Geçen yıl Yunanistan’da yaşanan referandum krizi, İspanya’nın bir türlü çözüm getirmeyen seçim sonuçları, İskoçların oylaması derken Britanya, dünyada büyük şaşkınlığa yol açan, Avrupa Birliği’nden çıkma yönünde karar verdi. Britanya’nın kararı “göçmen karşıtı” yönüyle tartışılırken bu gelişmelerin AB’nin yaşadığı ciddi temsil krizinin göstergesi olduğunu anlatan gazeteci yazar Foti Benlisoy’la hem Brexit’in sonuçlarını ve sürecini hem de AB’nin yaşadığı bu krizin çerçevesini konuştuk.


Brexit’in geçen yılki Yunanistan referandumu ile benzer yönleri olduğu tartışılıyor ama öte yandan bu oylama sağ partilerin de propagandasıyla “mülteci ve yabancı karşıtı” bir hal aldı. Peki, aslında ne anlama geliyor Brexit sonucu?

Geçen yıl bu zamanlarda Yunanistan’da referandum gerçekleşti, tarihin çakışması da bu benzeşmeyi kışkırtıyor elbette. Ama Brexit konusuna biraz mesafe alarak bakmak lazım. Çünkü hem burada hem de Avrupa’da mesele tamamen İslamofobik ya da mülteci karşıtlığı başlıkları altında tartışıldı. Öyle bir boyutu olduğu kuşkusuz ama ondan evvel genel olarak Avrupa Birliği ve ikincisi Britanya’nın orayla olan ilişkisi, bu sürece nasıl gidildiği meselesini biraz açmak gerekli. Öncelikle AB, son 10-15 yılda çok fazla referandum yaşadı; Fransa’da, İzlanda’da bir dizi... Şöyle bir sıkıntısı var AB’nin: Hiçbir referandumdan sağ olarak çıkmıyor. Yani Brexit gibi doğrudan “Kalalım mı? Çıkalım mı?” olmasa da AB’nin düşündüğü ya da arzu ettiği sonuçlar hiçbir zaman çıkmıyor.


Neden?

Çünkü AB, çok uzun yıllardır bir temsil kriziyle karşı karşıya. Avrupa Birliği artık büyük kitlelerin siyaseten özlemlerini, çıkarlarını karşılayabilen bir yapı olarak görülmüyor; hesap vermeyen, denetlenmeyen bir kurumsallaşma olarak görülüyor. Özellikle 90’lardan itibaren Avrupa bütünleşme süreci, büyük oranda neoliberal bir yönelim aldı. 

AB, neoliberalizm başlığı altına alabileceğimiz özelleştirmeden emek piyasasının esnekleştirilmesine ve deregülasyona sayabileceğimiz bir dizi politikanın dayatıldığı bir kurumsal mekanizma haline geldi. Avrupa bütünleşmesinin neoliberal temelde olması şöyle bir gerçeklik yarattı -ki bunun en vahşi şeklini Yunanistan’da gördük- kitleler, işçiler ve emekçiler nezdinde popüler olmayan politikaları ısrarla dayatan, üstelik bunları dayatırken herhangi bir hesap verme mekanizması da olmayan bir düzey. Üstelik Avrupa siyasal alanı yok. Komisyon var, konsey var, AB Parlamentosu var ama bu parlamentonun yasa koyucu bir gücü yok. Daha çok “temsili” düzeyde.


Son dönemde Fransa’da yaşanan işçi eylemlerini de bu politikaların sonucuna bağlamak mümkün mü peki?

Fransa’daki eylemler elbette ki esas itibariyle oradaki işçi piyasasının esnekleştirilmesiyle ilgili bir mesele. Aynı şekilde orada uygulanan politikalar AB’nin tüm üye ülkelerine dayattığı şeyler. Bizde Kopenhag Kriterleri, yani siyasal demokratikleşme gerekleri olarak algılanıyor ama bunların bir diğer yüzü, serbest piyasa ekonomisini kurumsallaştıran bir yapı. Hem bu hem de tabii Fransız hükümetinin özgün politikası da bir yandan bu sonuçları ortaya çıkarıyor.


Peki Brexit bu meşruiyet krizinin neresinde duruyor?

