Güne umutla uyanma düşü ile uyuyan, ancak günün ilk ışıklarının şavkımaya başladığı coğrafyadan yükselen ağıt sesleriyle merhaba.

Umutvar bir giriş olmadığını biliyorum. Ancak bir coğrafyada çocuklar namluların gölgesinde büyüyorsa ve kana bulanıyorsa çocuksu düşleri, ancak bu kadar umutvar olabiliyor insan. Her şeye rağmen hala umudunu kaybetmeyen ve bu mücadelede inadına rol alan, 'ben de varım' diyen insanların olması bir nebze de olsa umudumuzu sürekli diri tutmamızı sağlıyor.

Çocuklarımız…

30 yılı aşkın bir süredir bölgede ve Kürdistan’ın dört parçasında devam eden savaşın, süregelen şiddetin, göçün, tecavüzün ve katliamların odağında olan mağdur çocuklarımız.
Savaş ergin erkeklerin eliyle yönlendirilse de, ne yazık ki savaş ve çatışmalı ortamın en çok etkilediği kesimler her zaman kadınlar ve çocuklar oluyor. Özellikle de çocukların çatışmalı ortamlarda hedef haline getirilmesinde büyük bir rolü olan politik yaklaşım ve söylemlerin, zihniyet ve erkin izdüşümünü, bu korkusunu; çocuklara yönelik gerçekleştirilen yaşam hakkı ihlallerinde, beden bütünlüğüne yönelik saldırılarda, ateşli silah yaralanmalarında ve cezaevlerinde çocukların karşı karşıya kaldığı darp, cebir ve tecavüz girişimlerinde görebiliyoruz. Çünkü çocuğu geleceğin potansiyel hak arama mücadelecisi olarak gören ve ağacı yaşken kendi politik zihniyeti ile eğemeyen-eğitemeyen iktidar güçleri, ''ağaç yaşken kesilir'' yaklaşımıyla, çocuklara karşı bu coğrafyada savaş suçu olarak adlandırılabilecek hak ihlallerini gerçekleştirdi.
Kürdistan'da 28 Mart 2006 olayları ile birlikte başlayan süreç sonrasında, başta çocuklar olmak üzere birçok insan, demokratik hakları olan toplantı, gösteri ve yürüyüşlere katıldığı için tutuklanarak cezaevine gönderildi ve 10 yılı aşkın hapis cezalarıyla cezalandırıldı. 1990 ve sonrasında Kuzey Kürdistan’da devlet içinde yapılanmış JİTEM adı verilen yapıdakilerin işlemiş olduğu cinayetler, kayıp vakaları ve faili meçhuller, 2000 ve sonrasında kılıf değiştirerek, insanları eskisi kadar öldürmeyen ancak hapishanelerde tutarak cezalandıran bir uygulama haline dönüştü.  Bu uygulamadan elbette çocuklar da en sert şekilde nasibini aldı.
28 Mart 2006 olaylarında Amed’de meydana gelen ve 2'si çocuk, 13 kişinin öldürüldüğü olay sonrasında, gözaltına alınan, tutuklanan, cezaevine gönderilen, öldürülen kesimlerin başında çocuklar yer alıyordu.
28 Mart olaylarında hayata gözlerini yuman küçük Enes Ata ve Abdullah Duran;
Annesinin kucağındayken başına gaz fişeğinin isabet etmesi sonrasında yaşamını yitiren Mehmet Uytun;
Lice'nin Şenlik Köyü'nde askeri karakoldan atılan havan mermisi ile küçücük bedeni milyonlarca parçalara bölünen Ceylan Önkol;
12 yaşında bedenine 13 kurşun sıkılan Uğur Kaymaz;
Sokakta oyun oynarken devlet güçleri ile PKK militanları arasında çıkan çatışmada devlet güçlerinin mermisi ile öldürülen ve kayıtlara 'terörist' olarak geçirilen ve halen de dosyada ‘terörist’ olarak anılan Fatma Erkan;
Gezi olaylarına katıldığı için öldürülen Berkin Elvan;
2009 Newroz’unda Hakkari Yüksekova’da kolu devlet güçleri tarafından kameralar önünde geriye bükülmek sureti ile kırılan çocuğumuz ve Roboskî'de katledilen çocuklarımız;
