Aygün, Fethullah Gülen’in gazetesine verdiği beyanda, „Dersim katilamının sorumlusu devlet ve CHP’dir, Atatürk de haberdardı„ deyince, CHP içinde, „ulu önderimize dil uzatma var, onu cezalandırın“ ayaklanması başladı.
Oysa, söylenen bir hakikattı. Atatürk’ün başında bulunduğu CHP devlet, o da geçerken soykırımı gören, kırım ile kan sesini duyarak „haberdar“ olan kişi değil, plan kurucu ve vuruşta baş komutandı.
Atatürk, İttahat ve Terakki’nin ırkçı politikalarını benimseyip, içine sindiren, o nedenle üye ve Ermeni kırımında görev yapan sayısız subaydan biriydi. Daha sonra içinde yer aldığı kadrolar, İttihatçıların B takımıydı. Dikta rejiminin kol başları, akıldanelerinden Ziya Gökalp’den, İstiklal Marşını ısmarladığı Mehmed Akif’e kadar yakın adamları İttihatçı, yürtülen ırkçılık da köklerin devamıydı. Nitekim Ermeni kırımı sanıklarına sahip çıkacak, kalanlara ve yakınlarına maaş bağlayacaktı.
Atatürk, Fransa ve Britanya’nın, Lozan’da sınırlarını çizip, anayasasının ana hatlarını belirleyip teslim ettikleri devleti, ırk esasına göre yapılandırırken, Ermeniler yok edilmiş, İslamiyete geçmeyen Rumlar ülkeden atılmış, Müslüman Yunalılar, Bulgar, Boşnak, Arnavut ve diğerleri ithal (münavebe) edilerek soy kütüğüne „Türk“ diye kaydedilmişti. Bu süreçte, sorun çıkarmasınlar diye Kürtleri okşamış, hatta özerklik sözü vermişti. Fakat, Lozan’daki tapu teslim töreninden sonra kadar, korkuyu atlatmış, onları da „Türk“ yapma atağına geçmiş, ilk olarak, o güne kadar resmi işlemlerde, parlamentoda kullanıla gelen Kürdistan adını, ardından Kürtlerin dilini, varlığını yasaklamış, Kürtler Şeyh Said isyanıyla tepki göstermişlerdi.
Şeyh’in, yakınlarının ihanetiyle yakalanmasından sonra, „kimsenin kılına dokunulmayacak“ bildirisi yayımlanmış, bildirinin rehavetinden yararlanıp, tıpkı bir zamanlar Ermenilere yaptıkları gibi Kürtlerin elindeki bıçağa kadar bütün silahları toplamış, sonra ölüm taburlarına hücum emri verilmişti. Kağıt üzerinde resmen olmayan Kürtler, kırım ve sürgünlerle yok edilecekti. Sivas’tan başlayarak İran, Irak, Suriye sınırına kadar taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakılmadı.
„Kürt İsyanları- Tedip ve Tenkil“ adındaki kitabımda, plan ve icraat belgelerini sıraladığım gibi Türk basını bugünkü gibi topyekün kırıma şevk şırınga ediyor, son Çukurca katliamını kutsaması benzeri „Zilan deresi leba lep insan cesetleriyle doldu“ manşetleriyle, bebeğinden ihtiyarına sivil halkın kırımını zafer olarak müjdeliyordu. Kamu vicdanı deseniz, o da uykuda bile değildi. Bugün „terörist“ olan zulün direnişçileri, o gün „eşkıya“ Türk kamu vicdanı kırıma alkış tutuyordu.
Direnişçiler merkezi örgütlenmeden yoksun, dağınıktılar. Bundan faydalanıp, kadın, bebek, anne karnındaki cenin, ihtiyar demeden soykırım yaparak Kürdistan direnişini kırdılar.
Dersim son halkaydı ve sırasını bekliyordu. Atatürk, 1932’den itibaren, Başbakan İnönü, Başbakan Bayar, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak tarafından sunulan raporları birleştirip, vuruşun yol haritasını bizzat çiziyor, kırımın ayak seslerinden habersiz Dersimliler, askeri nakil yollarına, inşa edilen kışlalara bakıp, „medeniyet yolu, okul, fabrika geliyor“ diye seviniyorlardı.
Bu sırada Dersim’de isyan hazırlığı bir yana, esintisi toktu. Ana Atatürk’ün deyimiyle Dersim, „çıban başı“ıydı. Arı kan Türk ırkının yaratılması için, çıban başının koparılması gerekiyordu.
Ulaşım yolları ve kışla inşaatından sonra, Atatürk’ün emriyle vuruş başlıyordu. Atatürk, Ermeni güzeli „manevi evladı“ pilot Sahiba Gökçen’i 50 kiloluk bombaları çocukların, doğmamış bebeklerin tepesine yağdırmaya gönderirken, ardından el sallıyor, o ayrılık hislerini, „istikbal göklerdedir“ diye açıklıyordu.
İki yıl boyunca (1937-1938) havadan bombardıman, yerde süngü vuruşu ve kurşunlamayla sivil katlediyordu. Son otuz yıldan beri Tunceli’nin değişmez milletvekili olan Kamer Genç, her ne kadar „Türk oğlu Türküz“ dese de, kayın pederi Kürt karnı deşilerek öldürülüyor, Kürdistan Özgürlük hareketine napalm bombalarını yetersiz bulan Kemal Kılıçdaroğlu’nun ailesinden 40 kişi kurşuna diziliyor, bir ses (Çağlayangil) yıllar sonra Atatürk koltuğuna oturan Kılıçdaroğlu’na „insanları mağaralarda fare gibi zehirlediler“ diyordu.
Ve „Stokholm Sendromundan“ muzdarip kimi Tunceliler en başta, Kemalistler baş komutan olarak kırımı başlatıp yürütten, parlamentoya „çıban koparılmıştır“ müjdesi veren Atatük ve emir eri İsmet İnönü’yü „haberi yoktu“ diye yıkıyor, aklayıp paklayarak kenara koyuyor, suçu son ayların icracısı Celal Bayar’ın boynuna asıyorlardı.
Dersim, kırılan Kürdistan’ın yok edilen son direniş kalesi olacaktı. Plan „tuttu“ diye sevindikleriyle kaldılar. Çünkü Kürdistan, bir halkın boy veren köküydü. Yeşeren dallar, „biz buradayız“ haykırışıyla, „Kürt yoktur“ tükrüğünü, yıllar Takkeli Faşistlere de yalatıyor, „bitti“ denilen Kürdistan’dan, bu arada Dersim’den de silah sesleri geliyordu.
Bu teslim alınamamış onurun, „ölüm nereden gelirse gelsin“ haykışıydı.