldukça düşük. Daha sonra başka kitaplar, hikayeler okumaya başladım. Özellikle çocuklarda bunun çok faydalı olduğunu gördüm. Tabii büyükler de dinliyor ama çocukların dinledikleri hikayelerden sonraki hayranlıklarını görünce, moral ve motivasyonum daha da arttı.
Sonrasında yaptığınız seslendirmelerde çocuk hikayelerine mi ağırlık verdiniz?
Çocuk hikayeleri var, masalları var. Hatta birkaç masalı da kendim derleyip yazdım. Klasik hikayeleri derledim. Son dönemde Çilguliyê var. Annemin anlattığı bir masaldı. Hafızamda kaldığı kadarıyla onu yeniden derledim, yazdım ve okudum. Bir de hem Kürtlerde hem de Yunanlılarda benzer olan bir hikaye vardı. Bu iki hikayeyi derledim, ortaya yeni, güzel bir hikaye çıktı.
Nasıl bir hikaye?
Hikayenin adı “Sê qismet û kurê pîrê.”
Bir fakir annenin çocuğu var, kimseleri yok. Bir yola düşüyor çocuk. Kısmetini aramak için. Evlilik için de değil. Bu dünyada ne muradı varsa bilmek, öğrenmek için düşüyor yola. Yolda başkalarıyla da tanışıyor. Onlar da “Feleği bulursan bizim de kısmetimizi sor” diyor. Çocuk yol boyunca birçok fırsatla karşılaşıyor ama bunları göremediği için hepsini elinden kaçırıyor. Hikayenin kıssadan hissesi, fırsatların doğru değerlendirilmesi gerektiği ve insanın kısmetinin ya da aradıklarının belki de yakınında olduğunu söylemesi. Bazı dinleyiciler, hikayeyi dinlediklerinde Pîrê’nin (yaşlı nine) oğlunun kısmetlerini görmemesine çok sinirlenmişler. Bu çocuk ‘kurê pîrê değil, kurê kerê’ ye’ (Ninenin oğlu değil, eşeğin oğlu) demişler.
Ne tür hikayeler seslendiriyorsunuz?
Kürtçede güzel bir atasöz var; ‘her gîha li ser koka xwe hêşîn dibe’ (Her bitki kendi kökü üzerinde yeşerir). Biz asimilasyona tabi tutulan bir halk olduğumuz için daha çok köklerimize, özümüze önem veriyoruz. Klasik eserlerin yanında güzel, modern hikayeler de seslendirdim. Qesra Spî diye bir hikaye var örneğin. Hem dil hem içerik anlamında güzeldir. Modern hikayelere de denk geldikçe, okudukça paylaşmak da isterim.
Hikayelerinizi dinleyen insanlardan, çocuklardan ve ailelerinden ne tür tepkiler alıyorsunuz?
Bu çalışmaya başlarken hem montajda hem okumada hem müzik bulmada ve müziği uygulamada bazı acemiliklerim vardı. Eleştiri ve önerilerle bu noktada ilerleme kaydettim. Ama gelen tepkiler oldukça sevindirici. Hikayelerimi dinleyerek uyuyan çocuklar var artık. Bu sevinci tarif etmek mümkün değil. En son gittiğim bir düğünde, bir aile, “Çocuğumuz hep senden bahsediyor” dedi. Sizi tanımıyorlar ama sesinizden biliyorlar. Birlikte fotoğraf çektik sonrasında. Bu mutluluğun tarifi zor.
Dijital sahayı kullanma, seslendirme Kürtler arasında yaygın değil ve aslında boş bir alan. Ama bu alanda da yavaş yavaş bazı gelişmeler var. Bu konuda da bir izlek oluşturabilmişsem mutlu olurum.
Biz enerjimizin neredeyse yüzde 95’ini hep büyükler için harcıyoruz. Televizyonda da böyle. Bu büyükler aslında ikna olmuyor. (gülerek) Ama geleceğimiz olan çocuklar için çok az şey yapıyoruz. Kendi çocukluğumuzu da unutuyoruz.