Makalemi yazdığım bu saatlerde, Silvan’da miting sonrası başına isabet eden gaz bombası kapsülü nedeniyle durumunun kritik olduğu basına yansıyan Mehmet Ezer ve daha niceleri…
Öldürülen çocuklarımıza oranla daha şanslı (!) görünen çocuklarımız da oldu elbette. Gösterilerin yapıldığı alanlarda aşırı ve orantısız güç kullanımına ve işkenceye maruz kalan, cezaevinde taciz edilen ve tecavüze uğrayan çocuklar, öldürülen arkadaşlarına oranla, hayatta oldukları için daha şanslıydılar. Ne şans (!) ama.
Son yıllarda Pozantı, Şakran, Kürkçüler, Antalya, Sincan başta olmak üzere çocuk ceza infaz kurumlarında çocuklara yönelik olarak cinsel taciz ve tecavüzlerin gerçekleştirildiği basına yansıdı. Çocuklarla birlikte cezaevinde taciz edilen ve tecavüze maruz kalan, insanlığın da vicdanıydı aslında.
Tecavüzcüleri soruşturup cezalandırmak yerine, çocukları cezaevlerinden başka cezaevlerine nakletmekten başka hiçbir etkili soruşturma yapmayan ve adeta çocukları cezalandırmak istercesine ailelerinden koparan zihniyet, bir tecavüzü de hukuka karşı gerçekleştirerek; olayı açığa çıkaran ve kamuoyu yaratan insan hakları aktivistlerini tutuklayarak, tecavüz olaylarını örtbas etmeyi düşünüyordu ancak başarılı olmadı. Cezaevlerinden çıktıktan sonra dağa giden tecavüz mağduru birçok çocuğun neden örgüte katılmış olduğu da üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken çok önemli ve hassas noktalardan biri elbette.
Demokratik hak arama mücadelesinin önemli bir ayağını oluşturan toplantı, gösteri ve yürüyüşlerde tutuklanan ve gözaltına alınan çocuklar, gözaltı birimlerine götürülene kadar darp, cebir ve şiddete maruz bırakıldılar. Ancak "Herhangi bir darp ve cebir izine rastlanmamıştır" şeklindeki adli muayene raporlarıyla işkenceciler aklandılar. Bununla da yetinmeyen ve ağır aksak işleyen hukuk, Adli Tıp Kurumu'ndan verilen "farik ve mümeyyiz oldukları" yani yaptığı eylemin anlam ve sonuçlarını yeterince algılayacak olgunluğa eriştiklerine dair belgelerle, ileride verilecek bir cezada yapılacak olası indirimi dahi engellemeye çalıştı ve amacına ulaştı. Bu uygulamalarla 13-14 yaşındaki çocuklar yaşlarını katbekat aşan ağır cezalarla cezalandırıldılar.
Evet, onlar yaptıkları eylemlerin anlam ve sonuçlarını çok iyi biliyorlardı. Zaten çatışmalı süreçlerde özellikle çocukların hedef haline getirilmesi, ileride oluşacak dinamik politik bilincin engellenmesini hatta ortadan kaldırılmasını hedeflemiyor muydu? Bu nedenle çocuklara yönelik hak ihlalleri kah alanlarda, kah gözaltı birimlerinde, kah mahkemelerde, kah cezaevlerinde gerçekleştirildi. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi verilerine göre, 1988 ve 2014 yılları arasında Kürdistan’da 580 çocuğun yaşam hakkı ihlal edildi.
Onlar, sokakta taş atan, eylemlerde gözaltına alınan, çeşitli işkencelere ve kötü muamelelere maruz kalan, babası ya da ağabeyi faili meçhul cinayetlerde katledilmiş, cesedi sonradan yol kenarlarında bulunmuş; annesi, babası veya ailesinden birçok kişinin cezaevinde olduğu ailelerin çocukları, yani bizlerin. Kendisi veya ailesine uygulanmamış olsa bile bir coğrafyadan yükselen çığlıklara kulaklarını tıkayamayan, minicik bedenlerinde kocaman yürekler taşıyan çocuklar onlar.

