
Mültecilere attığı tekme kameralara yansıyınca dünya halklarının nefretini kazanan Macar kadın kameraman Petra Laszlo, marjinal değil. Mülteciler açısından Avrupa politikası, Laszlo'nun tekmesinin sürece yayılmış, sistematik formunu ifade ediyor.
Avrupa'nın "mülteci politikasını" sadece iltica yasaları ve fiilleri bağlamında değerlendirmek, aslında eksik olur. Avrupa, mültecilerin hayatına göç yolu ardından dahil olmuyor. Devletlerin her birinin Ortadoğu'daki savaşlarda öyle ya da böyle payı var. Pay sahibi olmayı "başaramadıkları" savaş ve çatışmalarda ise, hiç değilse, önleyici güçlerini harekete geçirmemeleri açısından suç ortağı pozisyonundalar. Dolayısıyla bu yazının kapsadığı fiiller, günah defterinin yalnızca küçük -ve belki de en önemsiz- sayfalarını kapsıyor.
I. SINIR
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres, "2010 yılında her gün yer değiştirmek zorunda kalan kişi sayısı 11 bindi; geçen yıl 42 bine kadar yükseldi" diyor. (Guardian, 7 Eylül 2015)
Günde 42 bin kişi... İnsan kaçakçılığı, pekala çağımızın gözde meslekleri arasında sayılabilir!
Bu istatistikler, güncel değil. Üzerinden yıllar, aylar geçtiğinden değil; sayı her gün, radikal biçimde artmaya devam ediyor. Şöyle ki, 2014 yılında Avrupa'ya ulaşmaya çalışırken Akdeniz'de boğulan mülteci sayısı, 2 bin 643. Bu sayı, 2015'in ilk 9 ayında 3 bin 279. Kalan üç ay, soğuğun ve aşırı yağışların da eklenmesiyle can kaybının zirveye ulaştığı aylar... (Mesela daha birkaç gün önce Akdeniz'de can veren 18 mülteci, bu sayıya dahil değil. Bu yazıyı okuduğunuz sırada dalgalarla mücadele etmeyi sürdüren yüzlerce mülteciden kaçının sağ ulaşabileceği de muamma.) Etkili önlemler alınmadığı takdirde bu trajedinin, 2016'da katlanarak büyüyeceğinden endişe ediliyor. Politika, sosyoloji, tıp lüzumlu değil; yalnızca istatistik bilimiyle biraz haşır neşirlik, endişeyi doğruluyor.
Suriyeli mülteciler, güncel göç yolunun baş aktörü. Örneklemimiz de onlar olmalı.
Bir Suriyeli mültecinin, ülkesindeki savaştan kaçıp Avrupa'ya ulaşmak için kullanabileceği herhangi bir "legal yol" bulunmuyor. Tek çıkar yol, insan kaçakçılarına para vermek... (Almanya Göç, Mülteciler ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı Aydan Özoğuz, 22.05.2015, Deutsche Welle)
Eğer insan kaçakçılarıyla şansını denemesine yetecek parası yoksa (Bir mülteci teknesi veya botunda tek kişilik yer, asgari iki bin dolar), mültecinin yapacağı tek şey, Türkiye veya Ürdün gibi bir komşu ülkeye sığınmak... Bu ülkeler, Suriyelilere "mülteci" statüsü vermedikleri gibi insanca yaşam koşulları da sağlamıyor. Sözgelimi Türkiye'deki kamplarda veya sokaklarda (!) kalan bir Suriyelinin çabası, günde 10-15 liraya çalıştığı işlerden insan kaçakçısını tatmin edecek kadar para biriktirmek oluyor. Bu çabanın yeterli olacağına -doğal olarak- gözü kesmeyen bazıları ise, hırsızlık, fuhuş, uyuşturucu ticareti gibi "daha kestirme" yollarla iki bin doları denkleştirip Avrupa'ya doğru yola devam etmenin fırsatını kolluyor.
Avrupa'ya geliş yolu -eğer Türkiye, Yunanistan sınırını açmazsa- Akdeniz veya Ege'den geçmek zorunda. Kalanı, ölüm veya en iyi ihtimalle etkisi hayat boyu sürecek travmalar...
