Dünyadaki mülteci sayısı yaşanan savaş, kaos ve baskılara bağlı olarak her geçen gün artıyor. DAİŞ barbarlığı ve Ortadoğu ülkelerindeki çıkar savaşlarının şiddetlendiği günümüzde, bu göç dalgası boyutlandı. Ülkelerini terk etmek zorunda kalarak başka ülkelere yol alan binlerce kişi göç yollarında yaşamlarını yitirirken, bu yolculuğu ölmeden “atlatabilenler” de ciddi sorunlarla karşı karşıya. Avrupa Birliği’ne üye ülkeler, bu göçte pay sahibi olmalarına rağmen, mültecilere yönelik politikaları bu gerçekle uyuşmuyor. 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü nedeniyle bir kez daha gündeme gelen istatistiki veriler de bunu gözler önüne seriyor. BM Mülteciler Yüksek Konseyi Küresel Eğilimler Raporu verilerine göre geçtiğimiz yıl savaş, çatışma, baskılar veya yoksulluk yüzünden evlerini terkedenlerin sayısının rekor düzeye ulaştı, 2014 yılında mülteci sayısı 60 milyona dayandı. Göçün en çok yaşandığı yer ise 11,6 milyonla savaşın en şiddetli yaşandığı Suriye’den. 

 BM’nin insan hakları sözleşmelerine göre mültecilik hukuki bir statü olsa da bu zorunlu kaçışın sonrasındaki yaşamın hukuki olmayan boyutları var. Avrupa ülkelerinde mültecilere yönelik ciddi insan hakları ihlalleri yaşanıyor. 

Avrupa’daki mültecilerin karşı karşıya kaldıkları sorunları, mültecilerin dramı ve Avrupa ülkelerinin mültecilere yönelik politikalarını Almanya’dan yayın yapan Mülteci Radyo Ağı’nın sorumlusu Udo Asuquo ile konuştuk. 


Geçtiğimiz aylarda Almanya’nın Hamburg kentinde düzenlenen ‘Kapitalist Moderniteye Meydan Okumak 2’ başlıklı uluslarası konferansın salonunda kurumunuz adına stand açmıştınız. Kendinizi tanıtabiliir misiniz?

 Nijeryalıyım. Hamburg’daki Lampedusa adlı mülteci grubunun ve aynı zamanda Mülteci Radyosu Ağı’nın kurucularındanım. Bu harekete iki yıl önce Hamburg’da katıldım. Hem aktivistim hem de gazeteciyim. Aynı zamanda bir özgürlük savaşçısıyım. Kürt mücadelesini tanımak ve üyesi olduğum Mülteci Radyo Ağı olarak yeni ilişkiler geliştirmek için ‘Kapitalist Moderniteye Meydan Okumak 2’ adıyla düzenlenen konferansta stand açmıştım. 

Kendimi tanıtmam, mülteciliğin nedenleri ve sorunları için de bir giriş olabilir. Libya’da iç savaş başlayınca binlerce insan dünyanın dört bir tarafına dağıldı ve o dağılanların çoğu kendini Avrupa’da buldu. Ben de bu iç savaşın mağdurlarındanım. Buraya geldiğimde yapacak hiçbir şeyim yoktu ve ciddi bir boşluğu yaşadım. Dil sorunu ve diğer sorunlar nedeniyle daha önce yaptığım birçok çalışmayı burada yapamadım. Ailemden, arkadaşlarımdan, halkımdan ve buradaki toplumdan uzak kaldım. Mülteci oldum. Bu, hiç hazır olmadığım ve planlamadığım bir durumdu. Bizler Mülteci Radyo Ağı diye bir platform kurduk. Radyomuz, dünyanın birçok yerindeki mültecileri birbirlerine bağlayan bir ağ konumunda. Radyo aracılığıyla dünyanın her yerindeki mültecilerin her alanda yaşadıkları sorunları, hikayelerini, acılarını ve nasıl bir baskıya maruz kaldıklarıını aktarmaya çalışıyoruz. 


Bugün hiç olmadığı kadar büyük bir mülteci dalgası var. Bunu neye bağlıyorsunuz? Neden milyonlarca insan ülkelerini terk ederek göç etmeye başladı?

Elbette bu durumun dünyadaki savaşlarla doğrudan bağlantısı var. Bazı örnekler vermek istiyorum. Avrupa ve batılı ülkelerin, dünyada yaşanan birçok savaşta rolleri var. Onlar başka ulusları, devletleri, toplulukları kendi politik hırsları ve çıkarları için yok edip, oradan edindikleriyle kendi ülkelerinde barış ve refah içerisinde bir yaşam sürdürüyorlar. Ülkeleri yok edilmiş, kaynakları sömürülmüş ya da ölüm tehlikesi altında bulunan insanlar da buralara göç etmek zorunda kalıyorlar. Bu ülkeler savaş endekli politika yürütüp, savaş çığırtkanlığı yapmaya devam ettikçe bu göçler devam edecektir. 


Yani mülteciler, onların mülteci olmasına sebep olan ülkelere mi gidiyor? 

Hiç kimse istiyerek mülteci olmuyor. Çünkü olağanüstü koşullardan bahsediyoruz. Çünkü mülteci konumuna düşen binlerce zengin insan da var. Almanya’nın yaptığı tek şey mültecileri Avrupa sınırları dışına atmak. Ama Avrupa Birliği ülkelerinin bunu yapabilmek için çıkardıkları Dublin-1 ve Dublin-2 sözleşmeleri bugün artık Avrupa’da geçerli değil. Çünkü birçok insan sınırı geçti. Bu insanların başka şansı yok.


Savaşlar devam ettikçe, Avrupa ülkelerine her gün binlerce insan geliyor. Bu mülteci dalgası nereye kadar devam edecek? Ne yapılması gerekiyor? 

Gelen mültecilerin kimliklerine baktığımızda hangi ülkelerde savaş ve kaos yaşandığını da görebiliyoruz. Suriye, Irak, Afganistan, Afrika merkezi ve Libya’dan gelen binlerce mülteci var. Bunların çoğu kendi halinde sivil insanlardı ve NATO’nun saldırılarında üzerlerine bomba yağdırılmasını beklemiyorlardı. Bu savaşta yaşam alanları yok edilince mülteci durumuna düştüler. Çoğu benim gibiydi. Ben asker değildim. Polis de değildim. Kaddafi ile de bir alakam yoktu. Ama bu savaştan etkilenerek mülteci durumuna düştüm. Kendi ülkemede geri dönemiyordum. Önümde hayatımı kurtarabilecek tek bir yol ve seçenek vardı; çok büyük bir risk alarak deniz aşmak zorundaydım ve yaptım. Benim bu yaşadıklarıma neden olan kimler? Amerika ve Avrupalılar. Onlar dünyadaki birçok problemin nedeni durumunda. Tüm bunları “demokrasi” diyerek, “insan hakları” diyerek yapıyorlar. En çok onlar dile getiriyor bu kavramları ve söylemde diğer halklar için de istediklerini ifade ediyorlar. Onların demokrasi olarak dile getirdikleri bu durumda bizim gördüğümüz silah sesleri, bombalar ve ölümlerdi. 

Fakat buraya geldiğimiz zaman görüyoruz ki onların kendi ülkelerindeki demokratik sistem de artık çalışmıyor. Her köşesinde insan hakları ihlalleri var. Biz aptal değiliz. Avrupa’da insan hakları ihlalleri konusunda ve mültecilere yönelik birçok şey oluyor ve görüyoruz. 

Bizler radyoda herkesi konuşturarak bütün dünyaya şu mesajı vermek istiyoruz: Bütün ülkeler hiçbir yasal sınırlama getirmeksizin, acı çeken, savaştan kaçan mültecileri kabul etmeli. Bunlar yerlerine getirildiği zaman daha önce savaştan kaçan mülteciler dağılan yaşamlarını tekrar kurmaya başlar. 


Berlin’de ve Hamburg’da Devrimci Mülteci Hareketi’nin işgal ve çadır eylemleri sonucunda ikamet zorunluluğu kalktı. Bu gelişmelerle birlikte Avrupa devletleri sınır güvenliklerini arttırmayı düşünüyor bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Avrupa sistemi Avrupalılar tarafından organize ediliyor. Ama bu “Mülteciler burada yaşamayacak” anlamına gelmiyor. Hayır, onlar burada kalmaya ve yaşam mücadelelerini sürdürmeye devam edecekler. Berlin’de mülteciler kamu binalarını işgal etmek zorunda kaldı. Yine Berlin’de mültecilere yönelik insanlık dışı uygulamaları protesto için eylemler yapıldı. Şunu vurgulamak istiyorum: Bizler onların bir parçasıyız. Mültecileri birbirinden ayırmak yanlış olur. Oradaki insanların kamu binasını işgalden başka çareleri yoktu. Alman yasalarına göre kimse sokakta yaşamamalı. Ama Berlin’de uygulanan ikiyüzlü bir politika ile mülteciler temel yasaların dışına bırakıldı. Mültecilere gözlerini, kulaklarını kapattılar. Toplumdan tecrit ettiler. Ayrımcılığa maruz bıraktılar. Tüm yaşananlar onların yasaları ile uyuşmuyordu. Yasalara göre herkesin barınma hakkı var. Kim olduğun, hangi statüye sahip olduğunun bir önemi yok. Senin bir barınma yerin olmalı. Yasalar bunu söylüyor. Berlin’de bina işgal edilerek en temel hak yerine getiriliyordu. Bizler buraya İtalya’dan geldik. İtalya bizlere Avrupa’nın farklı ülkelerine gitmemizi söyledi. Bizler Alman devletine dedik ki İtalya’nın belgelerini tanıyın. Tanıyın ki bizler de okula gidebilelim, işe gidebilelim, sağlık sigortası ve diğer sosyal haklardan yararlanalım dedik. Ama onlar bize “Hayır” dedi.


İnsanların yerlerinden yurtlarından olup mülteci konumuna düşmemesi için neler yapılmalı. Bu sorunun temel çözümü nedir?

Savaşa neden olanlar, savaşlara neden olmayı bırakırsa işte o zaman çözüm gerçekleşir. Fakat Almanya gibi ülkeler silah ticaretine devam ettikçe bu savaşlar da devam edecek. Dolayısıyla mülteci akınları da sürecek. Binlerce mültecinin gelmesinden yakınıyorlar. Gelenlerin çoğunu kendi ülkelerine geri gönderiyorlar. Fakat yine de binlerce kişi gelmeye devam ediyor. Eğer daha fazla mülteci istemiyorlarsa savaş ajitatörlüğünü ve politik çıkarları için binlerce insanın ölümüne neden olmayı derhal bıraksınlar. Dünyanın başka yerlerinde yaşayan insanların kaynaklarına el koymak için her yere parmak sokmayı bıraksınlar. O zaman bu kadar mülteci de olmayacak.


Avrupa, özelde ise Almanya’da mültecilerin işlemleri çok uzun sürüyor. Bu işlemlerin devam ettiği süre boyunca hiçbir hakka da sahip değiller. Bu süreç sosyal ve psikolojik olarak mültecileri nasıl etkiliyor?

Federal Hükümet, benimle beraber İtalya’dan gelen grubu tanımak istediğini belirterek, sosyal sistem içerisine aldı. Onlara ilettiği teklif şu şekildeydi: 3 aylık dil kursuna gidin. Sonra hepinize çalışma izni verelim. Grubun çoğu bu yaklaşımı kurdukları örgütlenmeyi dağıtmayı yönelik bir uygulama olarak algıladı ve reddetti. Bugün Hamburg’da Lempedusa grubunun aktiviteleri sonucunda birçok insan çalışmaktadır. Ama hala devlet bu insanları yurtdışına göndermenin planlarını yapıyor. Bugün Hamburg Garı’nın çevresine gittiğinizde, oturum hakkı için mücadele edenlerin çadırlarını göreceksiniz. Lampedusa’nın mücadelesi sonucunda birçok kazanım elde ettik. Onun için şunu söylemek istiyorum Berlin’de mültecilere uygulanan politika ikiyüzlü bir politikadır. Eğer burada bu haklar verilebiliyorsa orada da verilmelidir. Oradaki mültecilerin çalışabileceği ortamı sağlama imkanları var. Ama bunu yapmak istemiyorlar. Ben de mülteciyim onlar da mülteci. Ben de İtalya’dan geldim onlar da. Fakat onlar benimle aynı haklara sahip değiller. Biz burada kalabilsinler diye kiliseyi organize ettik. Orda çalışmak isteyenlere çalışma izni ayarlanıyor ve iş bulunuyor. Tabi bu işler, bir Alman’ın ya da Avrupalı’nın çalışmak istemediği işler. Örgütlü olmayan mülteciler uzun süreli psikolojik sorunlarla yüz yüze kalıyorlar. Özellikle çok zorlu yollardan Avrupa’ya gelip sonra ülkesine geri gönderilme tehdidi ile karşılaşan mülteciler büyük travmalar yaşamakta.


Geri gönderilen mültecilerin sayısı da oldukça fazla. Ortadoğu ve Afrika’da mültecilerin geri dönüp yaşayabileceği bir ortam mümkün mü? Avrupa ülkelerinin bu uygulamalarına karşı mültecilerin de yapabilecekleri yok mu?

Bu soru için teşekkür ederim. Terk etmek zorunda bırakıldığımız ülkelerimizdeki koşullar ve mültecilere yönelik duyarlı yaklaşımlara seviniyorum. Çünkü herkes şöyle düşünüyor: Orası Ortadoğu. Orada barış olmaz. Orada çözüm olmaz. Orada herkes militan, herkes savaşıyor…

Eğer bugün Kürt halkı herkesi bir araya getirebiliyorsa ve herkes kendine burada yer bulabiliyorsa bu bütün dünyaya örnek bir davranıştır. Bütün dünyanın ve hepimizin örnek alması gereken bir modeldir bu. Herkese açık, herkese hoşgörülü bir sistem kuruluyorsa bence bu çok anlamlı ve geliştirilmesi gereken bir sistemdir. Ben bir Afrikalı olarak Kürt halkının mücadelesinin bir parçası olmam diyorsam kendimi aldatmış olurum. Çünkü yarın sıra bana, sana, diğerine, bize gelecek. Onun için beraber mücadele çok önemli. Ben buraya gelip Kürt halkını tanıyınca, Ortadoğu halkına karşı olan bütün önyargılarım değişti. Özellikle burada gördüğüm bütün Kürtler arkadaş canlısı insanlar. Ben gelen olarak şuna inanıyorum; bizler beraberce bir ağ oluşturup birlikte mücadele etmeliyiz. Ve bir aile gibi olmalıyız.

Sadece ten rengimden dolayı insanlar, “Onlar köleler, fakirler, kokuyorlar, bulaşıcı hastalıkları var” diyorlar. Ve bu nedenle başarıya ulaşamıyacağımızdan bahsediyorlar. Bu doğru değil. Bizler yaşadığımız sürece mücaedele edeceğiz. Yaşam var olduğu sürece bizler de yaşıyacağız. Tüm baskılara rağmen yaşayacağız ve mücadele edeceğiz. Bizlere bu zulmü yapanlar bizim ülkelerimize benzin, elmas, ve diğer doğal kaynaklar için saldırıyorlar, öldürüyorlar. Mülteciler olarak bu zihniyete karşı da mücadele edeceğiz. Ama hep birlikte mücadele ile zafere ulaşabiliriz. 


En çok göç yaşanan Ortadoğu ve Afrika insanlığın ve medeniyetin ilk doğuş yeri olarak gösterilen iki coğrafya. Buradaki halklar egemen güçler aracılığıyla yaşanan bu yıkımın ne kadar farkında? Bunu önlemeye yönelik tutum ve politikalar var mı? 

Afrika ekonomisi şu anda bir büyümenin içerisinde. Afrikalılar, Avrupalıların her şeylerini alıp götürmelerinin hata olduğunu yavaş yavaş anlamaya başladılar. İnsanlığın ve uygarlığın Afrika’dan geldiği doğrudur. Fakat biz Afrikalılar çok acılar yaşadık. Kölelik, salgın hastalık ve vahşetin her türlüsünü yaşamak zorunda kaldık. Afrika bugün çok emin adımlarla, çok hızlı bir şekilde büyüyor. Bu büyümeyi de kimse durduramayacak. Biz Avrupalılarla iş yapmayı bıraktığımızda hemen ağlıyorlar. Bizler onları hırsız olarak görüyoruz. Biz onları dolandırıcı olarak görüyoruz. Biz onları gelip çalıp, yok edenler olarak biliyoruz. Onlar inşa etmek için değil dikte etmek için geliyorlar. Afrikalılar “Artık yeter” diyor. Bu konuda çok mutluyum. Çünkü Kenya, Nijerya ve Gana gibi ülkeler kaynakları kendileri için kullanmya başladılar. Bizler Avrupa ile sömürü üzerine olan her türlü ilişkiyi askıya aldık. “Artık size ihtiyacımız yok, işin özünü anladık” diyoruz. Rojava ve Ortadoğu için de bu red poltikası gereklidir. İnanıyorum ki birgün bu sömürgeci düzen bitecek ve sonunda herkes barış içerisinde yaşayacak. Son olarak şunu söylüyorum: Yasalar insanlar için vardır. İnsanlar, yasalar için değil. Onun için yasalar değişebilir, kenera koyulabilir ya da toptan çöpe atılabilir.


FEHMİ KATAR/HAMBURG