Bu tartışma esas olarak Tory’ler denilen Muhafazakâr Parti içindeki iç savaştan başladı. Şöyle bir şey var ki Birleşik Krallık hiçbir zaman bir Almanya ya da Fransa gibi tam anlamıyla AB’nin kemik üyesi olmadı. Her zaman hâkim sınıf içerisinde başka bir gelenekten gelme duygusu vardı. Çünkü “üzerinde güneş batmayan ülke” olma geleneği var ve dolayısıyla bu hakim sınıf içinde şöyle bir tartışma oldu: “Kıta Avrupası ile daha derine giden bir bütünleşme mi yoksa daha açık Atlantikçi bir yönelim mi?”


Nedir bu yönelim tam olarak?

Yani kaderini hem ABD ile birlikte kurmak hem de eski geniş bir imparatorluk coğrafyası hayalini gerçekleştirmek. Bir yanıyla da Commanders ülkeleriyle başka bir birlik yönelimi. Bunlar ta 50’ler ve 60’larda Britanya İmparatorluğu çökerkenki tartışmalar aynı zamanda. Hiçbir zaman tam olarak da uzlaşma sağlanmış değil. Bu özgün bir politika. 

Öte yandan David Cameron, AB’ye karşı hoşnutsuz Muhafazakâr Parti milletvekillerinin keskinliklerini yumuşatmak için referanduma gitmek istedi. Bunun arkasında, Muhafazakâr Parti dışında Britanya siyasetini etkileyen ciddi bir güç olarak Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) var. UKIP, aşırı sağ diyebileceğimiz, Avrupa siyasal ailesi içerisinde bir pozisyon alan, AB ve göçmen karşıtı bir parti. Dediğim gibi Cameron oradan da kayan oyları tutabilmek için bir referanduma gitti, yani aslında risk aldı. Aklında muhtemelen şöyle bir fikir vardı: Referanduma gidene kadar AB’ye ilişkin parti içindeki tartışmalar yumuşar, oylamayla da bir şekilde durum kotarılır.


Fakat olmadı...

Evet, olmadı. Çünkü kazın ayağının öyle olmamasının bir dizi nedeni var.


Nedir bunlar?

Öncelikle Avrupa Birliği’nin son bir sene içerisinde akut bir krize girmiş olması. Bu Yunanistan’la başladı sonrasında da göçmen meselesinin patlaması ki; o AB’nin sınır kriziyle beraber bir bumeranga dönüştü ve aslında çok da beklenmeyen bir şekilde “Brexit” kararı çıktı.


Bu kriz beklenmedik bir sonuç yarattı fakat mesela İşçi Partisi miletvekili Jo Cox öldürüldü tam da referanduma giderken. Türkiye’de her ne kadar bu artık kanıksanan bir şey olsa da İngiltere’de belli oranda dengeyi sarsması ya da en azından bir kamuoyu oluşturması gerekmez miydi? Ya da Cameron çok mu emindi Brexit’in çıkmayacağından da bunu çok kullanmadı?..

Aslında bir Nazi tarafından işlenen bu cinayetin “kalma” yönünde bir dinamiği tetikleyeceği yorumları yapıldı. Şöyle bir şey var ki kalmayı isteyenleri yan yana dizdiğimizde şöyle bir koalisyon var ortada: Muhafazakâr Parti içindeki ciddi bir kanat, İşçi Partisi yönetimi, İngiliz finans burjuvazisi, sendikal bürokrasinin önemli bir bölümü, Almanya’sı, ABD’siyle önemli düzeyde uluslararası güçler, Batı... Böylesi bir koalisyonun karşısında Brexit’in kazanması, İngiltere açısından kuşkusuz bir şok. Senin de bahsettiğin mesele buna dahil. Bir milletvekili öldürülüyor ve bu cinayetin bile dağıtamadığı bir hava var. Bu tedirginlik verici bir durum. 

Aslına bakılırsa bir sene öncesinde Britanya’da çok önemli bir deprem yaşandı. İşçi Partisi’nin başına çok radikal, sosyalist bir isim geçti: Jeremy Corbyn. Corbyn’nin İşçi Partisi’nin başına hem de ciddi bir taban hareketiyle gelmesi Britanya siyasetinin sola doğru kaymasına neden olan bir gelişmeydi. Fakat bir sene sonrasında bu referanduma geldiğimizde ise eksenin ciddi bir şekilde sağa kaymış olduğunu görüyoruz. Aslında referandum sağın sağla tartıştığı bir çerçevede kaldı. Hâkim sınıfın bir kesiminin, yine hâkim kısmın diğer kesimiyle atıştığı bir düzeyde. Muhafazakâr sağın, Tory’ler içerisindeki bir kanadın diğer kanatla tartıştığı, sağın sağla cebelleştiği bir kavgaydı Brexit. Dolayısıyla sol gerek kalma gerekse çıkma konusunda yürütülen kampanyalarda ciddi bir şekilde görünmez oldu. Her iki kampanyada da sağın argümanları tartışıldı.


