
Katliamcı politikalar karşısında yükselen barışın sesi, faşizan iktidarlar için her daim büyük bir tehdit oldu. 5 Haziran’daki Diyarbakır HDP mitingine yapılan bombalı saldırıda 4 kişinin katledilmesi, 20 Temmuz’da Suruç’a giden 33 sosyalist gencin öldürülmesi ve 10 Ekim’deki Ankara Katliamı; barışa ve kardeşliğe karşı açılan savaşın acı verici merhaleleriydi. Ve ne yazık ki bitmedi, devamı geldi...
10 Ekim Ankara Katliamında, 102 vatandaşımız hayatını kaybederken yüzlercesi de yaralandı. Olay yeri keşfine katılan hukukçular olarak Ankara Katliamı’na dair tespitlerimizin Suruç İçin Adalet Platformu’nun tespitleri ile ne kadar çok benzeştiğini gördüğümüzde; bu katliamların nasıl bir bütünün parçası olduğu anlaşılıyordu.
AYNI CEHENNEMİN TAŞLARI...
Katliam mağdurlarının avukatları tarafından yapılan tespitleri içeren Suruç ve Ankara Katliam Raporu’nda, savcının olay yerine 2 saat gecikme ile geldiği; yine savcılık açıklamasının aksine yeterli sayıda savcının olmadığı görülüyordu. Aynı gün yayın yasağı ve gizlilik kararı alınması, soruşturmanın terörle mücadele ekiplerince yürütülmesi, ölenlerin ve yaralıların eşyaları hakkında bilgi verilmemesi; olay yerine gelen güvenlik güçlerinin yaralıların üzerine gaz sıkması ve havaya ateş açması şeklindeki ortak tespitler, bu katliamların hiç de münferit olmayan bir dizi toplu cinayet senaryosu şekilinde organize edildiğini gösteriyordu.
Diyarbakır, Suruç ve Ankara katliamlarında izlenen yöntemlerin benzerliği, bizler için katillerin cehennemine giden yoldaki taşlardı...
Kürtlerin, muhalefetin ve solcuların hedef olduğu katliam dosyalarındaki deliller; soruşturmaların ve kovuşturmaların yürüyüş şekli, savcılıkların güvenlik güçlerinin olaya yaklaşımındaki aynılık, katiller ile katilleri bulmak ve yargılamakla sorumlu devlet kadrolarının arasındaki kısa mesafeye işaret ediyordu...
TESPİT DEÐİL, ADALETİN SAÐLANMASI ZORDU
Ankara Katliamı’nın yaşandığı gün avukatların olay yeri incelemesine alınmak istenmemesi bir yana, görevlendirilen savcının "Bana niye soruyorsunuz?" şeklindeki korku dolu ve oradan tesadüfen geçen birisiymiş gibi bir tavır içine girmesi, sorumluların olay üzerindeki hassasiyetini gözler önüne seriyordu. Öte yandan 500 metrelik olay yeri incelemesinin sadece ölenlerin bulunduğu dar bir alanla sınırlı tutulması, gerek itfaiye araçlarından gerekse de TOMA’lardan sıkılan gazla yaralılara müdahalenin önüne geçiliyordu. Bunları bir araya getirince katliamların gerçek faillerini tespitte hiç de zorlanmayacağımızı; ama faillerin korunduğu soruşturma dosyaları ile de adaleti gerçekleştirmenin olanaksız olduğunu da anlıyorduk.
Barış Mitingi Tertip Komitesi tarafından yapılan izin başvuruları sırasındaki yazışmaların içerisine Emniyet yetkilileri tarafından daha önce hiç karşılaşılmayan bir şekilde “Mitingin 12.00-16.00 arasında Sıhhiye Meydanı’nda yapılacağı” ibaresinin sıkıştırılması; bu durumu sorgulayan sendika yetkililerine ‘önemli değil, arkadaşlar öyle yazmış’ diyen güvenlik görevlilerinin olay saatinde nerede olduklarının tespiti de soruşturmada önem taşıyan başka bir nokta. Zira İçişleri Bakanlığı tazminat istemli davalardaki savunmalarında bu saatlere dikkat çekerek patlamanın olduğu zaman aralığında, sorumluluklarının olmadığını beyan etti.
Dikkatlerden kaçan başka bir ayrıntı ise Ankara Katliamı’ndan 4 gün önce HDP Ankara eski ve yeni il yöneticilerine dönük Facebook paylaşımları üzerinden (ki kimilerinin Facebook hesabı dahi yoktu) yasadışı örgüt üyeliği ve propagandası iddiası ile soruşturma başlatılmış olmasıydı. Gözaltına alınanların bir kısmı miting organizasyonunda fiilen yer alan kişilerdi ve 9 Ekim gecesine kadar Terörle Mücadele Şubesi’nde tutulmuşlardı. Miting hazırlıklarının en yoğun olduğu aralıkta gözaltına alınan müvekkillerimizin mitingden bir gün önce geç saatlerde bırakılmış olması, ertesi günkü büyük barış mitinginin heyecanı ile üzerinde fazla düşünemediğimiz bir ayrıntı olarak kalmıştı.
