Daha okuldayken haber gelmişti; Cizre’de askerler tanklar ve askeri araçlarla dörtyolu köşe bucak doldurmuş. Bu, akşamın erken saatlerinde silahlı çatışmalar başlayacak anlamına geliyordu, ki öyle de olacaktı. O yıllarda daha akşam olmadan insanlar evlerine çekiliyorlar. Yol üzerinde hasbelkader polisle hiç kimse karşılaşmak istemezdi. Yakaladığını alıp öldürebiliyorlardı çünkü. 

Bunun bilinciyle okuldan erken çıkıp her zaman en güvenilir olduğunu düşündüğüm yoldan; çarşının ortasından (Kaniya Jîrî) geçip eve doğru yürüyorum. Kaniya Jîrî’de çok satış yapan kırtasiyenin önünden geçerken, yerde bir A4 üzerine çekilmiş Gündem Gazetesi fotokopisini görüp yerden kaldırıyorum. Daha ne olduğuna bakmaya zaman bulamamışken bir özel harekat timi kulağımdan tutuyor ve elimdeki bir kısmı çamura bulanmış A4 sayfasını elimden alıyor. Ve ekliyor; "Nerde dağıtıyorlar lan bunu?" 

Zebani gibi iri yarı olduklarından ödümüz kopuyor onlardan. Kekeleye kekeleye yerde bulduğumu söylüyorum. Üzerinde çamur olduğu halde yerden kaldırdığım için zebaniden tokadı yedikten sonra kırtasiyeye giriyoruz; kulağım zebaniye rehin. Kırtasiye sahibi yeni bir fotokopi makinesi almış ve denemek maksadıyla fotokopi çekmiş. Zebaninin daha fazla eziyetinden kıl payı kurtuluyorum ve öğreniyorum ki bu gazeteyi okumak, bulundurmak hele ki dağıtımını sağlamak öldürülme sebebi bile olabilir. Yerde fotokopisini görüp kaldırmanın bile ceremesini çekiyorum. Böylelikle devletin şefkatli (!) eliyle yanağım kızarırcasına, korku içinde ağlayarak tanışıyorum.

Bu olay Şırnak’ta geçiyor. Şanslıyım ki gün ortası, sokak ortasında olduğum için alıp hemen BEYAZ TOROS’a bindirip götüremiyorlar. Bu şekilde alınıp günümüzde savcılıklar tarafından takipsizlikle sonuçlanmış onbinlerce faili meçhul ölüm var. Birçoğunun bugün bile kemiklerine ulaşılmamış. Buna her Cumartesi alanlara çıkıp yüreklerindeki yaraları açan onurlu direnişin sahibi Cumartesi Anneleri ve kayıp aileleri canlı tanıktır.

Botan gibi bir yerleşkede devlet, bırakabildiği kadar faili meçhul cinayeti karanlıkta bırakıyor. Bu sayede insanlar ölmekten korktukları için demokratik siyasete katılmayacak ve devletin yakını olan kimseler her türlü siyasi kademelere seçilecekler. Hesap sorabilecek olanlar, devlete olan yakınlıklarından dolayı faili meçhuller ve hak ihlalleri devamlı olarak karanlıkta kalacak. 

Birbirini destekleyerek ayakta kalan koruculuk sistemi, feodal önderler ve tabii devlet, büyük bir çark halinde işlemeye devam edecek. Gerçekten muhalefet yapan siyasi parti gelenekleri, daha kurulurken engellenmeye çalışılmakta. Örneğin HADEP Silopi ilçe yöneticileri Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz. 25 Ocak 2001 tarihinde ifadeye çağrıldıkları Silopi Alay Komutanlığı’na girdikten sonra kendilerin- den haber alınamıyor. Aileleri kendilerinin mezarlarına bile sahip değil. Her faili meçhul ölüm, etkili soruşturma yapılmaksızın zaman aşımına terk ediliyor. Olaylarla ilgili tutulan tutanaklarla şans eseri karşılaştığımızda, Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve savcılıkları arasındaki paslaşmaları görüyoruz. Anlıyoruz ki devlet sürümcemeye bırakmayı hukuk devleti olmak varsayıyor. 20 yılı aşmış faili meçhul dosyaların büyük bir çoğunluğu sessiz sedasız zaman aşımına uğramış. Etkili soruşturulmayan faili meçhul dosyaları bir yana, failleri belli darp olayları ve yaralamalar da zaman aşımına bırakılmaya çalışılmakta. Bununla kalsa iyi, darp edilen kişi hakkında hakaret etmek, görevi yaptırmamak için direnmek ve vücudunun çeşitli yerlerindeki darp izlerine bakılmaksızın kişiler hakkında davalar açılıp cezalar verilebilmekte. 

Böyle bir hukuk (!) devleti olur da Roboskî gibi katliamlar olmaz mı? 34 insanın katledildiği olayda olay yeri tutanağı yalnızca bir A4 sayfasının üçte birine sığdırılabilmiş. KCK dosyalarında yüzlerce klasör soruşturma evrakı hazırlayan kolluk güçleri, kendi suçlarını örtbas edercesine evrak düzenlemekte. 34 insanın kimlik bilgileri kaç sayfa edecekken parçaları dört bir yana savrulmuş 34 insanın cesetlerini tanımlamaya nasıl oluyor da üçte bir sayfa yetebiliyor? 