Nelerden etkileniyorduk, neler hoşumuz gidiyordu? Bize anlatılan hikayelerin yaşamımızdaki etkileri neler? Hatta sözcüklerin, kelimelerin yerlerini unutuyoruz, bunu da farkettim. Bu nedenle şiirlerden çok hikayelerin daha çok önemli olduğunu öğrendim. Ben ağırlıklı olarak çocuklar için pedagojik olmasına dikkat ediyorum. Eski hikayelerimizde bu konuda sorun var.
Çocuk hikayelerinden ve masallardan cinsiyetçi, ayrımcı, ırkçı ifadelerin çıkarılması için atölyeler, çalıştaylar yapılıyor. Kürtçe hikaye ve masallar için de bu yapılamaz mı?
Ben kendi çapımda bu düzeltmeleri yapıyorum. Ama isterim ki, bu işle profesyonel düzeyde uğraşanlar bir literatür oluştursun. Hikaye yazanların da bu konuya dikkat etmesi lazım. Kürtçeyi, edebiyatı seven gençlerimiz bu tür çalışmaları çoğaltabilirler.
Kürtler genel olarak sosyal medyayı iyi kullanamıyor. Günlerinin çoğunu laf dalaşıyla geçiriyorlar. Bunlar yerine Wîkîferheng ve Wikipedia var örneğin, buralara yükleme yapabilirler. Ama tabiri caizse olumsuz anlamda Kürtlüğü sosyal medyada taşıyorlar. Bunlar enerji tüketen şeyler.
Ama çocuklar için özellikle Kürtçeyi daha yaşanabilir bir hale getirebiliriz. Örneğin bir çocuk sokakta yürüyorsa, ağacı görüyorsa, ağacın üzerindeki kuşu görüyorsa bunun bir hikayesi de olabilmeli ki, çocuklar bunları gördüklerinde akıllarında bir imaj oluşsun.
Günümüz dünyasında bir yandan da yeni kelimeler ortaya çıkıyor. Trend gibi, inovasyon gibi. Akıllı telefonlar örneğin. Bu kelimeleri Kürtçeye çevirmek gerekir mi? Nasıl kullanılması daha doğru sizce?
Ben dilin böyle oluşturulmasından yana değilim. Kelimelerin oluşturulmasına mecbur kalınmadıkça taraftar değilim. Siz yaşarsanız, yaşantınız o kelimeleri oluşturmalı. Biz ne diyorsak, ne diyeceksek onu diyelim. Bence kelimeler de dilde o kadar önemli değil. Önemli olan dilin kalıplarını ve ruhunu kaybetmemek. Kurmancî için sorunumuzun bu olduğunu düşünüyorum. Kurmancî kalıpları yok oluyor. Kurmancî eski bir dil, kendi oluşturduğu kalıpları var. Diğer dillerde de var. Kendi söylem biçimleri vardır. Siz o söylemlerin dışına çıktığınız zaman, kelimeler hatta gramer de uygun olsa bir Kürt çıkar, “Biz onu öyle söylemiyoruz” der. Kalıp şudur; örneğin der ki, “Wê televizyonê bigre”. Türkçeden etkilenerek… Ama normalde Kürtçede televizyon kapatılmaz. Televizyon söndürülecek bir şeydir, ‘Vemirîne, vehisîne’. Lamba da öyledir. Ama Türkçede kapat der. Dilin biçimi farklı. Şu an söylenilen birçok şey yanlış kullanılıyor. Kürt dünyasında örneğin çok kullanılan ‘Tiştên tên jiyankirin ya da jiyîn’ (Yaşanılan). Türkçeden etkilenerek söylenen bir şey. Kürtçe yazanlar bunu çok kullanıyor. Ama Kürtçede böyle bir kalıp yok. Hiçbir şey bu şekliyle yaşanmaz. Kürtçede yaşanılan fiilin kendi içindedir. Yapılır, olur. ‘Di hepsê de dijî.’ Hapiste yaşanılmaz örneğin. ‘Di hepsê de ye’ yaşam olmaz. Kürtçede yaşam pozitif birşeydir. ‘Filan kes li vir dijî’, keyfi yerindedir anlamındadır. Kürtçe iyi bilenler bile bu hataları yapıyor.
