Türk halkının büyük bir kesimi, toplumsal bir sorunla yüz yüze geldiğinde, „bize yeni bir Atatürk lazım, üç-beş kişiyi asacaksın ki, bak gör, her şey nasıl düzelir“ diye iç geçiriyor, kimileri Atatürk hayaletini korku heyulası olarak ortalıkta dolaştırıyordu.
Atatürk hayaleti, yıllar yılı bütün dertlere dermandı. Baş olmak isteyen Generaller, hayaletinin gölgesine sığınıyor, „Atam sen kalk, ben yatam“ naralarıyla darbe yapıp, „yerinden oynamış Atatürk ilke ve inkılaplarını yerleştirme“ adına işkence çarklarını döndürüyor, darağaçları kuruyor, Kürtleri kırıyor, esir kamplarına doldurduklarına bok yediriyorlardı.
Sonra, Atatürk büyüsü kenarından, köşesinden aşınarak bozuldu. Altından gerçekler belirdi. Adam yaratıp tapınmaya alışık toplum, ilahını kaybetmiş gibi boynu bükük yetim hissiyle ortada kalmışken, aranan tapınak adam, Erzurumlu cahil bir köylü oln masalcı Fethullah Gülen sıfatında zuhur edip, boşluğu dolduruveriyordu.
 Türk aydınları, iki gün önce ölen Kuzey Kore lideri Kim ve eski Sovyetlerin başı Stalin’in „ilahlığı„ ile alay ediyorlardı, ama Atatürk, adı üstünde „ata“ ve ruhu, lafzı, sıfatıyla ilahtı. Fethullah, onun boşluğunu dolduran yeni kılavz karga, ilah yüzdü. Ancak, „Ata“ unvanı boş olmadığından Fethullah Gülen, baharda çayıra salınmış boğa bağırtısı, korkutucu yüz ifadesi, tehditkar el sallamayla, „Hoca efendi“ ruhuzlu yeni „mürşid“ (yol gösterici) idi.
Tapınak adam arayıcıları, aradıkları belayı bulmanın sevinciyle, ağızları yayık, talancı, yalancı ve kelle avcısı genlerden liberal, demokrat çıkar mı, ayrı mesele ama, vicdanlarını ihaleye çıkarmış eski solcular, yeni Türk liberalleri din satıcı efendiye secdedeydi. Kürdistan’a zulüm yağmurları yağdıkça, „ileri demokrasi geldi“ sevinciyle coşuyor, havaya sıçrıyorlardı
Oysa, Kur’anı bilen Prof. Yaşar Nuri Öztürk’ün de, „hiç biri Kur’anı bilmez“ dediği üzere, dinden habersiz dincilerdi, bunlar. Türk aydınları da dinciliğin, dindarlık olmadığını, geri kalmış kesimleri soyarak, dolandırarak geçinmek, nihai olarak gücü ele geçirip talan çayırlarında at koşturmak olduğunu biliyorlardı.
Fakat kimi methiye dizen dalkavuk, kimi efendinin soytarısı, kimileri de kendi pisliğine kül serpen kedi gibi insanlık suçlarını örtme görevindeydi. Kürdistan’a zulüm yağmurları yağdıkça, „ileri demokrasi geldi“ sevinciyle coşuyor, havaya sıçrıyorlardı.
Kur’anda insan soyunu inkar, dilini, varlığını yasaklamak, Allahın yaratma gücüne karşı gelmekti. Büyük günah, münafıklıktı. ,
Ancak, yeni efendi Atatürk’ten daha büyüktü. Onun kırımla başaramadığını din yoluyla başaracaktı. Bir yandan kırım, öte yandan da „biz dindarlar“ diyerek…
Soykırımcılık ne zamandan beri dindarlık onlara sormak gerekiyor. Lakin Batı terminolojisinde, bu dincilere (dini iktidar basamağı, ikbal yolu yapanlara) „İslami terör“ deniyor. Kürtlerin karşı karşıya bulunduğu bela, bu terördür. Atatürk dönemini mahkum eden dinciler, kırımda onu aratmıyorlar. Üstelik Atatürk ve evlatları, bunlara kıyasla daha mertti. Onların kırım ve kan sesinde Sıkıyönetimin adı vardı. Kürdistan’da bugün sıkıyönetim, olağanüstü hal yürürlükte. Ama adı yok.
 Dün sivil Kürtler katledilerek Kürdistan fethedilmeye çalışılıyordu. Bu gün Kürtler, dinci terörün rehineleridir. Başını kaldırıp, ben senden değilim diyen toplama kamplarını boyluyor. Toplama kamplarında, insanlar üst üste.
Dün, insanlık suçlarını dillendirmek suç, karşılığı hapisti. Terör devleti, 1990’larda vahşeti havaya uçurma boyutuna taşıdı.
Bunlar toplama kamplarını tercih ediyorlar. İki gün önce 37 gazeteciyi bir arada toplama kamplarına gönderdiler.
 Bir insanlık trajedisi, haber alma hakkının katli, düşünce dolanımının terörle setlenmesidir, bu. Atatürk döneminin Yunus Nadi, Hüseyin Cahit, Falih Rıfkı gazeteciliği bile, bu hoyratlıkla insan çığlığına yüz çevirmemişti.
Öte yandan, „Atatürk öldü, yaşasın efendi“ döneminde, kimyasal ve misket bombalarla katledilen Kürtlere ilişkin rakamlar, Türk medyasında zafer çığlığıdır. Kılavuz karga ise kana susamışlık histerisiyle „50 bin kişiyi ödürün“ emirleri vermekte.
Oysa öldürerek bitirme ve meseleyi ortadan kaldırmak mümkün olsaydı, bu iş „Atatürk öldü, yaşasın efendi“ rejimine kalmazdı. Katledilen Ermenilerin ruhu, bütün dünyada „katil ayağa kalk“ diye yankılanıyor, bugün. Kürdistan isyanı ise tarihinin en diri, en savaşkan döneminde…
Bu da aşılacaktır. Çünkü düşen her gerillanın kanı, kin nehri olarak akıyor, Kürdistan’da. Toplama kampları öfke dağı. Terör, azgınlaştıkça Kürdistan kendisi olmak üzere kopup onlardan uzaklaşıyor. Bu demektir ki, „Atatürk öldü, yaşasın efendi“ naraları da er ya da geç insanlık suçlularının çürüdüğü çöplükte kendine yer bulacaktır.