Ertesi gün soruşturmayı yürüten özel güvenlik ekiplerinin bakışları ile olay yerine koruma ordusu ile gelen İçişleri Bakanı’nın ziyaretini gördüğümüzde ise anladık ki bu ölenler ve kalanlar hariç herkesin bildiği bir tablo vardı ortada; failler, mağdurlar, maktüller, soruşturmacılar ve avukatlar aynı olay yeri incelemesinde...
GİZLİLİK ÖRTBAS İÇİN KULLANILIYOR
IŞİD ve ortaklıklarının katliam dosyalarında belki de en kritik yerde duran Suruç dosyası üzerindeki kısıtlılık kararı hala kalkmış değil. Dosya bir hukuki ceza soruşturmasından ziyade, iktidar, emniyet ve savcılık üçgeninde, IŞİD devlet bağlantılarının nasıl gizleneceğinin formülasyonlarının yürütüldüğü bir hal aldı. Hal böyleyken ve bizler adliye koridorlarında, Adli Tıp Kurumu önünde adalet arayışındayken, savcılık makamı kimi IŞİD şüphelilerinin ifadesini alıp bırakmış, ana şüphelilerden olan Yunus Durmaz’ın bulunduğu Antep’teki hücre evine ise 1 Mayıs’ta baskın düzenlenmişti, Durmaz ise polis baskınında kendisini patlatmıştı...
Ankara Katliam dosyasını yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından 27 kişi hakkında hazırlanan ve IŞİD terör örgütü üyeliği suçlamasını içeren 27 Ekim 2015 tarihli iddianamede Diyarbakır, Ankara ve Suruç katliamlarına hiç yer vermemişti. Nitekim dosyada şu an tutuklu hiçbir sanık kalmadı...
GERÇEKLERİN GÜCÜ YALANLARI BERTARAF ETTİ
Ankara Katliamı’nın sorumlularına dair iktidar kanadından yapılan ilk açıklamada saldırının ‘DEAŞ, PKK, MLKP, DHKP-C gibi birçok örgütün ortak işi’ olduğu belirtilmiş, buna savcılığın da bu açıklamayı teyit eden beyanları eşlik etmişti. Ancak gerçeklerin gücünün bu açıklamaları bertaraf etmesi uzun sürmedi.
Katliam sorumlularını gizlemek için gösterilen çaba aynı zamanda katliam sorumlularını da görünür hale getiriyordu. Suruç’ta yaşanan olaylar sonrasında CHP’nin 9 Ağustos 2015’te açıkladığı ve bir örneği de Başbakan Ahmet Davutoğlu’na gönderilen IŞİD raporunda, bombacıların isim veya rumuzları dahi listede yer alıyorken hala sorumlular hakkında savcılık tarafından hiçbir işlem yapılmamış olması, bu kişilerin ifadeye dahi çağrılmamaları, gerçek sorumlularını açığa çıkartılmayacağını ortaya koyuyordu.
Öte yandan Ankara Katliam dosyasında yer alan bilgilerden de Antep ve benzeri katliamların da planlandığı artık herkes tarafından bilinen bir gerçek.
Ankara Katliamı dosyasında 12 tutuklu, 22 firari sanık varken bombalar patlamış, deliller tümden ortadan kalkmış değil. Zira IŞİD katliam dosyalarında gizlenen bilgiler, yeni katliamların delillerini ve izlerini de taşıyor.
Katliamlara ortaklık edenlerin soruşturulması talebiyle yapılan tüm suç duyuruları reddedildi. Bunun yerine devletin birimlerinin dahlinin araştırılmasını isteyen avukatlar hakkında soruşturma başlatıldı.
Katliamda ismi geçen IŞİD’lilerin birçoğunun emniyette kaydı olması, geçmiş tarihlerde gözaltı işlemlerine rağmen serbest bırakılmış olması başka bir gerçek.
Katliamcılar nerde –hücre evlerine kaçtı –hücre evleri nerde –yandı bitti kül oldu denklemi, adalet eşitlik özgürlük mücadelesi yürütenlerin dinleyeceği bir tekerleme olmayacaktır.
IŞİD ve ortaklığındaki karanlık güçlere karşı özgürlük mücadelesi yürütenlere selam olsun...
* Özgürlükçü Hukukçular Derneği