Okuyacağınız trajikomik öykü gerçektir. Öyle öyküler vardır ki; birçok teorik yazıdan daha çarpıcıdır, gerçek bir şamar gibi insanın yüzüne çarpar. Kürt dili, Kürt kimliği yıllarca inkar edildi. Yok kabul edildi. Her türlü zor kullanılarak, Kürtler asimile edilmeye çalışıldı. Ama başarılamadı ve başarılamayacağı gün gibi açık.
Okuyacağınız öykünün tarihi bindokuzyüzaltmışdokuz. Aradan neredeyse yarım asır geçmiş. Bir süreç içinde yaşanılınca, değişimlerin ayrımında olunması zordur. Ama iklim değişmeye başladı Türkiye'de. Neden derseniz, önce öyküyü anlatayım.
Sene bindokuzyüzaltmışdokuz. Türkiye'nin hızlı alt-üst olduğu yıllar. El-Fetih'ten dönen 11 genç Diyarbakır'da yakalanmış, zindana atılmışız. Hemen şunu belirteyim; o yıllarda henüz tarihe Hitler'in konsantrasyon kamplarının yanında not düşülecek, işkencenin, zulmün adının bile konulamayacağı kadar korkunç olayların yaşandığı meşhur cezaevi değil atıldığımız zindan. Şimdi restore edilen, iç kalenin içindeki eski cezaevi.(*)
Kuzey Kürdistan'da henüz siyasi örgütlenmelerin çok az olduğu bir dönem. Ve kaldığımız cezaevindeki mahkum ve tutukluların tümü de adli suç işlemiş insanlar ve büyük çoğunluğu Kürtler. Elbet içerde konuşulan dil de 'resmi olarak yok kabul edilen' Kürtçe.
İlk tutuklandığımızda üstümüzde büyük bir terör estirilmişti. Ama cezaevinde bu terör kısa zamanda sona erdi. Nedeni ne olursa olsun, devlete karşı olan biz gencecik devrimcileri Kürtler sevmiş ve sahiplenmişlerdi. Koğuşumuzu sık sık ziyaret ediyor, bol bol sohbetleşiyoruz. Okumuş yazmış adamlarız ya, dilekçe yazarak elimizden geldiğince onlara yardımcı olmaya çalışıyoruz.
Bizi çok seven ve koğuşumuzu sık sık ziyaret eden mahkumlardan birisi de Şeyhmus. Şeyhmus "Bana da bir dilekçe yaz" diye tutturunca, O'nun gerçek öyküsünü öğrenmiş olduk. İşte Şeyhmus'un anlatımıyladır bu öykü.
"Şimdi babo, düşmanımızı temizlemeye temizledik. Ama gel gör ki, teslim olmak, hapiste yatmak hiç işime gelmiyor. Ne yapacağız? Herkesin yaptığı gibi dağa çıktık. Ara sıra bir yerlerde buluşuyor, çoluk çocuğu görüyorum. Ama bizim kaçaklık uzadıkça uzadı; bir sene, üç sene, beş sene... Ne af çıkıyor ne bir şey. Sonunda bizimkiler bir avukat tutmuş. Avukat demiş ki, 'biz gider teslim olursak, kanunun bilmem ne maddesine göre üç-dört sene hapis yatar çıkarmışız.'
Kaçaklık, rezillik, canıma tak etmiş artık. 'İyi' dedim. 'Madem birkaç sene yatacağız, ben gider teslim olurum.' Uzun lafın kısası teslim olduk. Teslim olduğumda Allah sizi inandırsın bir kelime Türkçe bilmiyorum.
Mahkemeye gide gele, önce rakamları söktüm. Ceza, müebbet gibi bazı kelimeleri, cezaevinde de hal hatır sormayı öğrendim. Ama hepsi bu. Mahkemede hakimler konuşur, avukat konuşur. Ben de öyle dinlerim ama tövbe bir tek kelime anlamıyorum. Sonunda karar günü geldi çattı.
Bana dediler, 'Ayağa kalk,' kalktık. Karşımda tepede üç hakim oturmuş, ortada olan boyuna konuşuyor. Anlattı, anlattı, Allah çarpsın bir tek kelime anlamadım söylediklerinden. Ondan sonra önce sağındaki, sonra solundaki hakimle fısıldaştı. 'Kararı açıklıyorum' dedi. 'Karar!' deyince dikkatle dinlemeye başladım. Konuşmaları yine anlamadım ama rakamları sökmüşüm ya, biz üç beş sene derken anladım ki, tam ondört sene ağır cezaya çarptırılmışız. Hapis cezası, ağır hapis cezası ne demek, artık biliyorum. İyi güzel de bu herifler niye fısıldaştı, bu 'OYBİRLİÐİ' de ne demek ki?
Hakim bana 'Son söyleyeceğin nedir?' diye sorunca, 'ula Şêxo,' dedim kendi kendime. 'Nassolsa boku yedik. Bari şu heriflerin hakaretinin altında kalma! Ben düşündüm ki, bu kadar çok ceza verdiklerine göre bu 'oybirliği' de küfürdür. Ve sanki hepsi benim anama sövmüştür. Dedim, 'vardır' söyleyeceğim. 'Söyle' dediler. Dedim:
'Ben de oybirliğiyle sizin...'
Vay baboo, ortalık öyle bir karıştı ki, candarmalar tepik atar, hakimler bağırır. Beni oturttular yerime, yine kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. Sonra yine 'ayağa kalk' dediler. Kalktık. Sonra, ortadaki yine 'oybirliğiyle' diye başlayıp konuşmaya başladı. Tek anladığım 'üç sene hapis' cezası oldu. Ula biz ondört seneyi yedik zaten. Bu üç sene de neyin nesi ki? Neyse uzun etmiyeyim, cezaevine gelince anladım ki, biz ondört seneyi yemişiz. Üstüne bir de hakimlere hakaretten üç sene daha yemişiz iyi mi?"
Nereden nereye değil mi sevgili okurlar?
"Dağda yürürken kart kurt sesi çıkaran Türklere Kürt denir" diye seminer veren 'koskoca bilim insanları'.
Mahkemelerde 'sanık bilinmeyen bir dilde konuştu' diye hayasızca zabıt tutturan hakim bozuntuları...
Ama inkar ve ötekileştirme, zora dayanan asimilasyon politikası, yiğit gerillaların ve topyekun bir halkın mücadelesi sonucu artık yerle bir olma noktasına geldi. Bu gidişi artık durdurmak olanaksız. Kürtlerin kendi dillerinde eğitim görecekleri, kendi özerk bölgelerinde, kendi dillerinde mahkemelerde konuşacakları günler uzak değil.
(*) 1970'ler Diyarbakır Cezaevi'ne ilişkin ACILARA YENİLMEYEN GÜLÜMSEYİŞLER kitabımda daha çok anı bulabilirsiniz...