“Kimi zaman bir sözcük, bir cümle ya da bir şiir, bir öykü o kadar derinlikli ve berrak, o kadar yerli yerindedir ki, en azından bir an için, gerçekte özümüzün ne olduğunu ve gerçek evimizin neresi olduğunu anımsamamızı sağlar…”
(Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa P. Estês)
Yaşadığımız günler “köstebek” imgesini ve hakikatini hatırlatıyorsa da, insanların hayvanlar âleminde kötü şöhret olarak kurguladığı malum “köstebekten” söz etmek değil muradım. Tarih boyunca haksızlık yaptığımız “köstebekten” özür dileyerek “alternatif” köstebekten söz etmek istiyorum. Mademki olağanüstü halde yaşamaya başladık, o halde “olağan zamandan ve mekândan” kopup mitolojik/masalsı zamana bir yolculuk yapalım ve yolumuzu Meksika/Chiapas ormanlarına düşürüp Subcomandante Marcos’un Koca Antonia’dan dinlediği masalsı rivayeti dinleyelim:
Aslan öteki hayvanlar güçsüz olduğu için güçlüdür. Çünkü ötekiler yenmelerine izin verir. Aslan pençeleriyle ya da dişleriyle değil bakarak öldürür. Avına yavaşça, sessizce yaklaşır, çünkü ayaklarında sis vardır, gürültü onu öldürür. Sonra sıçrar ve gücünden çok yarattığı şaşkınlıkla kurbanını bir hamlede pençesiyle alaşağı eder ve bırakır. Ve kurbanını seyretmeye başlar. Göz göze geldiklerinde kurbanın gördüğü artık kendisi değil, zayıf-güçsüz bir hayvandır. O ana kadar kendisini zayıf mı küçük mü olarak düşünmeyen hayvancık aslanın bakışında korkusunu görünce, kendi korkusundan korkar ve kendini zayıf ve güçsüz olduğuna ikna eder. Sadece o noktaya bakan kurban başka hiçbir şey bakamaz ve kendini salarak teslim olur. İşte böyle öldürür aslan, bakarak… Ancak bir hayvan vardır ki aslanla karşılaştığında farkına varmaz bile, hiçbir şey olmamış gibi davranır. Aslan pençe atacak olsa tırmalayarak karşılık verir. Bu hayvan aslana diğerlerinin tanıdığı fırsatı tanımaz, kendine bakana bakmaz; çünkü kördür. Ve “köstebek” derler adına…
Köstebek kör kalmış, çünkü dışarıya doğru bakmak yerine sürekli içeriye, yüreğine doğru bakarmış. Bunu yapmak nereden aklına gelmiş kimse bilmiyormuş. Doğuştan yüreğine bakarak büyüyen köstebek güçlü-güçsüz, büyük-küçük diye ayırmaz, “yürek yürektir” diyerek onun değerleriyle hareket edermiş. Ne var ki içe doğru bakış sadece tanrılara bahşedildiğinden kızmakla kalmayan tanrılar onu lanetleyip sonsuza değin toprağın altında kör olarak yaşamaya mahkûm etmiş. Köstebeklerin o gün bu gün toprağın altında olmaları bundanmış ama onlar bundan zerre kadar üzüntü duymazlarmış. O gün bu gün köstebekler dışarıya değil içeriye doğru bakmayı sürdürdüklerinden aslandan korkmazlarmış. Kendi yüreğine bakan insanlarda böyleymiş, aslanlardan korkmazlarmış. Yüreğine bakmayı bilen insan aslanın gücünü görmez gördüğü kendi yüreğinin gücüdür. O insan aslana baktığında, aslan kendine bakana bakar ve o bakışta sadece aslan olduğunu görünce korkar ve kaçar…
Kısası da hissesi de okura emanet olan masalımız burada biter… Biter ama “köstebeğin” anlam yolculuğu bir başka “köstebek” mecazıyla sürer. Bu kez Karl Marks, “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire” kitabında başka bir “köstebek” hakikatini ve mecazını bahşeder özgürlükten ve devrimden umudunu kesmeyenlere… Marks, zaman altından düş yürüterek bin bir keyif, keşif ve meşakkatle iğneyle kazılan ve bir dip dalga olan Devrim’in beklenmedik bir anda kendi yolunu açıp zuhur etmesini “Avrupa oturduğu yerden fırlayacak ve sevinç içinde haykıracak: Güzel kazmışsın, ihtiyar köstebek!” diye betimlemişti…
Bazı halklarda öykü anlatımı ile ilgili geleneklerde “konuktan” söz edilir ve bu “boş sandalye” anlamına gelirmiş. Anlatı sırasında dinleyicilerden birinin ya da daha fazlasının ruhu gelip oraya otururmuş. Bana sorarsanız bu mitolojik anlatıda boş sandalyeye Marks’ın “İhtiyar köstebek” diye mecazlaştırdığı “Devrim” oturmaktadır. Bu sandalyede “kendi yüreğine bakan” herkese yer varmış…