İnsanlar yalnızca Roboskî Katliamı'nı bilirler. Oysa 26 Mart 1994 tarihli Kuşkonar (Gever) ve Koçağılı (Beysukê) köylerindeki bombalamalar var. Yine bu olaylarda 38 insan hayatını kaybediyor. Ve etkili soruşturma şöyle dursun, olayı örtbas etmek için Türkiye hukuk tarihi, olağanüstü düzeyde görevsizlik ve yetkisizlik kararları verilerek, yetkili ve görevli savcılıklar arasında paslaşmalara sahne olmuştur.

Diğer yandan devlet, kendisine karşı yapılan her türlü hukuki ve demokratik eylemi kılı kırk yararcasına soruşturur, sıkı bir denetime tabi tutarak, haksız binlerce gözaltı ve tutuklamalar gerçekleştirmektedir. KCK Cizre dosyasından aralarında belediye başkanları, belediye meclis üyeleri ve il genel meclis üyelerinin de bulunduğu 23 kişi halen tutuklu ve ülkenin çeşitli yerlerinde yüksek güvenlikli ceza ve tutukevlerinde tutulmaktalar. 2011 yılında başlamış olan ve birçoğu halen sürmekte olan tutuklama furyasında Cizre’liler, haksız ve uzun tutuklamalardan muzdarip. 

Kobanê’deki gelişmelerden nasibini alan Cizre ilçesi de söz konusu haksızlıkları dile getirmek için demokratik eylemler gerçekleştirmişlerdir. Cizre’de her demokratik eylem bir şekilde sabote edilerek biber gazlı, molotoflu tomalı eyleme dönüşmektedir. Bu olaylar gerçekleşirken haksız gözaltı ve tutuklamalar yapılmasın diye devletin şefkatli (!) elinden korunmak amaçlı kazılmış olan hendekler, söz konusu gözaltıları engellemek için kazılmıştı. Çünkü gözaltına alınan insanlar, 90’lı yıllardaki gibi kaybedilmiyor. Bunun yerine ülkenin dört bir yanında kurulu, yüksek güvenlikli (sözü edilen güvenlik cezaevinde kalanların kaçmalarını engellemek için kullanılmakta) cezaevlerine kapatılmak suretiyle terbiye edilmekte. Böylelikle muhalif kesimin tamamı terbiye edilmeye çalışılmakta. Zira demokratik siyaset yürütenlerin büyük çoğunluğu tutuklu olduğundan, muhalif kesimin tamamı yalnızca cezaevi sorunuyla ilgilenmek zorunda bırakılmakta. Bu öyle kabul edilemez bir haksızlık ki, demokratik siyasetin değil, devlet taraftarlığının tek başına istediği siyaseti yürütmesinin altın anahtarı gibi görülmekte. Demokratik siyasetçilerin bir kısmı cezaevine kapatılarak bölge insanının neredeyse tamamı cezalandırılmakta. Halen Edirne, İzmir, Tekirdağ, Amasya, Gümüşhane gibi yerlerde binlerce insan haksızca cezaevlerinde kalmakta. Ağır hasta olandan bugün paralelci denilen kolluk güçleri tarafından suç giydirilmek suretiyle işlemedikleri suçlardan cezalar yiyenine kadar binlerce insan var. O kadar ki, ölüme terk edilen ağır hasta mahpuslar ölümlerini beklerken bile ailelerinden uzak tutulmaktalar. 

Yapılan gözaltılar, tutuklamalar hukuk-adalet ve her türlü insan hakkı ayaklar altına alınıyorsa, ele geçmemek, bunun için direnmek, bunu engellemek de meşru farz edilen yegane yol olmaktadır. Fakat devlet de hakimiyet altına almalı ki bir hak ve meşru gördüğü egemenliğini sağlasın görüşüne sıkı sıkıya bağlıdır. Oysa insanların hukuka, adalete olan inancı, zorbaca bir egemenlik anlayışından çok daha önemlidir

Etkili bir soruşturma görmemiş olan mağdur Cizre halkı her defasında yeni ölümler, yeni hak ihlalleri ile karşı karşıya kalmakta. 26 Aralık 2014 günü başlayan olaylarda Abdullah Deniz, Yasin Özer, Zeki Alar, Barış Dalmış, Musa Azma, Ümit Kurt ve yirminci gününde Nihat Kazanhan öldürülüyor. Devletin şefkatli(!) elinin her defasında olayları örtbas etme amacıyla hareket ettiği görülmektedir. Gerektiği yerde yetki ve görevi kullanmaktan, gerektiği yerde ise delil karartmaya varan davranışlar sergilenmekten kaçınmamaktadır. Çünkü etkili soruşturma yok, çünkü suç işleyen kolluk hakkında takipsizlik kararları ve cezasızlık uygulanmakta. Kritik dosyaların hemen hemen tamamına yakınında gizlilik kararı verilerek basından saklanılmakta ve cezasızlık ve etkili soruşturmadan korunmaktadır. Bu sayede yapılan haksızlıklar gün yüzüne çıkamamakta. Bu sayede hak ihlalleri perde arkasında bırakılmakta. Ve yine bu sayede gerçekten demokratik siyaset yürütenlerin önü kapatılmaya çalışılmakta. 


* İHD Şırnak Şube Başkanı