Doğru olduğu bilinen ama yanlış kullanılan çok şey var mıdır?
Tabii ki. Bir liste çıkardım. Doğru diye kullanılan yanlışları verdim. Ben daha çok kurallar üzerinden çok dilin mantalitesi üzerinde duruyorum. Bence önemli olan budur. Şu an dil sorunları dediğimiz sorunlar dile ait değil, düşünsel sorunlardır. Mesela anayasa kelimesini Kürtçeye Türkçeden çevirdiler ve “ Makezagon” yaptılar. Bu kelimeyi çevirirken madde madde zihniyeti çözümleyebiliriz.
1. Bu kelimeyi oluşturan her kimse Kürtçede destur diye bir kelimenin olduğunu bilmiyor herhalde. Kürtçeyi iyi araştırmamış. Destur kelimesi var. Güney Kürdistan’da da kullanılıyor ve destur köken itibariyle Kürtçedir, bunu Araplar da kabul ediyor.
2. Çeviri yaptığı dil Türkçe ve çeviriden anladığım kadarıyla Türkçeyi de iyi bilmiyor. Mesela ‘ana’yı ‘make’ diye çevirmiş. Make, anne olan hayvana verilen isimdir. Fakat Türkçe’deki Ana, orada o anlamda değil, esas anlamındadır. Türkçede Anayasa’dan önce Osmanlıcada Kanuni Esasiye vardı o anlama gelen.
3. Zagon Kürtçe’de kullanılmayan bir kelime. Rusça’dır, kanun anlamındadır.
Çeviriyi yapan kişi Kanun’u Arapça olarak algılıyor, o nedenle atma ihtiyacı hissediyor, Rusça’dan alıyor. Burada çok önemli bir durum var. Bu kelime Arapça da olabilir. Kanun’a ne Grekçe, ne Arapça, ne de Kürtçe derim. Farzedelim Arapça olsun, Arapçayı niye atıyorsun ki? Bin yıldan fazla kanun kelimesi kullanılıyor bizim dilimizde. Bunu niye atıyorsun? Burada şöyle birşey çıkıyor. Mesela Arapçaya olan tepkiyi, Fransızcaya İngilizceye karşı göstermiyorsun. Bu düşünsel ve ruhsal bir durumdur. İşgalci dillere tepki duyuyor ama dilde ırkçılığa kayıyor. Şuna benziyor; diyelim ki 1000 yıldır sizin orada yaşayan bir Arap var ve sen ona “kalk, çık dışarı burdan” diyorsun. Ama adam bin yıldır o Arap köyünde yaşıyor. Bunlara ‘çıkın, siz Kürt değilsiniz’ demek gibi bir şey. Dilde bu olmaz. Bütün diller birbirlerine verir ve alır. Ve her dil diğer dilden aldığı kelimeye kendi elbisesini giydirir, rengini verir zaten. Biz de işte zihniyetten kaynaklı, ‘aa şu kelime Arapça, aa şu kelime acaba ne’ diyoruz. Şu an hiç kimse böyle konuşmaz, ne söyleyecekse söyler eder. Nereden gelmişse gelmiştir, bize bir defa dahil olmuştur. Bunu söylerken asimilasyon dışında konuşuyorum. Bize zorla giydirilen elbiselerden bahsetmiyorum. Bu zaten deli gömleğidir. Biz televizyonu, taksiyi, bir sürü kelimeyi zaten almışızdır. Her zaman bu böyle olmuştur. Mesela Arap dilinin hegemonyasının olduğu dönemde bir yandan asimilasyon, diğer yandan da doğal bir egemenlik var. Arapçadan alınan çok kelime var. Her dil için bu böyledir. Dilin sorunu sadece dil sorunu değildir, bir düşünce sorunudur. Kürtlerin olaylara yaklaşımı, ele alış biçiminde sorun var. Kendi düşünce kalıplarını doğru yaşam tarzını oluşturma sorunu var diye düşünüyorum.