Birleşmiş Milletler, durumdan habersiz değil. Hem de on yıllardır! Daha 1967'de, bugünkü gibi büyük bir kriz ortada yokken yapılan tespit, aslında bütün devletlere, hem de bugün yazılmış gibi, sorumluluklarını apaçık söylüyor:
"Sığınacak yer arama süreci esnasında, artan bir insan kitlesi, güvenli bölgelere ulaşabilme haklarının ellerinden alındığı kısıtlayıcı önlemlerle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bazı durumlarda sığınmacı ve mülteciler alıkonulmakta ya da hayatlarının, özgürlüklerinin ve güvenliklerinin tehdit altında olduğu bölgelere zorla geri gönderilmektedir. Bazıları silahlı gruplar tarafından saldırıya uğramakta ya da zorla silahlı gruplara dahil edilmekte ve sivil çatışmalarda taraf olarak savaşmaya zorlanmaktadırlar. Sığınmacı ve mülteciler, aynı zamanda, ırkçı saldırıların da mağdurlarıdır." (UNHCR İnsan Hakları Bilgi Kitapçığı No. 20 - Zulüm Görme Tehlikesi Olan Kişilerle İlgili Sığınmaya İlişkin Karar - 1967)
Peki ne yapılabilir? Mülteci haklarına dair çalışan kurumların iki "ilk adım" önerisi var:
* Avrupa Birliği ülkeleri, sözgelimi Suriyeli mültecileri, komşu bir ülkedeki temsilcilikleri üzerinden ülkelerine yasal yollarla taşıyabilir.
* Taşınamayan veya taşınmak istenmeyen mülteciler, sınır hattında kurulu mülteci kamplarında desteklenebilir; kampların güvenliği ve insan haklarına uygunluğu geliştirilebilir; kamplar, Birleşmiş Milletler'e bağlı sivil kurumlar eliyle denetlenebilir.
Bu iki basit ve esasında "sistemiçi" fiil, insan kaçakçılarının rotasında yaşamını yitiren mülteci sayısını büyük oranda azaltabilir. "Sistemiçi" diyoruz; zira esas köklü çözüm, Avrupa Birliği devletlerinin savaşlardaki ortaklığını sonlandırması ve savaş karşıtı cepheyi güçlendirmesi olabilirdi. Bu, güncel havsalamızın alamayacağı bir seçenek!
Kaldı ki, mültecilerin statüsünün belirlendiği 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi'nce (-ki bu sözleşme, 144 taraf devleti, "iç hukuklarından üstün bir biçimde" bağlar.) tespit edilen en önemli ilkelerden biri, "geri göndermeme ilkesi"dir. (Non-refoulement) Buna göre devletler, "...mülteciyi, ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına, her ne şekilde olursa olsun geri gönderemez, iade edemez."
Yaşanan, insanlığın kazandığı hakkın devletlerce gasp edilmesi veya en iyimser tabirle, törpülenmesidir.
II. SÖMÜRGECİ DEVLET, SÖMÜRGECİ TOPLUM
Macaristan Başbakanı Victor Orban, Almanya gazetesi Frankfurter Allgemeine'de çıkan yazısında, "Halkımız bizden sınırlarımızı korumamızı ve duruma hakim olmamızı istiyor. Mülteci akını, Avrupa'nın Hıristiyan köklerini tehdit ediyor" dedi. Yetinmedi, parlamentoda, "Bizi istila ediyorlar, Avrupa tehdit altında" diye ünledi. (BBC Türkçe, 21 Eylül 2015)
Macar kameramanın mültecileri tekmelediği, kucağında çocuğu olan babaya çelme taktığı görüntülere şaşmamalı!
Avrupa halklarında gelişen yabancı düşmanlığını, devlet politikalarından bağımsız görmek mümkün değil. Zira mülteciler, göç yolunda olduğu gibi, bir biçimde "başvurmayı" başarabildikleri ülkede de sistematik biçimde "ikinci sınıf insan" muamelesi görürler.
Birleşmiş Milletler normlarını ve ülke yasalarını bir tarafa bırakalım, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin bile çiğnendiği uygulamalar, hem mülteci hem de toplum tarafından artık doğal karşılanır durumdadır. Çalışma, seyahat, eğitim gibi en temel insan haklarına ulaşmak bile mülteci için mücadele konusudur. Bu mücadelenin ifası, çoğunlukla "itaat, daha fazla itaat" prensibine dayanır.
