
SOZDAR DERSIM

Her ne kadar görünürlüğü olmasa da Almanya’da her yıl 100 bini aşkın kadın aile içi şiddete uğruyor. Bunun yaklaşık 66 bini fiziksel şiddet olarak kayıtlara geçiyor. 10 yılı aşkındır yaşamın her alanında şiddete uğrayan kadınlara hukuki, psikolojik alanlarda danışmanlık hizmeti veren UTAMARA Kadın Buluşma Merkezi, kadınlar şiddete uğramadan önce müdahale esprisiyle çalışıyor. UTAMARA aktivisti Şükran Sincar ile Almanya’da aile içi şiddetin kaynağını, UTAMARA’nın yaşanan sorunlara nasıl çözümler getirdiklerini, çözüm üretme noktasında daha fazla neler yapılması gerektiğini konuştuk.
Uğradıkları şiddet nedeniyle size başvuran kadınların ortak noktası ne oluyor genelde? Gerek uğradıkları şiddet biçimleri, gerek yaşadıkları travma gerekse de şiddeti çözme deneyimleri itibariyle.
Kurumumuza daha çok aile içi şiddet yaşayan, bunun sonucunda bir çıkmaz içine giren kadınlar başvuruyor. Genelde daha önce farklı kurumlara veya polise başvurmuş kadınlar geldiği gibi direkt gelen kadınlar da var. Bize gelen kadınlara çoğunlukla şu söylenmiştir: “Herhangi bir kuruma başvurursan, seni toplumun yüzüne bakamayacak hale getiririm“ ya da “Seni öldürmesini bilirim ama yapmayacağım. Öyle bir duruma getireceğim ki, kendi kendini öldüreceksin”! Fiziksel şiddet yanında psikolojik şiddet uygulayarak daha fazla yalnızlaştırma yoluna gidiliyor.
Güvenlikli olan ortamımızda bile kadınlar, ilk 1-2 hafta her an bir yerlerden bir şiddet kendisini bulabilir korkusuyla etraflarına bakıyor, aynı sorunları tekrar yaşama kaygısını çok ciddi yaşıyorlar.
Kadınlar uğradıkları şiddetin yeterince farkındalar mı?
Günümüzde dahi şiddet kadının kaderiymiş gibi görülüyor, şiddete haklılık, geçerlilik payı biçiliyor. Ne yazık ki kimi kadınlar da böyle bakabiliyor, şiddete ortak olabiliyorlar.
Kadın, önce kendi eksikliklerinden kaynaklı bu şiddeti yaşadığını düşünüyor. İçsel olarak kabul etmese bile ‚kaderdir‘, ‘her evde yaşanan sorunlardır‘ diyerek, aileyi sürdürme çabasına giriyor ve şiddeti sineye çekiyor. Kime başvuracağını bilmemesi, en yakınıyla paylaşmaması, ‘aile içerisinde kalsın’ mantığı da yaşadığı şiddeti daha meşru kılıyor. Dolayısıyla kadının şiddeti tanımlaması, hayati bir tehlikeye uğramadığı sürece kadar mümkün olmuyor.
Bütün bu anlattıklarınızdan yola çıkacak olursak, Almanya’da şiddetin kaynağına dair neler söyleyebilirsiniz?
Dünyanın neresinde olursa olsun ataerkil zihniyet, devlet/iktidar şekillenmesi toplumda yansımasını buluyor. Rengi, ırkı, dini, sosyal statüsü ne olursa olsun, kadın toplumun en zayıf halkası olarak görülüyor. Bu Almanya açısından da geçerlidir. En son yapılan istatistiklere göre Almanya‘da 370 civarında kadın katledilmiş ve şiddete uğrayan kadınların yüzde 90’ının failleri kendi eşleri/partnerleri veya yakınları olmuş.
Kadınların şiddete uğramasının toplumda olmadığı gibi yasalar nezdinde de bir karşılığı yok aslında. Kadını şiddete uğramadan önce koruyan, şiddet zeminlerini kurutan bir pozisyonda değil. Kadınlar şiddete uğradıktan, katledildikten, tacize, tecavüze uğradıktan sonra devreye giriyor yasalar. Sonuçları üzerinden devreye giren bir yapısal düzenleme de korumaya yetmiyor.
Almanya’da aile içi şiddet ve tecavüz 2002 yılında yasal olarak suç sayılmaya başlamış. Öncesinde kadının aile içi meselesi olarak ele alınmış.
Göç olgusu da başlı başına şiddet içeriyor. Kendi toprağından, kendi toplumundan ayrılıp farklı bir ülkeye, farklı bir toplumsal şekillenişe dahil olmanın getirdiği psikoloji, bir şiddet biçimidir aslında. Buna aile içi şiddet de eklenince çok daha ağır travmalara neden oluyor. Kadın göç ettiği sistemin ne yasalarına, ne diline hakim olabiliyor ne de kendisini hangi kurumların koruyabileceğini biliyor. Geleceğe dair bir belirsizlik içini kaplıyor. Yıllar geçtikçe de çocuğuyla aynı ortamı paylaşamıyor, duygularını kadının anadiliyle ifade edemeyen bir nesil yetişiyor.