Şimdi, kimin adaleti ve kimden beklenen adalet?
Şimdi, çocuklara ilk taşı günahsız olanlar atsın!!!
Hukukçular olarak maalesef, Ceza Kanunu ile Terörle Mücadele Kanunu, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun ile diğer birçok kanunda, uluslararası mevzuata aykırı bulunan hükümlerin hukuka uygun hale getirilmesi ve kanun önünde eşitlik ilkesi gereğince adil ve hakkaniyete uygun, her türlü siyasi boyunduruktan uzak tarafsız ve bağımsız mahkemeler nezdinde yargılamaların yapılması gerekirken, kararların siyasi kararlar olmaktan öteye gidemediğine tanıklık ettik.
Çocuk Ceza ve Yargılama sisteminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi ve diğer birçok uluslararası mevzuata uygun hale getirilmesi, artık çocukların değil çocuk cezaevlerinin kapatılması, mevzuatta usul ve esas açısından çocukların aleyhine olan, çocuk gelişimi ve psikolojisini olumsuz etkileyen faktörlerin ortadan kaldırılması ve sosyo-politik çözümler üretilmesi gerekmektedir.

Pembe eşofmanlı 'terörist'!

Çocuklara yönelik olarak gerçekleştirilen en ağır hak ihlallerine tanık oldu bu coğrafya. Her ölüm ayrı bir hikayeyi barındırıyordu. Tıpkı Mardin’in Midyat İlçesi'nde ninesi ve dedesi ile misafirliğe giden Fatma Erkan gibi.
Fatma Erkan, misafir olarak bulunduğu Midyat’ta tüm çocuklar gibi çocuksu düşlerinin peşinden oyun oynamaya giderken, çocuksu düşlerinden vuruldu. Adliyenin raflarından indirdiğimiz dosyalarda Fatma’nın fotoğrafı ile bu fotoğrafta kendisine atfedilen 'terörist' tanımına kılıf uydurmaktan başka hiçbir hükmü olmayan ifadelere yer veriliyordu. Fatma’nın 1 metre 30 cm boylarında, 45 kilo ağırlığında ve 13-14 yaşlarında, kumral saçlı, buğday tenli, kahverengi gözlü olduğu, üst kısmında açık kahverengi gömlek, onun altında beyaz renkli iç çamaşırı, alt kısmında karışık renkli etek ve pembe eşofman olduğu, ayaklarının çıplak ve her iki ayağının yanında da terlik olduğu yazılıydı ve doğruydu. Ancak vicdanları yaralayan asıl etken; gerçek yaşı 11 olan Fatma’nın kayıtlara 'terörist' olarak geçirilmesiydi. Otopsi raporundaki cümleleri okuyan vicdan sahibi her insan Fatma’nın aslında 'terörist' olmadığını algılayabilecek olgunluğa sahipti. Çocuksu bedeni kurşunlara hedef olan Fatma’nın yanıbaşına onunmuş gibi bırakılan o silah, Fatma’nın oyuncak silahı değildi ama Fatma oyun oynarken, düşlerinden vurulmuştu.

Şimdi!!!
Sızlayan vicdanlarımızdaki bam teline, hafızlarımızı silmeye çalışan egemen güçlerin infaz defterlerine bir isim daha yazalım:
Adı, Fatma olsun.

* İHD MYK Üyesi ve İHD Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi