Ölümünün 50. yılı onun. 50 yıla bıraktığı kocaman dünyalı cümleler var ama biri ne yapıp eder gelip aklımıza konar:
“Kuş ölür, sen uçuşu hatırla!”
Bugün kara çarşaf içinde direnen ve özgürlüğünü arayan tarla kuşu gibi kadınlarıyla İran’a aitti o da. Batının gözden kaçırdığı, doğunun ise ikliminde pek de özgür kılmadığı bir kadın! Şair, sinemacı, yazar, yönetmen ve hatta birçok şey kısa zamanda... Ama aşık, ama kadın ama travması bol bir dünyalı. Gezegen köyünün en kalabalık cümleli hallerinden biri.
Füruğ Ferruhzad.
Anımsadıkça 50 yıl önce bir trafik kazasında ölüşü çok basit ve kırıcı geliyor okura. Tam da öyle öldü. Öldüğünde geleneklerine dizelerle başkaldırdığı bir İran vardı. Aynı İran 50 yılda yüzbinlerce Füruğ doğurdu ama ne kadar azına ulaşabiliyor bilgi, ne yazık.
İngiliz gazetesi Guardian’da bir söyleşi yayımlandı birkaç gün önce. Bir adam, eski aşkını anlatıyor, kafa tutan cümleleriyle Fars edebiyatının içinde bir fidanken nasıl da asırlık çınara doğru evrildiğini. Eski aşkını anlatıyor, sözün öldüremediği, zamanın hatıraları kaldırıp silemediği sayfaların arasında bir gömüye bakıyormuşcasına. O şimdi 94 yaşında. Füruğ yaşasaydı 77 olacaktı. Büyük aşkmış demek. Füruğ’un şiirlerinde bir yara kanıyor, tek taraflı bir aşkın içinde örseleniyor gibi duruyordu hep. İbrahim Gülistan, “karşılıklı” diyor aşklarına. Belki İran’dan uzakta, İngiltere’nin sessiz bir köyünde ve yaş da 94 iken artık, kolay söylenir bu cümle.
Duvar ve İsyan kitapları tam da Gülistan ile Avrupa’da geçirilen 9 ayın çocukları olarak çıkageldi. Duvar ve İsyan! Baştan sona yalnızlık, merak ve sevda kokan iki kitap. Oysa en büyük yarası elinden alınan ve bir daha göremediği oğludur diye bildik biz.
“ve bu benim
yani bir yalnız kadın
ve soğuk bir mevsimin eşiğinde
belirsizliğini anlamanın başlangıcında, tüm yeryüzü varlığının
yalın ve kederli
-umutsuzluğunu, gökyüzünün
güçsüzlüğünü, bu betona
-kesmiş ellerin”
Akıp gitmiş bir ömrün yasını tutuyor mudur, muhtemelen. Ama dizini dövdüğü bir sahne var Gülistan’ın söyleşinin bir yerinde, dokunuyor okura: “Tabii ki, onun burada olmadığı tüm yıllar için dizimi dövüyorum, bu bariz.”
Her ikisinin de gıyabında konuşuyor görünüyoruz. Gıyabında düşünüyoruz şairin. Bu kadar yara olmasa hayatında çizgisiz bir defter ve kalem anlatmayacaktı onu oysa. Hayatın kendisine tüm hücreleriyle bağlı birinden söz ediyoruz, yeraltında büyüttüğü damarlarıyla dünyayı bir baştan bir başa dolaşmış, su taşımış, can vermiş, dallarıyla kuş beslemiş bir kadının yokluğunda denecek laf mıdır “yokluğunda dizimi dövüyorum” falan?
Varlığında sımsıkı sarılmak varken, yokluğunda dövülen dizin hayrı yoktur muhatabına. Boşanmış bir kadındır Füruğ, yolunu erken ve kafasına göre çizmiştir, ama toplum pek de hazır değildir bu kadarına. Gülistan’la yaşadığı ilişki bir damgadır mesela. Bir kadının toplum içindeki rolü bellidir, sinemacı olmasına rağmen o rolü ne kendi oynar ne de oynatır bir başkasına. Kadınların özgürlüğünden söz edecek bir de, yatacak yeri de yoktur bu dünyada! Din, siyaset, ahlak, toplum, erkekler… derken toplum dışında Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’u gibi kalakalır aslında. Öldüğünde 32’dir bunca etiketin arkasında. Hatta cenaze namazını bile kılmak istememiş mollalar da, bir yazar arkadaşı iki gün sonra kıldırmış namazı, cenazeyi vermiş toprağa.
“Ben ağaçların soyundanım
Ve bu “bayat” havayı solumak
-kederlendiriyor beni,
Ölen bir kuş uçuşu
-unutmamayı öğütledi bana
Tüm güçlerin sonu güneşin
-gerçeği
ve ışığın bilinciyle birleşmekten
-ibarettir,
birleşmek.”
Yine de işte, 50 yıl sonra kuru bir Füruğ anması yerine, onun şiirlerindeki yaşama ait açık seçik sözler daha güçlü kılıyor Füruğ’u. Dil böyle bir şey, yarayı büyütebilir de geçmişin tozunda, kurutup savurabilir de… Füruğ değil savrulan. Erken öldü, çok şeyle öldü. Beriki daha ölmedi ama herşeysiz. Füruğ’dan kalan mektuplar, Füruğ’a beslediği duygular ve Füruğ’la 50 yıl sonra yine aynı cümle içinde bambaşka bir jenerasyona haber olmak. 94’e belki 1 yıl daha ekler, ya sonra?
Kuş ölür, sen geçmişi hatırla!