Göç sadece gençlerde kimlik bunalımı yaratmıyor, kadın ve erkekte de bir sıkışmaya yol açıyor. Ancak burada erkek, kendi sıkışmışlığını
evde şiddet uygulayarak giderme, kendini bu şekilde rahatlatma yoluna gidiyor.
Peki siz dile getirdiğiniz bu sorunları nasıl çözüyorsunuz?
Başvuran kadınlara ihtiyaçları doğrultusunda hizmet veriyoruz. Gerektiğinde danışmanlık desteği, gerektiğinde güvenli bir ortam yaratma yönüyle…
Yürüttüğümüz en önemli çalışma toplumu bilinçlendirme çalışmasıdır. Şiddet açığa çıkmadan önce nasıl tedbir alınabilir, kadınlar arasında nasıl güç oluşturulabilir, toplumsal baskıya nasıl direnilir; buna yoğunlaştırıyoruz. Sahiplenmeyle, duyarlılıkla önlenebilir bir durumdur şiddet.
Sizden destek gören kadınlar, ayrıldıktan sonra yaşamlarını nasıl düzenliyor? Bu kadınların durumunu sonrasında takip edebiliyor musunuz?
Toplumsal baskı veya çocuklarının psikolojik baskısı sonucu yaşadığı yere geri dönen kadınlar var. Ya da erkeğin ‘bir daha şiddet uygulamayacağım’ şeklinde verdiği söze ikna olan kadınlar geri dönebiliyor. Çocuklu ya da çocuksuz kendilerine yeni bir yaşam kuranlar da oluyor. Psikolojik destekten tutalım teknik ihtiyaçlarına kadar her şeyleriyle ilgileniyoruz. Gerek aileye geri dönen gerekse kendilerine yeni bir düzen kuran kadınların sonrasında takibi bizim açımızdan önemli. ‘Biz gerekeni yaptık, bizden bu kadar‘ diye yaklaşmıyoruz. Tekrar bir sorun yaşadığında ikinci kez bize başvurabilme zeminini her zaman canlı tutuyoruz, bu yüzden iletişimimizi sürdürüyoruz. Amacımız aileleri ayırmak değil, yaşanan şiddetin doğru çözümlenmesini sağlamak ve şiddetsiz ortamda yaşama zemini oluşturmaktır.
Hammeln’de eşinin hunharca saldırısına uğrayan Kader K., “Belki de benim cesaretsizliğim onu şiddete meyletti“ demişti bir muhabirimizle görüşmesinde.‘ Kadınları cesaretsiz kılan sebepler nelerdir?
Bu, beş bin yıllık erkek egemen sistemin kadına dair yarattığı algıdan kaynaklıdır. Hiçbir kadın cesaretsiz değildir ama toplum erkeği kollayan bir pozisyonda. Kadına ise zayıf, cesaretsiz, mücadelesiz, korunmaya muhtaç bir rol biçiliyor. Adeta kadında var olan cesareti kırmaya yönelik bir saldırı var. Toplumun sessizliği ve kadının karşı koyma iradesini göstermemesi erkek şiddetini daha da katmerleştiriyor, sistematik bir hale dönüştürüyor. Kader’in yaşadığı da budur. Ama toplumsal bir güç oluştuğunda kadın çok daha cesaretli davranabiliyor.
Diğer yandan kadınlar yaşadıkları şiddetin farkında olsalar dahi ‘çocuklarım babasız büyümesin‘, ‘çocuklarım için katlanayım‘ diye mutsuz bir hayatı tercih edebiliyorlar. Halbuki şiddet ortamında büyüyen çocukların sağlıklı bir geleceği olamaz. Çocuk da şiddeti kanıksar ve gelecekte kendisini bekleyen tehlikelere karşı irade gösteremez hale gelir.
‘Yaşamımı idame edemem‘ deyip özgüven sorunu yaşayan kadınlar da var. Bu yersiz. Almanya’daki sosyal koşullar bu kaygıyı yersiz kılıyor. Ancak toplumda var olan ‘başında mutlaka bir erkek, bir abi, bir baba olmalı‘ biçimindeki algıyı aşamayan kadınlar var.
Eşinden ayrılan kadının toplum tarafından benimsenmemesi, sahiplenilmemesi, kadının yeni bir yaşam kurmasını engelleyen faktörlerdir.
Şiddetin önlenmesinin en etkili yolu ise, kadınların yaşadığı bu durumu yüksek sesle dile getirmesidir elbette.
Özelde UTAMARA, genelde de kadın çalışması yürüten diğer kurumlar kadınlara ne kadar ulaşabiliyor?
Yeterince ulaşılabilseydi bir yıl içerisinde 300’ü aşkın kadının katledildiğinden bahsetmiyor olacaktık. İstatistiklere yansıdığı kadarıyla günde ortalama bir kadın katlediliyor. Şiddete uğrayan kadınların en fazla yüzde 10’una ulaşabiliyoruz. Bu oran dışında kalanların nasıl bir şiddet cenderesinde yaşadığını bilmiyoruz.

