Aslında, son otuz yılın deneyimi açıkça ortaya koydu ki, Avrupa Birliği, şiddetli geçimsizlik içinde bile olsa, finansal otoriterlik ile etno-milliyetçiliğin evliliğinden ibaret. Ursula von der Leyen’in Avrupa Birliği Komisyonu başkanı seçilmesi bu ittifakın kanıtı: Orban ve Macron aynı madalyonun iki yüzü.
Ulus devlet finansal küreselleşme karşısında iktidarsızlaştıkça, milli kimliğin sahiplenilmesi öncelikli olarak ırka ve dine dayalı hale geliyor. Putin Rusya’sı ile Trump ABD’si arasındaki ne idüğü belirsiz ilişkiyi de açıklar bu. Dünyanın Hıristiyan beyaz erkekleri, yükselen uygarlıklara karşı birleşiyorlar.
FRANCO BERARDİ
Berlin Duvarı’nın yıkılışını ve Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünü takip eden yıllarda, Maastricht Antlaşması Avrupa politikasının genel çerçevesi oldu ve Birlik neoliberal gündeme resmen geçiş yaptı. O dönem Avrupacı hissiyatımın sarsıldığını hissetmiş ve kendime Birliğin sadece milliyetçiliğin geri dönüşüne karşı kendisini korumaya çalıştığını söyleyerek içimdeki kuşkuları susturmaya çalışmıştım.
Yanılıyordum.
Amaçları sosyal hizmetlerin özelleştirilmesi, emeğin güvencesizleştirilmesi ve ücretlerin düşürülmesi olan bir finansal makineye dönüştürülmüş olan Birlik, milliyetçiliği, ırkçılığı ve saldırganlığı körükledi. Ve şimdi, otuz yıl sonra, aynı şeyi yapmaya devam ediyor.
Yıllar yılları kovalarken, Julien Benda tarafından 1933’te yazılan sözleri bir düstur gibi sürekli kendime tekrarlıyordum: “Avrupa Birliği, Avrupa’nın ve Avrupalıların ne olduğunun bir sonucu olmayacak çünkü Avrupa özgür ve rasyonel irademizin ürününden başka bir şey değil.” Benda, Discours à la nation europeenne başlıklı eserinde, Avrupalıların, kimlik açısından hiçbir kültürel ortak zemin var olmayacak ölçüde birbirlerinden farklı olduğunu söylüyordu; bu nedenle, siyasi birliğin temeli yalnızca Avrupalıların şuurunun, onların demokratik kararının sonucu olabilirdi.
Modern sömürgecilik tarihi
Julien Benda tarafından ifade edilen konsept cazip geliyor: Avrupa, milli kimliğin zıddıdır; demokrasinin kimlikçi olmayan bir özne doğurabileceği özgür alandır o. Ancak artık kanıtlara teslim olmaya mecburum: Benda’nın ifade ettiği konsept güzel ama sahte ve idealist. Materyalist bir bakış açısıyla şunu söyleyebilmek gerek: Ortak bir kimlik zemini aslında var ve bunun kökeni, modern sömürgecilik tarihi; Avrupalıların, hakimiyetleri altına aldıkları dünyada uyguladıkları şiddet ve kaynak talanı sayesinde kazanmış oldukları ayrıcalık.
Niye Fransız, İtalyan, Alman, İspanyol ve İngiliz emperyalizmlerini üst üste koyunca demokratik ve barışçıl bir Avrupa Birliği’nin ortaya çıkabileceğini bekleyelim ki?
Aslında, son otuz yılın deneyimi açıkça ortaya koydu ki, Avrupa Birliği, şiddetli geçimsizlik içinde bile olsa, finansal otoriterlik ile etno-milliyetçiliğin evliliğinden ibaret. Ursula von der Leyen’in Avrupa Birliği Komisyonu başkanı seçilmesi bu ittifakın kanıtı: Orban ve Macron aynı madalyonun iki yüzü.
“Etno-milliyetçilik” konsepti, benim açımdan, Hindistan’dan Polonya’ya, Türkiye’den Rusya’ya, İtalya’dan Birleşik Krallık’a, Brezilya’dan Birleşik Devletler’e ve Çin’e kadar gezegeni silip süpürmekte olan süregiden neo-reaksiyoner hareketi tanımlamanın en iyi yolu. Etno-milliyetçilik sözcüğüyle, kültürel üstünlükçülüğün ve daha özel olarak da erkek üstünlükçülüğünün yükselişini yansıtan bir tür milli kimliğin sahiplenilmesini kastediyorum. Erkek hıncı, dini ve etnik saldırganlıkla harmanlanıyor. Ulus devlet finansal küreselleşme karşısında iktidarsızlaştıkça, milli kimliğin sahiplenilmesi öncelikli olarak ırka ve dine dayalı hale geliyor. Putin Rusya’sı ile Trump ABD’si arasındaki ne idüğü belirsiz ilişkiyi de açıklar bu. Kalıcılığını sürdüren jeopolitik çatışma halinin arkasında, bir kültürel ittifak duygusu var: Dünyanın Hıristiyan beyaz erkekleri, yükselen uygarlıklara karşı birleşiyorlar.
Avrupa kimliği ve etno-milliyetçilik
Avrupa kimliği, sömürgeci ayrıcalık mirasına dayanmaktadır ve bu nedenle bir siyasi deney olarak Avrupa Birliği’ni desteklemiş olan şey, kalıcı refah olasılığıdır; refah yükselişte olduğu sürece, yani geçtiğimiz yüzyılın sonuna kadar desteklemiştir. En sonunda Avrupa deneyi, mali çöküşün etkilerinin kıta ekonomisini sıkıntıya soktuğu 2010 sonrasında insicamını ve halkın onayını yitirdi. Krize verilen tepki, toplumsal yeniden üretim üzerindeki finansal denetimin güçlendirilmesi oldu: Birçok ülkenin ekonomisi ciddi şekilde hasar gördü ve toplumsal yaşam mali kemer sıkma yüzünden yoksullaştı.
2015’ten bu yana, yani Yunan seçmenlerin çoğunluk kararının, mali şantaj yoluyla ezilmesi ile Yunanistan’ın küçük düşürüldüğü yazdan bu yana, AB’nin çimentosu iki şeyden oluşuyor: Mali sıkılaştırmanın dayattığı mali kemer sıkma ve toplumsal yoksullaşmanın sorumlusu olarak gösterilen göçmenlerin reddi. 2015 yazından bu yana, milliyetçilik ve ırkçılık her AB ülkesinde yükselişte. Ve hakim duygu yabancı insanların işgali korkusu ve liberal demokrasi ile sözümona elitlere karşı intikam arzusu olduğundan, bu durum önü alınamaz gibi görünüyor.
2016 yılı (Brexit ve Trump zaferi yılı) dönüm noktası oldu: Etno-milliyetçilik, dünyada ve özellikle Avrupa’da hakim akım haline geldi.
Aslında ulusal egemenliği geri isteyen partilerin zaferi, neoliberal trendi geri çevirmeyecek; aksine, milliyetçilerin neoliberalizme ve finansal iktidara karşı yüksek sesli muhalefetinin bir yalan olduğu ortaya çıktı bile. Emeğin güvencesizliği ve toplumsal yoksulluk “ulusal egemenlikçi” sağcıların hükümette olduğu ülkelerde gerilemedi, daha da ilerledi. Dolayısıyla akla şu soru geliyor: Sözümona popülist partiler, neoliberaller gibi özelleştirme ve güvencesizleştirme politikalarını izliyorlarsa, insanlar neden bu partilere oy veriyor? Bu sorunun yanıtını politikada bulmak zor çünkü sağ partilere oy verme tercihi rasyonel bir akıl yürütmenin sonucu değil.
İnsanlar milliyetçiliği esasen psikotik bir sebeple yeniden kucaklıyor. Zihinsel kargaşa, kablolu demokrasi alanımızın tümüne yayılmış durumda.
Çağdaş faşizmin kültürel kaynağı
İnsanlar gerçekte milliyetçiliğin yaşamlarını iyileştireceğini veya milliyetçi bir geleceğin parlak ve şanlı olacağını falan düşünmüyorlar. Çağdaş faşizmin kültürel kaynağı artık gelecekçilik değil. Öngörülebilir gelecekte hiçbir büyüme yok, hiçbir genişleme yok. Dolayısıyla büyüyen etno-milliyetçilik dalgasında hiçbir umut yok, hiçbir ideolojik şevk yok: Milliyetçi geri tepmenin derin motivasyonu umut değil umutsuzluk ve intikam duygusu.
Tuzağa düşmüş, sıkışmış hisseden insanlar, mali şantaja içerliyorlar ve geçmişin merkez sol hükümetlerini, bugün küresel finans iktidarına boyun eğmişliklerinin sorumlusu sayıyorlar. Bu yüzden, siyasal iktidarsızlık aşağılamasına maruz kalmış insanların ana hedefi, banka sistemini kurtarmak ve ekonominin trendi stagnasyon gibi görünmesine rağmen sermaye kârlarını arttırmak için işçi çıkarlarına ihanet eden, neoliberal egemenliği dayatan ve refah devletini imha eden merkez sol siyasal sınıf.
Milliyetçilik, faşizm, yabancı düşmanlığı ve pür nefret, (sadece) yalan haberlerin ve manipülasyonların sonucu değil; otuz yıllık finansal tahribatın ve solun siyasal ihanetinin öngörülebilir bir sonucu. Elbette tekno medya kasırgasının kışkırttığı curcuna da bu hikayenin bir parçası ama bu delirmişliği katlayan bir şey de var; nihilist öfke.
Çağdaş nihilizm, yıkımın (çevresel, toplumsal ve askeri) geri dönülemez olduğuna dair kinik algıya dayanıyor: İnsanlar, artık çok geç, herkesin kurtulması mümkün değil diye düşünme eğiliminde. Nüfusun yalnızca küçük bir kesimi ayakta kalabilir, bu yüzden benim ailem öncelikli, benim köyüm öncelikli, benim milletim öncelikli, benim ırkım öncelikli, diye düşünüyorlar.
Bu, açık ki, bir kıyamet formülü; nihilist bir itkiye dayalı bir kendi başını yeme davranışı.
Hukuk gücünü yitirdi
2. Dünya Savaşı’ndan ve Nazizm’in yenilgisinden sonra, liberal düzen, ırkçılık ve milliyetçiliğin kötü şeyler olduğu ve politik söylemde bunların ifade edilemeyeceği varsayımına dayanıyordu. Bir tür ırkçılık karşıtı siyasi doğruculuk, kökü derindeki beyaz üstünlükçülüğün panzehiri vazifesi gördü. Kolektif Üst Ben, yetmiş yıl boyunca üstünlükçü bilinçdışının spontane pörtlemelerini otomatik olarak sansürledi ama toplumsal yoksulluğun baskısı ve kapıdaki göçün korkusu, son zamanlarda siyasi doğruculuk süzgecini bozdu. Kimlikçi saldırganlığın psikanalitik bastırılması (Verdrängung), Bilinçdışı’nın infilak etmesi ve psikoçeperin ivmelenmesi sebebiyle kontrolünü yitirdi.
Babanın olduğu yer parçalandı ve Üst Ben, kolektif id’in zincirlerinden boşanması üzerindeki kontrolünü yitirdi. Bu yüzden hukuk gücünü yitirdi ve nezaket siyaset oyununun dışına şutlandı.
Liberal demokratik kültür, Babanın adının ağırlığını, kurumların gücünü ve hukukun üstünlüğünü yeniden ortaya koymaya çalışıyor ama bu çaba başarılı olamaz: Baba tekrar canlanmayacak ve liberal demokrasi yeniden tesis edilmeyecek. Hukuk, konsensüse ve toplumsal dayanışmaya dayanan üstünlüğünü yitirdi; çıplak zor gücü, oyunun tek efendisi olarak dünya sahnesine geri döndü.
Haziran 2019’da Osaka’da yaptığı bir basın toplantısında, Vladimir Putin, dünyada etno-milliyetçilik, seçmen tercihlerinde koşullardan kaynaklı bir değişimin geçici bir etkisi değil, nüfusun çoğunluğunun algısını değiştirmiş olan çok daha derin bir şeyin etkisi olduğundan, liberal demokrasi fikrinin asla geri gelmeyeceğini söyledi. Putin’e göre (etno-milliyetçi liderlerin muhtemelen en deneyimli ve kültürlü olanı), liberal demokrasinin başarısızlığı, göç konusundaki liberal yaklaşımla bağlantılı.
“Liberal görüş kendi kendini yemeye başladı,” diyordu Putin, “Milyonlarca insan kendi halinde hayatını yaşamaya devam ediyor ve liberal hezeyanlar yayanlar halktan kopuk seçkinler.” Avrupa’ya göçmen akınını da halkın haklarının çiğnenmesi olarak değerlendiriyordu. “İnsanlar kendi ülkelerinde, kendi geleneklerine göre yaşıyorlar; başlarına niye böyle bir şey [yabancıların göçle gelmesi, ÇN] gelsin ki?”
Göçmenlere yönelik etno-milliyetçi ret, Avrupa siyasi kimliğinin ortak zeminidir
Etno-milli kimliğe dayalı yeni dünya düzeninin ortaya çıkışı, Usame bin Ladin ile George Bush’un birlikte dünyayı en sonunda daimi bir savaş haline sürükleyen siyasal bir stratejiye dönüştürdüğü Huntington’ın medeniyetler çatışması öngörüsünü doğruladı.
Avrupa Birliği’nin, liberal düzenin bu geri dönüşsüz çözülüşü çerçevesinde konumu ne?
2011’de Anders Breivik adlı Norveçli genç bir adam, çokkültürlülüğe karşı bir protesto olarak ve (“Avrupa Bağımsızlığı Deklarasyonu” başlıklı oku oku bitmeyen sıkıcı tırıvırılar koleksiyonunda açıkladığı üzere) beyaz ırkın kimliğini ve Yahudi-Hıristiyan kültürünü korumak için çeşitli milliyetlerden 77 genç sosyalisti katletti. Bu deklarasyonda, katil, Avrupa’da kültürel Marksizm ve feminizmin yardım yataklığıyla bir Müslüman işgalinin gerçekleşmekte olduğunu ileri sürüyor.
Bu katliamdan birkaç gün sonra, İtalyan Kuzey Ligi’nin [Lega Nord per l’Indipendenza della Padania; göçmen karşıtı, popülist, aşırı sağ parti] Mario Borghezio adlı bir üyesi, Breivik’in eyleminin, biraz şey olduğunu… biraz tartışmalı olduğunu ama görüşlerinin yüz milyon Avrupalı tarafından paylaşıldığını söyledi. Elbette bu sözler skandala yol açtı ve Mario Borghezio geniş şekilde sansür edildi ama şimdi, bu provokasyonun yalnızca birkaç yıl sonrasında herkes, bu alçak herif tamamen de yanlış söylemiyordu yahu, diye kabul etmeye zorlanıyor. Göçmenlere yönelik etno-milliyetçi ret, bugün Avrupa siyasi kimliğinin ortak zeminidir.
Avrupa yurttaşlarının çoğunluğu [Avrupa Parlamentosu seçimlerine göre, ÇN], oy tercihleri ile, tehlikenin Avrupa kıtasında iş bulmak isteyen yabancı insanlardan geldiğini ve Soros ve bazı komplocu grupların Avrupa’nın etnik yapısını değiştirmeyi planladığını ilan etmiş oluyorlar. Etnik yapının değiştirildiğine dair bu komplocu fikir zırvadan ibaret elbette, ama Avrupa’nın bilinçdışında hayalet gibi dolaşan bir hakikatin yansıması. Büyüyen eşitsizlik, süregiden iklim değişikliği ve dünyanın bunca yerinde askeri şiddetin yayılması, hep birlikte büyüklüğü tam olarak öngörülemeyen ama önümüzdeki yıllarda istikrarlı bir şekilde devam edeceği muhtemel bir göç akışını besliyor.
600 milyon insan göç edecek
2050 yılında Afrika nüfusunun 1,5 milyarı bulacağını ve küresel iklim değişikliğini takiben insanların kitlesel olarak yer değiştireceğini öngörmenin mümkün olduğunu unutmayalım (Bill McKibble kısa bir süre önce Life in a shrinking planet [Daralan bir gezegende hayat] makalesinde 600 milyon insanın önümüzdeki on yıllar içinde göç etmek zorunda kalacağını öngördü).
Bu olasılık dahilinde, etnik yapının değiştirileceğine dair irrasyonel korku, o kadar da irrasyonel gelmemeye başlıyor ve burada sömürgecilik mirasının sorgulanması gerekiyor; gezegendeki kaynak dağılımı, artık göz ardı edilebilir olmayan ve kaynakları küresel olarak yeniden dağıtacak bir süreç olmaksızın ele alınamayacak bir mesele.
Avrupa projesi, Avrupa sömürgeciliğinin sonuçlarının ahlaki ve siyasi sorumluluğuyla yüzleşme beceriksizliği yüzünden çözülmenin eşiğinde. En kötü Avrupa kabuslarının geri geldiğini bu yüzden görüyoruz: Göçmenlerin reddi aslında kitlesel imhanın ve köleliğin çok geniş ölçekli yayılmasının koşulu.
Sayısız insan denizlerde boğulup yitti ve yine sayısız insan için boğulmak işten bile değil. Ret, göçmenleri daimi bir tehlike durumuna, Akdeniz kıyıları boyunca her yere yayılmış toplama kamplarında hapsedilme ve işkenceye maruz bırakılma riski altına sokuyor.
Ve Afrika ve Asya’dan gelenler Avrupa’nın güney kesimlerinde karaya çıkabilse bile, kölelikten başka bir şekilde tanımlanamayacak işleri kabul etmeye mecbur kalıyorlar. İtalya’nın Foggia bölgesindeki, İspanya’nın Almeria bölgesindeki ve başka birçok yerdeki tarımsal alanlarda, denizde boğulmaktan kurtulanlar, saati iki-üç Euro’ya günde on-on iki saat güneş altında çalışmaya zorlanıyor çünkü belgesiz olmaları haklarını asla isteyemeyecek şekilde sürekli şantaja maruz kalmalarına neden oluyor.
Bu kaosun ve tökezlemenin adı Weimar
Ekonomik durgunluk söylentileri arasında, kitlelerin aşağılanmışlık, öfke ve büyüyen saldırganlık duygularını yönetemeyen müesses nizamın kurumları, uçurumun kenarında sallanıyor gibi görünüyor. İspanya çatışan milliyetçiliklerin arasında kalmış durumda: Madrid Katalan “indipendentismo” [bağımsızlık] dalgasına azgın bir milliyetçi intikam duygusuyla tepki veriyor ve bu durum Katalanların milliyetçi tepkisini körüklüyor: Siyasi tutsaklara (Junqueras ve diğerlerine siyasi tutsak demeyeceğiz de ne diyeceğiz?) kesilen ceza, Katalunya’yı iç savaşın eşiğine doğru iten bir şiddet ve aşağılama eylemi.
Birleşik Krallık’ta Boris Johnson parlamentoyu kapatıyor, İrlandalılar ve İskoçlar krallıktan ayrılmaya hazırlanıyor ve Avrupa konusundaki anlaşmazlık, AB’de kalma taraftarları ile ayrılma taraftarlarının birbirlerine düşman gözüyle baktığı açık bir çatışmaya dönüşüyor.
İtalya’da faşizm, öğrenci ve entelektüellerin kitlesel olarak ülkeden göç etmesi ardından yabancı düşmanlığının, işsizliğin ve kültürel çözülmenin bir karışımı olarak yeniden ortaya çıktı. Merkez sol hükümetin, bütçe kanununu geçirmesi ardından ayakta kalması zor ve sağcılar popüler konsensüste kaybetmiş değil.
Fransa’da Macron, Mayıs 2019 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Le Pen’e mağlup oldu ve Almanya’da durgunluk sağı körüklüyor ve ülkenin baskın rol oynaması arzusunu besliyor.
Bu kaosun ve tökezlemenin adı Weimar.
Böyle bir durumda nasıl bir strateji tahayyül edebiliriz? Enerjimizi, demokrasinin yeniden tesis edilmesine yönelik bir tür birleşik cepheye harcasak olur mu? Mümkünatı yok.
Demokrasi kendisini finansal kapitalizmden koparamazsa, toplumsal aşağılanma öfkeyi ve intikam arzusunu daha da arttıracak. Finansal kapitalizmin bugüne kadar beslemiş olduğu ve bugün hala beslemeye devam ettiği yıkıcı enerjilerin zincirinden boşanmasına hazırlıklı olmalıyız.
Gelen fırtınanın ortaya çıkacağı bu enerjilerin yönünü, tutumluluğa, eşitlikçiliğe ve emeğin ve doğal kaynakların sömürüsünü azaltmaya dayalı kültürel ve psikolojik bir dönüşüme doğru değiştirmeye hazırlıklı olmalıyız.
Ama fırtına artık koptu, ondan kaçmamız mümkün değil. Yapabileceğimiz şey, fırtınanın travması, gezegen ölçeğinde bilinçdışını yeniden şekillendireceği zaman, psiko-politik bir dönüşüm için zemini hazırlamak olabilir.
Kaynak:
http://crisiscritique.org/2020/berardi.pdfÇeviri: Serap Güneş
Düzelti: Işık Barış Fidaner