Son iki haftanın en önemli gündemi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Türkiye’nin güneyinde bir oldu bittiye izin vermeyeceğiz!” diyerek, Kürt halkının özgürlük iradesine savaş ilan etmesiydi. Toplum bir anda yandaş medya üzerinden savaş psikolojisine sokulmuş; bu yolla sadece Batı Kürdistan’da yaşayan Kürtler değil, aynı zamanda Türkiye’de yaşayan Kürtler de tehdit edilmeye, sindirilmeye çalışılmıştı.
Sonrasında 2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti bizzat sınır hattına giderek Antep’ten yola çıkan birçok zırhlı aracın Rojava (Batı Kürdistan) sınırına konuşlandırılmasına eşlik etmiş, denetlemişti.
Türk medyası gururla(!) TIR’lar üzerine yerleştirilmiş; tankların, zırhlı araçların geçişini kamuoyu ile paylaşmıştı. Bununla güya Türkiye’de yaşayan halklara “güvende oldukları, devletin güçlü olduğu imajını vermeye çalışıyorlardı.”
Halbuki Türk ordusu 1923 sonrasında; 1950’li yıllarda Türkiye halklarıyla ilgisi olmayan bir savaşa asker göndermek ve 1974’de Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunmak dışında hiçbir sınır aşan askeri operasyon yapmamıştır.
Son otuz yılda her türlü demokratik talebi silaha başvurarak çözmeye çalışan Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri; sadece Kürtlerin değil; bütün bir toplumun geleceğini götürüp silah tekellerinin kirli kasalarına teslim etmiştir.
Ordu’nun tüm toplum üzerinde kurduğu vesayet ilişkisine vurgu yaparak; toplum nezdinde mağdur edebiyatı yapan AKP hükümetleri; devlet katlarında yerlerini sağlamlaştırınca bir anda Ordu’nun en sadık müttefiki haline geldiler. Kürt düşmanlığı üzerinden kirvelik ilişkisi geliştiren AKP ve militarist çevreler yanlarına MHP ve Vatan Partisi’ni de alarak militarist cepheyi tamamladılar.
Türkiye 2010 yılında Sayıştay Kanunu’nda, daha çok Avrupa Birliği’nin baskısıyla yaptığı değişiklikle güya askeri harcamaları da sivil denetim altına alacaktı. Ancak kabul edilen kanun tartışmaların çok gerisinde kaldı; sanki kamusal denetime açılıyormuş gibi yapılan askeri harcamalar yine büyük ölçüde kamusal denetim dışında kaldı.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre geçen yıl küresel ölçekte yapılan askeri harcamalar 1.75 trilyon dolar civarında gerçekleşmiş. Bu rakam dünya GSMH’sının yaklaşık yüzde 2,5’ine denk düşüyor. Bunun; 582,4 milyar dolarını ABD yapmış, onu 139,2 milyarla Çin takip ediyor, Rusya ise 68 milyar dolarla üçüncü sırada.
Türkiye ise 20,6 milyar dolarla dünyada en fazla askeri harcama yapan 14’üncü ülke konumunda. Türkiye’nin 2014 yılı itibari ile cari açığının 45,7 milyar dolar olduğu düşünülürse; 20,6 milyar doların Türkiye ekonomisi açısından neye denk düştüğünü anlamak daha kolay olur.
Türkiye gibi ülkeler askeri teknolojiler üretebilen ülkeler olmadıkları için; teknoloji gerektiren askeri ihtiyaçlarını yurt dışından karşılamaktadırlar. Bu ülkeler iç tasarruf oranlarının düşük olması nedeniyle bu harcamaları yapabilmek için yine yabancı kaynağa gereksinim duymaktadırlar.
Zaten sınırlı olan kaynaklarını; eğitim, sağlık, kalkınma gibi alanlara yatırmak yerine, halkın günlük yaşamına hiçbir katkısı olmayan, silahlanmaya yatıran askeri bürokrasi ve siyasetçiler Türkiye halklarının yaşadığı yoksulluğun baş sorumlusudurlar.
Özellikle ABD olmak üzere, Almanya, Fransa gibi batılı metropol ülkeler her geçen yıl kendi askeri harcamalarını oransal olarak azaltırken, diğer ülkeleri askeri harcamalarını artırmaya teşvik etmektedirler. Almanya, Fransa gibi ülkeler kendi silah endüstrilerini desteklemek adına; birçok ülkenin borç batağına sürüklenmesine neden olmaktadırlar. Kimi ekonomistler Yunanistan’ın mevcut krizinden Almanya ve Fransa’yı sorumlu tutuyorlar; daha krizin başladığı andan itibaren yardım koşullarını askeri alımlara bağlayan bu iki ülke bu davranışları ile Yunanistan’daki krizi derinleştirmişlerdir. Bunca zorluğa rağmen Yunan hükümeti yardım alabilmek için Almanya ve Fransa’dan yaklaşık 9 milyar dolarlık askeri malzeme alımı yapmak zorunda kalmıştır.
Bir ülkede demokrasinin gelişkinliğinin en önemli kriteri “askeri harcamaların” kamuoyu tarafından etkin bir şekilde denetlenip denetlenmediğidir. Türkiye gibi sınırlı kaynaklara sahip bir ülkede genel bütçe içerisinden 20,6 milyar Dolar gibi bir rakamın her yıl silahlanmaya harcaması kabul edilir bir şey değildir. Bu durum sadece toplumu ekonomik olarak tehdit etmekle kalmayıp, aynı zamanda bütün Türkiye halkının demokratik gelişimini de tehdit etmekte, militarizmi derinleştirmektedir.
Militarizmin etkili olduğu toplumlarda TIR’lar üzerine yüklenmiş tanklar medya tarafından öne çıkarılırken, bu gösterinin topluma neye mal olduğu ise ısrarla kamusal denetimden kaçırılır. Halbuki mutlu toplumlar; savaşın, silahın değil, refahın kalkınmanın öne çıkarıldığı toplumlardır. Önüne geleni savaşla tehdit eden, ne iç barışını sağlamış, ne de komşularıyla barışabilmiş bir Türkiye bunun çok gerisinde bir görüntü vermektedir