Peki bu iki sağ tartışmanın farkı neydi? öte yandan sol neden bu tartışmaya nüfuz edemedi?

Kabaca belirtmek gerekirse: Daha küreselleşmeci, kozmopolit bir sağ ile daha içe kapanmacı bir sağ arasında bir tartışma, farkları bu. Sonuç ne olursa olsun kavgayı bunların tayin etmesi politik ekseni sağa kaydırmış demektir. Bu bir yanıyla sol içinde de bir tartışmayı kışkırttı. Birincisi AB’de kalma ki solda da bu anlamda kampanya yapan ciddi güçler vardı, İşçi Partisi liderliği başta olmak üzere. Her ne kadar Corbyn, Cameron gibi canhıraş şekilde değil, daha eleştirel bir bakışla AB’de kalmayı işaret etse de... Ama şöyle bir sıkıntı var, başta da bahsettim: AB’nin son 30-35 yılda aldığı yönelim, neoliberal ve IMF tipi dayatmacı bir kurum olması yönünde. Bu, solun AB’de kalma argümanını güçlendiren bir şey değil. Hele hele geçen sene daha Yunanistan örneği yaşanmışken. AB, belirli bir sosyal politikayı uygulamak üzere kurulmuş. Dolayısıyla bu kurumlar içerisinde kalarak alternatif, sosyal demokrat politikalar uygulamak mümkün değil.


Neden?

Çünkü AB serbest piyasacı, militarist ve neoliberal bir oluşum, adına ne dersek diyelim. Yapılabilecek şu var: Milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı defansif bir kampanya. Sol, sosyal Avrupa, evet hoş bir seda ama bu nasıl gerçekleşecek? AB’den bu sebeplerden çıkalım diyenler vardı ki sol argümanlarla; ama tartışma öyle göçmen karşıtı ve milliyetçi bir hal aldı ki ne yazık ki varlık gösteremediler. Ama şunu vurgulamak gerekli: Brexit çok kritik bir öneme sahip. Geçen yıl bunu Yunanistan’da, bu yılsa büyük Britanya’da gördük. Büyük ihtimalle diğer ülkelerde de ilerleyen zamanlarda göreceğiz. Bu süreçte radikal, devrimci solun “AB ile ne yapıyoruz?” meselesine karar vermesi gerekiyor: “AB, içerisinde kalınarak reforme edilebilir mi? Yoksa AB mevcut haliyle reforme edilemez, öyle bir patronlar kulübüdür ki onun ancak bir tür yıkılması ya da ondan kopulması mı gerek?” Bunun altında ciddi bir sorun da var. AB’ye karşı oluşan öfke bir şekilde yayılacak ve bu öfke de çoğunlukla alt sınıftan olacak. Peki bu alt sınıfın öfkesini kim örgütleyecek?


Fakat Brexit’ten sonra diğer AB ülkesi liderleri bunun domino etkisi yaratmayacağı yönünde sert açıklamalar yaptı...

Bu meselenin üç düzeyi var. İlkinden bahsettik: AB kurumlarının yaşadığı itibar ve meşruiyet krizi; neoliberal politikaların dayatılması ve demokratik bir denetlenebilirlikten yoksun olması. 

İkincisi, ulusal düzey. Burada şöyle bir şeyle karşı karşıya kalıyoruz: İspanya, İrlanda, ondan önce Portekiz, daha sonra Yunanistan, Avusturya... Bu ülkelerde ne oluyor? Merkez sağ ve merkez sol eriyor. AB içindeki ülkelerin yaklaşık 50 yıldır ezici çoğunluğu, merkez sol ve sağın dönüşümünde, iki partili bir siyasal sisteme dayanıyordu. Şimdi bu siyasal sistem ortadan kalktı. Bu iki parti, tabanlarıyla geleneksel ilişkilerini kaybediyor. Onların çıkarlarını ve özlemlerini temsil etmeyi hızla yitiriyorlar. Bu, merkez solda daha ağır. Çözüm dolayısıyla bazen aşırı sağdan bazen de radikal soldan bu boşluğu doldurmaya yönelik girişimlerle oluyor. Sağ ve sol radikalize oluyor, merkez ise çözülüyor. 