Asimilasyona tabi bir halk olduğumuza halen tam ikna değiliz. Varlığımızın bunun üzerinden gittiğine ikna değiliz. Savaşta öldürülme durumumuz var fakat bundan önemlisi asimilasyondur. Türk devleti önceliği asimilasyona veriyor. Savaş ikinci sırada duruyor. Hiç unutmam, Van’da deprem olduğunda ikinci gün yapılan ilk şey harabeler içinde çadır okul kurmak oldu. Bunu birkaç yerde de gördük. Bir yerde felaket oluyor, ilk önem verilen şey, oradaki eğitimin durmaması. “Eğitim bir dakika bile durmamalı” diyorlar. Adeta durursa hayat durur diyorlar.
Şuna ikna olmamız lazım. Varlığımızın Kürt olarak bir kültürel mesele olduğu, bunun da temel direğinin dil olduğunu kabul etmemiz lazım. Bunu kabul ettiğimiz taktirde, bu konuda kastedildiğinde direkt savunma geliştirebiliriz. Savunması nasıl yapılır? Bu alanı güçlendirmekle olur. Mesela Bakur’da büyük bir kültür hareketi olsaydı, bu aynı zamanda iyi bir siyasal harekete de dönüşürdü diye düşünüyorum. Bu konuda maalesef siyasetimizin henüz ikna olmadığı kanaatindeyim. Asimilasyonun savaşın birincil önceliği olduğu konusunda bence ikna değiliz.
Rêşad Sorgul Çevirileri
- Bîranînên Gurbetê - 1999 / Weşanxaneya Mezopotamyayê li Elmanyayê (Gurbetelli Ersöz)
- Awaza Bilûrê - Çile 2000 / Weşanên Jina Serbilind li Elmanyayê (Berjin Haki)
- Gilgamêş - Sibat 2004 / Weşanxaneya Mezopotamyayê li Elmanyayê (Orhan Asena)
- Parastina Gelekî - Cotmeh 2004 / Weşanxaneya Mezopotamyayê li Elmanyayê (pirtûka Abdullah Öcalan)
- Bazinê Nînattayê - Adar 2008 / Weşanxaneya Mezopotamyayê li Elmanyayê (Ahmet Ümit)
- Şaristanî - Tebax 2009 / Weşanxaneya Mezopotamyayê li Elmanyayê (pirtûka Abdullah Öcalan)
- Şaristaniya Kapîtalîst - Adar 2010 / Weşanxaneya Mezopotamyayê li Elmanyayê (pirtûka Abdullah Öcalan)
- Sosyolojiya Azadiyê - Îlon 2011 / Weşanxaneya Mezopotamyayê li Elmanyayê (pirtûka Abdullah Öcalan)
- Li Rojhilata Navîn Krîza Şaristaniyê û Çareseriya Şaristaniya Demokratîk - Mijdar 2011 / Weşanxaneya Mezopotamyayê li Elmanyayê (pirtûka Abdullah Öcalan)
- Li Tirkiyê Pirsgirêkên Demokratîkbûyînê, Li Kurdistanê Modelên Çareseriyê (Nexşeya Rê) - Nîsan 2012 / Weşanxaneya Mezopotamyayê li Elmanyayê (pirtûka Abdullah Öcalan)
- Parastina Kurdên Di Nav Pencê Qirkirina Çandî de - Îlon 2012 / Weşanxaneya Mezopotamyayê li Elmanyayê (pirtûka Abdullah Öcalan)
- Li Tirkiyê Tevkujiya Kurdan - Adar 2013 / Weşanxaneya Mezopotamyayê li Elmanyayê (Cemiyeta Xoybûnê)
Kitapları
- Veger (Tîrmeh 2001 - Weşanên Rewşen li Elmanyayê)- ceribandin
- Evdalkovî (Sibat 2004 - Weşanxaneya Mezopotamyayê li Elmanyayê)- bîranîn
- Seydayê Min (Sibat 2007 - Weşanên Belkî / Stenbol)- çîrok
- Niqutî Dilê Min (Nîsan 2010) - Weşanên Welat WW / Stenbol)- roman
- Pêjna Feqî (Mijdar 2013) - Weşanên Welat WW / Stenbol)- çîrok
- Gurxenêq (Tebax 2015) - Weşanên Aram / Stenbol)- çîrok