Mülteci, devletin sopasını sırtında en fazla hissedendir. Zira gelmek uğruna onca badire atlattığı ülkeden "gönderilme korkusu", elini kolunu bağlar. Mülteci, insana yaraşmaz, çoğunlukla kent merkezleri dışındaki toplama kamplarında kalmaya mecbur edilir; bazı dönemlerde/ülkelerde "kampın 30 kilometre çevresi dışına çıkması", izin alabilene kadar çalışması, okuması yasaklanır; sağlık hizmetlerinden diğer insanlarla eşit koşullarda yararlanamaz. Üstelik bütün hizmet alım süreçlerinde ayrımcı tanımlamaya maruz bırakılır. Belgelerin rengi bile farklıdır! Almanya'da son dönemde geliştirilen "sarı kol bandı" uygulaması ise, Hitler Almanyası'nın Yahudi fişlemesiyle, ancak nüans farkı taşıyor.
Bu süreç mülteciyi, toplumsal algıda "tehlikeli" olarak kodlar. Böylesine toplumsallık dışına itilmesi, toplumda ve mültecide buna göre refleksler de geliştirir. Avrupa'da zaten öteden beri var olan ırkçılık potansiyeli de dahil olunca, mülteci sorunu, patlamaya hazır bombaya dönüşür.
Avrupalı, mülteciyi "kendisinin yarattığı kaynakları sömürmeye gelen asalak" gibi görüyor. "Beyaz adamın" zihninin kıvrımlarında mülteci, yoksulluğu, savaşı, kargaşayı hak eden ya da hiç değilse coğrafyasından ötürü bununla yüzleşmeyi öğrenmek zorunda olan insanı ifade ediyor. Savaştan ve yoksulluktan korunaklı ülkesiyle sözgelimi Ortadoğu'yu aynı dünyada bile düşünmekten uzaktır. Neden düşünsün ki! Onu, yaşam koşulları -ve buna ilişkin potansiyel yakın tehditler- ilgilendiriyor. Belki de Maslow'un hiyerarşisi devreye giriyor; mülteci, karşısında uygarlığın acımasızca sallanan parmağını buluyor: "Neden ölmedin de buralara kadar geldin!"
Son mülteci akınıyla birlikte güç kazanan ve çok değişik kesimlere ulaşan "Refugees Welcome" (Mülteciler hoşgeldiniz) hareketi, gelişme eğiliminde olan ırkçılığa karşı önemli bir tepkiyi ifade ediyor. Ancak bu girişimin mültecileşmeyi "doğal afet mağduriyeti" gibi ele almasının, "savaş karşıtı" bir cepheye dönüşmemesinin sorunlu olduğunu; dolayısıyla, sorunu doğru koymadığı için çözüm tarifinin de belirsiz olduğunu kaydetmek gerekiyor.
III. MÜLTECİ KAMPI
Bir mültecinin görüp geçirmesi gereken bütün yıldırıcı prosedürleri aştınız ve nihayet bir kampa yerleştirildiniz; şöyle rahat bir soluk almak halen mümkün değil; hatta bundan önce yaşananlar, ancak "işin lolosu"ydu.
Almanya'da yerleştirildiğiniz ilk kamp, çoğu zaman kışladan bozma olur. Yüzlerce, bazen binlerce mültecinin bir arada yaşadığı bu kamplar, aynı zamanda ilk başvurunuzun ve yol ifadenizin alındığı merkezlerdir. Buradaki ikametiniz aylar sürer.
Kamplardaki tek etkin denetleme, giriş çıkışlara ilişkindir. Yeni uygulama ile kolunuza takılan sarı bantları "nizamiyede" göstererek içeri girersiniz.
Mülteci, kampa alınırken kapsamlı bir üst aramasından geçirilir ve parmak izi alınır. Bu sırada üzerinde, en fazla 140 Euro bulunmasına müsaade vardır. Kalan paraya görevliler tarafından el konulur. "Warum? Darum." (Almanca, "Neden? İşte.")
Kamplar, en temel hakların bile ihlal edildiği, insanların üst üste yaşamak zorunda bırakıldığı mekanlar... Tuvaletler, banyolar ve mutfaklar, kullanabilecek insan kotasını kat kat aşmış durumda; temiz, sağlam malzeme bulmak dahi güç.
Her şey bir yana bu mekanlarda insanlar, kendilerine saygılarını yitiriyor. Kampların dışında mültecilerin bulaştığı suçlarda, bu sürecin yarattığı tahribatın da payı olduğunu söylemek, hiç de akıl dışı değil.
Kaldı ki mevcut durumda bu insanlık dışı kamplarda "kalabilmek", bir ayrıcalık. Binlerce mülteci, konteynerlerde, hatta çadırlarda yaşamak zorunda.
İnsan hakları alanında çalışan birçok örgüt, mülteci kamplarının kapatılmasını, bunun yerine mültecilere ilk aşamada destek verilmesini ve ardından çalışma imkanı sağlanmasını talep ediyor.
IV. ENTEGRASYON
Avrupalı devletlerin ve kurumların dilinden düşürmediği "entegrasyon", yukarıda kaba hatlarıyla özetlenmeye çalışılan süreçten bağımsız değil. Mültecinin ölümlerle ve travmalarla dolu bu zorlu yolculuğu, entegrasyon sürecinin bir parçası... Bu yolun sonunda mülteci, ülkesindeki savaşta payı olan, kaçarken yaşadığı zulümlerin doğrudan müsebbibi olan devletlere karşı öfkeyle, mücadele azmiyle dolmuyor. Aksine bu süreçten "sağ kurtulanlar", uzun süre tepelerinden eksik olmayan geri gönderilme korkusunun da etkisiyle, tam itaatle çalışmaya başlıyor.
Fransız faşist Marine Le Pen'in, "Almanya mültecileri köle yapacak" sözleri, temelsiz değil. Birçok iş kolunda mülteciler, yasadışı saat ücretleriyle, denetimsiz çalışmaya mahkum ediliyor. İnsanlık dışı yaşam ve iş koşulları, Avrupa vatandaşları için büyük grevlere, eylemlere sebep bir felaket; fakat mülteciler söz konusu olduğunda kimseye garip bile gelmiyor.
"Teşekkür ederim Almanya", "Seni seviyorum Fransa" gibi dövizler taşıyan kavruk tenli mültecilerin bakışlarında, bir şükranın sıcaklığını değil, işte bu makus talihin, bu sömürge sefaletinin acısını hissetmek zorundayız. Ve bu acıyla, mülteci sorununu, başta mültecileştiren savaşların müsebbibleriyle, mücadele başlığına dönüştürmek... Bu girdaptan tek çıkış yolu bu. "Beyaz adamın" merhameti, hiçbir zaman kurtuluş olmadı, olmayacak.
Birkaç güncel not:
* Mülteci sorunu konusunda Avrupa'nın "ileri karakolu" Macaristan, Sırbistan sınırına 4 metre yüksekliğinde, 175 kilometre uzunluğunda çit inşa ediyor.
* Avrupa Birliği'nin mültecilerin ülkelere paylaştırılmasına ilişkin planını kabul etmeyen beş ülke: Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Romanya ve Slovakya.
* Macaristan'ın son kararı: Ülkeye giren mültecilere karşı polis ve askere silah kullanma yetkisi.
* Macaristan'daki yoğun önlemlerin ardından göç rotası değişti: Mülteciler, Hırvatistan üzerinden Kuzey Avrupa'ya doğru yürüyor. Macaristan sınırı kapatıldıktan sonra Hırvatistan'a bir günde ulaşan mülteci sayısı, 7 bin 300.
* Avrupa sınırlarına giren mültecilerin ilk ayak bastıkları ülkeye iltica etmelerini de düzenleyen Dublin Yönetmeliği, Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerin geçiş güzergahı olarak kullanılmasından dolayı, defakto olarak askıya alınmış durumda.
* Avrupa'da mülteciler, henüz cılız da olsa bir araya gelmeye, mücadele etmeye başlıyorlar. Berlin'deki "Oranienplatz Eylemcileri"nin başını çektiği bir grup, "Devrimci Mülteci Hareketi"ni kurdu. Nürnberg'deki mülteci çadırında açlık grevi de devam ediyor.
Osman OÐUZ