Soğuktan mı, stresten mi yoksa dünden beri boğazından bir şey geçmediği için mi bilemediği bir titreme sarmıştı bedenini. Burnunun direğini sızlatan kesif koku almakta zorlandığı soluğunu daha çok kesiyordu.

Çekmecelerin biri açılıp diğeri kapanıyordu. Cırrtt diye o kulağı yırtan metalin sesi. Hayır bu da O değildi.

Ne işe yarardı çekmeceler? En basitinden yatak odasında başucumuzda, çoraplarımızı, çamaşırlarımızı, belki dikiş malzemelerini, eski mektupları, işyerinde dosyalarımızı, ıvır-zıvırları, mutfakta peçeteleri, kaşıkları koymaya. 

Meğer bu çekmeceler bilmediğimiz başka işlere de yarıyormuş meğer. İnsanlar da girebiliyormuş içerisine mesela. Elbette ruhsuz olmak kaydıyla.

Ayakta durmakta zorlanıyordu. Düşmemek için yılların dostuna yaslanmak zorundaydı. İyi ki yanındaydı. Belki de acıları ortak olduğu için en çok da onu görmek istemişti yanında. Öyle ya o da 22 yıldır arıyordu kardeşinin kemiklerini. Ağlamanın sırası değildi şimdi, gözünü açıp iyice bakmalı, hafızasını zorlamalıydı. Hatırlaması lazımdı. Çok zamanı yoktu.

Bir çekmece daha açıldı. Bunun saçları çok seyrekti, oysa ki onun 7 yaşına kadar uzattıkları kıvır kıvır saçları vardı. Kapat… Bir diğeri açıldı, bu olamazdı, yaşı çok küçük gözüküyordu. Bu zaten hiç olamazdı, çünkü kadındı. Aslında belki de gözlerini görebilse tanırdı. Açabilseydi keşke. O ışıl ışıl parlayan bal rengi gözleriyle gülümseseydi yine ona. 


Bakabilseydi keşke

En son 12 yıl önce görmüştü. Ergenlikten daha yeni çıkmıştı o zamanlar. Beden yaş aldıkça biraz daha oturur, yüz hatları değişiverirdi. O değişime tanık olmamıştı ki. Hiç kilo aldı mı mesela, ya da zayıfladı mı, boyu uzadı mı, burnu değişti mi, kime çekmişti boyu anneye mi babaya mı? Ergenliğe geçişte ses tonu bile değişir insanın. Onunki nasıl oldu acaba, davudi miydi yoksa tiz mi, sesini hiç duymamıştı. 

Bakışlarını hatırlıyordu en iyi ve en çok da "bakışlar değişmez" derlerdi ama şimdi bakamıyordu ona. Bakabilseydi keşke. Bu sanki andırıyor biraz. Kardeşini çağırdı, gelip baktı. Yok, bu O değildi, yakın zamanda fotoğrafını göndermişti, bu dünyadan göçüp gideceğini hissetmiş gibi. Belki bu olabilirdi ama emin değildi. 

Sonra birkaç kadın ve erkek yaklaştı yanına. Onlar tanıdı. Son dönem en çok onlarla zaman geçirmişti çünkü. Birlikte yemek yemiş, çay, içmiş, hikayeler anlatmış, gülüp eğlenmişlerdi.  Evet bu O’ydu, Rojger’di. Gözyaşlarına engel olamadılar. Onların halini görünce daha güçlü olması gerektiğini anladı.  


'Rojger artık senin misafirin'

Sırtlayıp götürmek istedi kardeşini oradan. Sokakta  yaramazlık yaparken düşüp ağladığında kucağına alıp annesine götürdüğü gibi. Son dönem elinden düşürmediği ve ona hep doğru yolu gösteren asasını düşürmüştü Rojger. Sadece ablası değil bu kez bütün bir halk sırtlamıştı onu çok sevdiği Diyarbakır’da uğurlanırken. Tepede dönüp dolaşan helikopter ve uçakların sesi hocanın duasını bastırırken, savaş acımasız varlığını bir kez daha hissettiriyordu en derininden. 

Hızla artan cenaze sayısıyla büyüyen mezarlıktaki mezar taşlarında doğum tarihleri giderek küçülüyordu. Son zamanlarda ne çok gelinmişti buraya ve ne çok fidan verilmişti toprağa. Toprak artık almaktan utanırken canları, yanına yaklaştı dostu, "Rojger artık senin misafirin" dedi. Kucaklaştı ve "Yalnız değilim artık. O burada, çok sevdiği bu topraklarda" dedi. "Aşk ölümlüdür bu memlekette" dediği şiirinde olduğu gibi, belki de hiçbir zaman bir sevgilinin elini tutamadan büyük bir aşkla bağlı olduğu toprağındaydı artık Rojger. 

Ve Rojger mezara konulurken geride artık bir uğultuya dönüşen slogan sesleri kaldı, "Kürdistan faşizme mezar olacak". 

Açılan onlarca çekmecedeki bir beden daha topraktaki başka bir çekmeceye saklanmıştı…



BİRCAN DEÐİRMENCİ