Rauf KARAKOÇAN

Astana süreci olarak bilinen üç ülkenin bir araya gelme serüveni, Cenevre görüşmeleri ile başlayan Suriye sorununun müzakere edilmesine alternatif bir girişim olarak şekillendi. Batı merkezli çözüm arayışlarına karşı doğu eksenli bir inisiyatif öngörmekteydi. Batıdan rol çalma girişimi olarak oluştu. Fakat bu bileşen bir çözüm alternatifi sunmaktan ziyade çıkarları gereği bir araya gelmiş fazla uyuşmayan zoraki bir birlik özeliğini taşımaktadır.

Kürtleri dışlayan çözümler üretme istemi zaten Astana’yı boşa çıkarmıştı. Son Tahran durağında ise yine çözüm yoktur. Üç ülkenin kendi çıkarlarını dayatma vardır.

Tahran zirvesinde bir araya gelen Rusya, İran ve Türkiye üçlüsü, özelde İdlib genelde Suriye konusunu görüştüler. Bu görüşme, Türkiye açısından siyasi kırılma denilecek bir sonuç çıkardı. Çetelerin hamiliğine soyunan bir devlet görüntüsü çizerek onlar adına bir ateşkes sağlamak istediyse de başarılı olamadı.

Türkiye şimdiye kadar izlediği politika ile Suriye savaşının sürdürülmesinde en aktif taraf oldu. Son kertede bu savaşın kaybeden tarafı olacaktır. Çünkü bu savaştan en çok nemalanmaya çalışan bir açgözlülükle işleri yürütmeye çalıştı.

“Suriye savaşından nasıl beslenirim? Krizi kazanıma nasıl dönüştürürüm?” hesapları içine girdi. Kürt düşmanlığı üzerinden politikalar üreterek kendisine paydaş ortaklar oluşturmak istedi. Hokkabaz yöntemlerle siyaset yapmayı marifet sayarak Suriye içlerine kadar dalarak işgalde bulundu. “Fırsat bu fırsat” diyerek “terörle” mücadele adı altında Kürtleri düşman göstererek ne kadar cihatçı terör örgütü varsa onlarla iş çevirmeye çalıştı.

Suriye’de ki terör örgütlerini savaşın başından beri destekleyen ve her açından finanse eden taraf konumundadır. Çeteleri kullanarak uluslararası alanda terör eylemleri gerçekleştirecek kadar ileri gitti. Mülteci sopasını kullanarak dış destek almakla yetinmeyip AB’ye karşı şantaj aracına dönüştürdü ve politik dayatmalarda bulundu.

İnsan taciri bir devlet haline gelmeyi kendisi istedi. Mülteciliği siyasi ve ekonomik ranta dönüştürmek için kendisi teşvik etti. Suriye savaşını “Allah’ın bir lütfu” gibi görüp siyasi, askeri, ekonomik, kazanımlara dönüştürmek istedi. Son Tahran zirvesinde umutları tükenen bir duruma düştüğü görülmüş oldu.

Tahran zirvesi İran’ı, Kürt düşmanlığında bir adım daha ileriye taşımıştır. Ruhani’nin söyleminde öne çıkan konu, sözde, “Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birlik” adı altında ABD ve Siyonizm karşıtı bir söylem ön plana çıkmış oldu. ABD, Suriye’de İran varlığını istemezken İran ise ABD’nin varlığını ve Rojava Kürtleri ile ilişkisini sorgulamaktadır.

Zirve sonrası hemen tez elden üç Kürt gencini idam etmesi, HDK ve KDP-İ Koysancak’taki kamplarına saldırması tesadüfü değildir. Rojava’da Kürtleri rejim ile çatıştırmak da dahil birçok girişimde bulunacaktır. Savaşı İran’ın dışında tutmak için her yolu denemektedir. Daha da ileri giderek medya savunma alanlarına yönelik saldırı girişimlerinde bulunması bile beklenebilinir.

Çünkü ABD’nin İran’a dönük yaptırımları İran karşıtı ve yanlısı bir saflaşmayı da beraberinde getirmektedir. Rojava Kürtleri ABD ile ilişkileri bu bağlamda ele alındığında İran’ın Kürtlere husumet besleyeceği açıktır. Din temeline dayanan en büyük ulus devletin tarihe karşı direnme imtihanı sürecini yaşamaktadır.

Güncel politik dengelerle İran’ı ele almak yetersiz kalacaktır. Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da etkili olmak için büyük bir mücadele içindedir.

Irak’ın beklenmedik bir iç çatışmaya ve İran-ABD kapışmasına sahne olması içten bile değildir. Bunun çok sayıda nüveleri vardır. Basra olaylarının arkasında da İran vardır. Irak’ta oluşacak hükümette mutlak söz sahibi olmak istemektedir.

Tahran zirvesinin üçüncü ortağı olan Rusya ise daha büyük, küresel çapta kurguladığı oyun ile Suriye sahnededir. Rusya; Suriye’deki konumunu daha da pekiştirerek bölgenin en temel aktörü durumuna getirdi. ABD Fırat’ın batısıyla pek ilgilenmediği ve Suriye’nin son temizlik işlerini Rusya’ya bırakmış olması zımni bir anlaşmanın ürünüdür.

Rusya’nın küresel aktör olarak Suriye ilgisi; savaşın ilerleyen aşamasında başlamış ve müdahil olmuştur. Asıl hedefi bölgesel ölçekte rol üslenmiş olmasıdır. Suriye ise bu stratejinin en önemli ayağını oluşturmaktadır.

ABD egemenliğini frenleme, batıya karşı üstünlük kurma, Türkiye’yi kendi eksenine çekme, siyasi, ekonomik ve askeri etki alanlarını genişletme NATO bloğuna karşı yeni ortaklar edinme vb. daha birçok başlıkta sıralamak mümkündür.

Bölge siyaseti birleşikler kaplar misali bir yerden basınç uygulandığında başka yerden etkileri oraya çıkmaktadır. Üç güvenilmez ortağı bir araya getiren Suriye sorunu daha derin bir sorundur. Kürt düşmanlığı yapan kafa ile Suriye’ye çözüm gelmeyeceği bilinmelidir.