Türkiye’de Mustafa Kemal tapınıcılığı, sürekliliği ve yaygınlığı da gözönüne alınırsa, örneği az görülmüş bir toplu çılgınlık mertebesindedir.

Bir kolektif hezeyan, akıl tutulması, toplu nöbet krizi...
Doğal afetleri açıklayamayan korku içindeki ilk insanların doğa üstü varlıklara, putlara tapmaya başlamaları gibi...
Kişi kültünün yaşanmış örneklerinde, ölümcül riskler içeren, toplu çöküş olasılığının belirdiği olağanüstü koşullardaki güvensizlik, umarsızlık ve korku temel rol oynar.
Kişiye tapınma, büyük toplumsal travmalarla birlikte, çökmekte olanın tektonik sarsıntılarından ya da yeninin doğum sancılarından ve görece geri toplumsal-kültürel ortamlardan yükselir. Aynı anda, farklı etkilerle, egemen sınıfların, devletin, hatta ezilenlerin, halkın birbirleriyle çelişkili pek çok ihtiyacına, aldatıcı ama sahici görünen, yanıt olur. En geri dürtülere dayanır, söylencelerle, hurafelerle, sistematik yalanlarla beslenir.
Zamanla, koşulların dayatması zayıflayıp istikrara ulaşılınca, gelip geçici bir fenomen olarak, geri plana itilir ya da tümden tarihin tozlu sayfalarına bırakılır...  
Örneğin, Almanya’da Hitler’in yükselişi de savaşta yenilmiş, toprak kaybetmiş, silahsızlandırılıp kuşatılmış bir ülkenin çözülme anına denk gelmişti. O dönemin Almanya’sında rejimin, egemen sınıfların, Düzen’in ve Devlet’in bekası ölümcül tehlikelerle karşı karşıyaydı.
Örnek olsun, bir ekmek 1918 sonunda 50 fenikken 1921 sonunda 4 Mark olmuştu. 1923 Martına gelindiğinde fiyat 463 Marka yükelmişti. Aynı yılın Temmuz ayında 3,465, Ağustosunda ise 69,000 Mark olmuş, Eylül’de 1,512,000, Ekim’de 1,743,000 ve Kasım’da 201,000,000,000 Marka çıkmıştı! 1913’te 0,08 Mark olan yumurtanın fiyatı 1923 Kasım’ında 80,000 Marka fırlamıştı. Bir kilo tereyağı 5,600,000,0000 Mark, dana eti 5,600,000,000 Mark, bir çift kundura 32,000,000,000 Mark olmuştu. Birkaç yıl içinde, 4 Mark’a alınan Amerikan Doları 4,200,000,000,000 Mark'a kadar yükselmişti...
Enflasyon, moral tahribat, toplumsal çözülme karşısında umarsız bireyi ve toplumu sürüleştirip Devlet içinde eritmenin aracı olarak Lider’in mutlak iradesine sığınmak, güçlü Komünist ve Sosyal Demokrat partiler karşısındaki paniğiyle birlikte, sermaye ve bürokrasi açısından tek çıkış olmuştu.
Bir farklı örnek olarak, Kuzey Kore de, Japon işgali ardından, kıtlık ve yoksullukla mücadele ederken, arkasına ABD’yi almış Güney Kore tarafından yutulma tehlikesi altında yaşadı hep... Korku ve yaşamın ilk yasası olan kendini koruma, lidere tapınma ile birlikte seyretti...
Peki ya Türkiye’ye ne oluyor?.. Nasıl açıklayacağız 80 küsur yıldır hükmünü en yıkıcı biçimde icra eden bu kurumsallaşmış toplumsal psikozu?..
21. Yüzyıla taşınan bir doğa üstü koruyucu Varlık ihtiyacının ardında yatan özgüven yitimi ve korkunun kaynağı ne olabilir?
Türkiye’deki “O olmasaydı biz yoktuk” inancı, böylesine içselleştirilmiş hangi köksüzlük ve kimlik bunalımının işaretidir?
Sadece şu son günlerde yaşananlara bakın: Toplum Atatürk’ün boyunu, kilosunu, ayakkabı numarasını tartıştı günler boyu; Genelkurmay, “kısa değildi” anlamına açıklama yayımladı; Eskişehir Belediya Başkanı Profesör Doktor, heykellerini, plastikten kalıpları incelediğini, “boyunun 1.72’nin altına hiç düşmediği"ni söyledi; Ünlü tiyatrocu Gülrüz Sururi, “Nutuk yeryüzüne indirilmiş son kitap” dedi; Maaşlarını alamayan BMC işçileri Ankara’ya “Atatürk’ün işçileriyiz” diye yürüdüler...
Evet, gelenekler, padişahlık geçmişi, dinin etkisi, birikimsiz burjuvazinin külte sığınma ihtiyacı, Osmanlı'nın çöküş travması...
Hayır yetmiyor açıklamaya böylesi bir sağlıksızlığı...
Ancak Devlet-Sistem aklının derinliklerinde ve toplumun ruhsal genetiğinde gizlenmiş bir başka gerçeklik ile kavranabilir bu durum...
Onu bulabilmek için de derinlere inmek, daha gerilere gitmek gerekiyor...
Kim bilir belki de 1071’e...
Türkiye’nin ve Türk toplumunun krizini incelemeyi sürdüreceğiz...