‘Özel yaşam alanı‘na hapsedildiği için sorunlarıyla başbaşa bırakılan, çözüm üretme noktasında sorun yaşayan kadınlara ulaşabilmek için daha fazla ne yapılmalı?
Bir kurum oluşturup gelen başvurular üzerinden sorunlara çözüm aramak tek başına şiddeti önlemeye yetmez. Toplumsal bilinçlendirme çalışmalarının yaygın olarak sürdürülmesi gerekir. Seminerler, toplantılar yapmak, kadınlara ulaşılabilecek bütün mekanizmaları harekete geçirmek gerekiyor. Mevcut yasalar, şiddet gören kadınların başvurusu sonucu devreye giriyor. Ancak sivil toplum örgütlerinin rolü, yaşanmadan önce şiddetin önünü almaya yönelik olmalı. Şiddet nereden gelirse gelsin, hiçbir gerekçeye sığınmadan ortak bir hat oluşturup mücadele etmek gerekiyor.
Kadınlar dünyanın her yerinde 25 Kasım Kadın Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Dayanışma Günü’nü güçlü eylemliliklerle karşılamaya hazırlanıyor. UTAMARA bugünü nasıl karşılayacak?
Alanda bulunan diğer kadın kurumlarıyla ortak etkinlikler ve eylemler düzenleyeceğiz. Standlar açıp, şiddete karşı mücadeleyi içeren bildiriler dağıtacağız. Ancak şunu önemle belirtmek isterim; 25 Kasım sadece yılda bir kez hatırlanacak bir gün değil. Mirabel kardeşlere uygulanan faşizan şiddet bugün yaşamın her alanında ve çok farklı biçimlerde kadınlara karşı uygulanıyor. Her gün kadınlar şiddete uğruyorsa, anbean, 24 saat karşısında mücadele yürütmek zorundayız.
Kadınların birlikte ortaya çıkardığı güç ve direnişle toplumsal değişim ortaya çıkar. Kadın iradesini, gücünü açığa çıkaracak bir ruhla günü karşılayalım derim.
YARIN: Frankfurt’ta katledilen Leyla Güven’in ablası Leyla Akyıldız ile söyleşi...
Utamara’nın yıl içinde yaptığı çalışmalar
10 yılı aşkın bir süredir kadınlara hizmet veren bir kurumsunuz. Son bir yılda yaptığınız çalışmaları özetler misiniz?
Utamara olarak şiddetin her biçimine maruz kalan kadınlar için gerek yüz yüze gerekse telefon yoluyla danışmanlık, tercümanlık hizmetleri veriyoruz. Kadınların şiddet ortamından uzaklaşması veya daha güvenlikli bir alana geçmesine yardım ediyor, yol gösteriyoruz. Özellikle son iki yıldır aşırı göç nedeniyle sorunlar daha çok arttı. Kadınlara sağlık, psikolojik, hukuki, günlük yaşadıkları sorunlara dair hizmet veriyoruz. Kadınların Utamara’ya her an ulaşabilecekleri bir ilişki ağını geliştirmeyi hedefliyoruz.
Bu yıla dair çalışmalarımızın dökümünü yaptığımız bülteni henüz hazırlamadık ama şunları söyleyebilirim:
Biri erkek, biri de çocuklu annelere olmak üzere ikişer günlük 20’den fazla kamp düzenledik. Yanı sıra toplumsal cinsiyet, şiddetle mücadele yöntemleri, kadın iradesini açığa çıkarma, anne-çocuk ilişkileri, genç kadınların aileleriyle yaşadıkları sorunlara dair çok sayıda seminer yaptık. Kampların tümünde sosyal, eğitsel aktiviteler geliştirdik. Bad Honingen belediyesiyle ortaklaşarak göçmen kadınlara yönelik dil kursu açtık.
‘Kadınlar demokrasiyi geliştiriyor’ projesi kapsamında cami ve dergahlarla birlikte yürüttüğümüz bir projemiz de var. Bu projenin amacı, kadınların inançlarından dolayı yaşadığı sorunları gidermeye, gençleri radikal gruplardan uzak tutmaya, aile ve çocuk arasındaki ilişkileri düzenlemeye, gençlerin yaşadığı kimlik sorunlarını çözmeye ve ortak bir yaşamı geliştirmeye yöneliktir. Bu kapsamda seminer ve paneller, sosyal aktiviteler gerçekleştiriyoruz. Bu yıl 3’üncüsünü başlatacağımız dönem çalışması, bir sosyolog ve iki pedagog eşliğinde iki dergah ve iki camiyle devam edecek.
Ayrıca bu yıl ‘Her kadının bir hikayesi var’ kitabının 3’üncü serisini tamamladık, dördüncüsünün startını ise 25 Kasım’la birlikte vereceğiz. Bununla amacımız, kadınların yaşadıklarını kendi duygularıyla bizzat yazıya dökmelerini sağlamak ve bir kadın edebiyatı oluşturmaktır. Türkiye’den, Almanya’dan, farklı ülkelerden birçok kadının Almanca, Kürtçe, Türkçe ve İngilizce dillerinde bize gönderdiği hikayeleri bir kitapta buluşturuyoruz.