TC, büyük savaştan sonra, Avrupa Birliği’nin (AB) fikri tohumları atıldığından beri, içeriye girmek için, kendini acındıran Medine dilencisi gibi boynu bükük kapıda bekliyor. Arkadan gelen, yandan sarkan içeriye girdi. Avrupalı itelekleyip, aşağıladı.

Fakat, maşallahı var, büyük Türk büyükleri, asla “ay şeref damarım” diye yakınmadan, aşağılanmaktan helak oldum demeden orada durmaya devam ettiler.
Ve, şimdi bir kere daha olan oldu. Birliğin darbecilere gösterdiği dirsek bir seçilmiş olan AKP iktidarına da nasip oldu. “Bu kafa Avrupa ruhuna uygun değil, kapımı terk et” deyiverdi, nazikçesine. Birliğin bel kemiği Almanya ise “iktidar partileri” imzasıyla kararını açıkladı:
“Türkiye’nin, Avrupa Birliği üyeliğini reddediyoruz. Çünkü, üyelik şartlarına sahip değil”
Kıta Devleti fikri, bir kültürün tohumuydu. TC, tohuma da toprağa da aykırıydı. Avrupa değerlerinde her şeye rağmen bir dürüstlük vardı. Yalan söylemek suç ve kişiyi intihara sürükleyecek utançtı.
TC’de en çok yalan söyleyenin oyu artıyor, tavan yapıyordu. Dürüstlüğün kıt bulunduğu bir Ortadoğu yapısıydı. Sıkıştığında eski Kasımpaşa külhaninin, vaziyeti idare eden kurnazlığıyla “ver öpim abi” diyen, Avrupa düşüncesinin dışında bir yerdi.
Yurduna kondukları Kürtleri, bir ağız şapırdatmasıyla yok ilan etmişlerdi. Var olduklarını kanıtlamak 4 bin köyünü çetelere, 30 bin sivilini de katillere kaptırdılar.
Olmamışı olmuş, olmuşu olmamış göstermede, Roboskî’deki planlı sivil katliam, terörle mücadele olmuş oluyordu.
Avrupa’da, “tek” diyen adamı, düşünce özgürlüğü nedeniyle tutuklamıyor, ama ona deli gözüyle bakıyorlardı. Ayaklarından asılmış Avrupalı bir faşiste (Mussolini) ait olan ırkçı tekçilik, (tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek (resmi) dil, ırk vatan) TC’de hala vatanseverlik.
Avrupa’da insanlar aidiyetleri (ırk) ten renkleri, dilleri, kültürleriyle kendileridir. Saygındır. Devlet, kendilerini geliştirmeye yardımcı olmakla yükümlüdür. (TC’nin “benimdir” dediği sınırlar içinde bir Kürdistan vardır.) Kürtler vergi öderler, ama o vergiyle dilleriyle eğitim görme, kültürlerini geliştirme imkanına sahip değl, yasak altındadırlar. İsimlerini (sokak, köy, kasaba, şehir, kişi ve soyisim) kullanamaz, ayrı bir halk olmaktan doğan hakları, özgürlükleri “teklik” gereği kilit altınadır.
Ürettiği yasaklarla, rejime muhalif vatandaş iç düşmandı. Devletin bir görevi de, iç düşmanı cezalandırmak üzere tedbir, tuzak, düşünmektir.
Başbakanın hafta sonu Erzurum’da yaptığı konuşma, ertesi gün polisi “vatan kurtaran şaban” ilan etmesi, devletin yurttaşıyla topyekün savaş dehşetiydi. Dehşet günlerinde hapsedilmiş 10 bin Kürtten bir tanesinin suçu, dışarda buluşacağı eşine “nerede?” diye sormasıydı ki, Hukuku seyreyleyin!..
Öbür yanda güç yettirdiği, dişine göre bulduğu ülkeler birer, ikişer, komşular ise bütün olarak dış düşmandı. Ta gidip iç çatışmanın yaşandığı Burma’da (Myamara) iç çatışmaya dahil oluyor, Sudan’ın iç işlerine burnunu sokuyor, Libya’da ortaya çıkan kiralık katillere yardıma koşuyor, Suriye’de yandaşlarının iktidarı için iç savaş başlatıyor, İsrail’e dolaylı yoldan savaş açıp, kapısına ambargo delen gemi gönderiyordu.
Avrupa, böyle bir garabeti içine almak zorunda mıdır? Hayır…
Üstelik, artık Avrupa’nın “sen dünyaya medeniyet yayan, medeni oğlu medeni Türksün” hohpohlamasına da gerek yok. O gaz, soğuk savaş içindi. Savaş çoktan bitti. Yeni savaşta, asker kalabalık çağ dışı.
Ha ahlakilikleri mi?
O kadar derinde ahlaklılar ki, Türk Başbakanı, gemiden inen genç kadınların baldırından bir parça, kollarından birazcık görünce, galeyana gelmemek için zor tutuyor kendini. Çiftler metroda birbirine yakın durunca, ahlaklı devlet “ahlaka” davetiye çıkarıyordu. Polis, izinsiz yer ve zamanda bira içenin ensesine dikilmekle de görevliydi.
Ama her yerinden ahlak akan devletin, 405 kişilik bir askeri birliği, tekmili birden tecvüzden yargılanıyordu. Bingöl’de vatana hizmet tertibinden kışla kurmuş ordunun çavuşları, 16 yaşındaki bir fukara kıza tecavüzle suçlanıyor, ahlak muhafızlığını sevdiğim devletin mahkemesi de, tecavüzcülere “tutukluluk kapısını geçiniz” diyordu.
Avrupa deli mı, ne? Bunları neden içine alsındı ki?