Üçüncüsü, ulus altı düzey: Britanya’da da, İspanya’da da karşı karşıya kaldığımız durum. Bu kriz Britanya örneğinde İskoçya özellikle daha baskın, Kuzey İrlanda meselesi daha farklı. Geçen yıl İskoçların da referandumu vardı. İspanya’da ise Katalan meselesi var. Bu düzeyde de ulus devlet mekanizmasını yıpratan bir mevzu var. Ama bu üç düzeyin altında elbette kapitalist kriz var. 30-35 yıldır uygulanan neoliberal politikaların tahribata uğrattığı sosyal yaşam, kapitalist krizle birlikte daha akut bir hale geldi. 50 yıldır bu iki partili sistemi bir şekilde yürüten sosyal sözleşme çözülüyor.

Bir de şöyle bir durum var: Bundan bir ay önce Avusturya’da Nazilerin ardılı olan bir parti adayı cumhurbaşkanı seçilecekti, ucu ucuna kaçırdı. İlk defa Avrupa’da böyle bir şey söz konusu olacaktı. Sadece Avusturya değil tabii; Hollanda’sı, Fransa’sı, Kuzey İskandinav ülkeleri ve hatta işin içerisine Doğu Avrupa ülkelerini de katmak lazım. Orada da Macaristan, Polonya gibi ülkelerde bir kaynama var. Bence aşırı sağ tabiri bile anlamını yitiriyor artık.


Neden?

Çünkü bu aşırı sağ, karşısında bir politik merkez varsa bu tanımı alır ama bu hareketler artık ana akımlaşıyor.


Peki AB’nin çöküşü ya da çözülmesi, dünya konjonktüründe nasıl bir değişime sebep olacak?

Dünyanın en büyük ekonomik topluluğundan bahsediyoruz. Bu gibi durumlarda kehanetlerde bulunmak ya da öngörüler sıralamak için elimizde bulunan en önemli şey tarihtir. Ancak 1929 ile kıyaslanabilecek bir krizle karşı karşıyayız: Büyük, yapısal, kapitalist bir kriz. Bu şu demek: Kapitalizm kriz demektir ama o kriz çoğu zaman piyasaya içkin mekanizmalar aracılığıyla ortadan kalkar, yani bir daralma dönemini sonra doğal olarak bir genişleme dönemi takip eder. Belli bir sermaye birikmiştir, sonra o atıllaşır ve genişlemeye başlar. Ama bu aşırı birikim bazen öyle bir yapısal hâl alır ki sermayenin atıllaştırılması piyasa içi mekanizmalarla gerçekleştirilemez ancak büyük siyasal ve sosyal sarsıntılarla olur. Savaşlar, devrimler, karşı devrimler, büyük alt üst oluşlar... 1929’da bu yaşandı. Bir Dünya Savaşı, birkaç tane küçük devrim... Bu kapitalist kriz, aynı zamanda ekolojik krizle de bütünleşiyor. Misal göç olgusunu tartışıyoruz ama göç artık sadece savaşlarla ilgili de değil. Ekolojik bozulma giderek en önemli göç nedenlerinden biri haline geliyor. Dolayısıyla bu koşullarda tarihe baktığımızda daha içe kapanmacı ve ulus devletçi eğilimler, hakim sınıflar arasında popülerlik kazanabiliyor. Eğer böylesi büyük bir krize solda bir yanıt yoksa sağda yanıtlar oluşmaya başlıyor. Sağda oluşan yanıtlar nelerdir: Yaşanan yoksulluk, güvensizlik ve korku iklimine karşılık bu sefer ötekileştirici, düşmanlaştırıcı politikalar gündeme geliyor. Şu an dünya sistemi çok daha kırılganlaşmış bir seviyede ve gittikçe militaristleşen bir hâl alıyor. Neoliberal politikalar ile demokrasinin uzlaştırılmaya çalışıldığı bir düzlemdeyiz; ki bunlar iki uzlaşmaz. Bu uzlaşmanın olmadığı süreçte ciddi bir siyasal temsil krizi yaşanıyor. Siyasal temsil krizine müdahale edecek radikal, devrimci bir sola ihtiyacımız var. 

Britanya’ya dönecek olursak... Keşke İşçi Partisi çıkma yönünde oy kullanma tavrı alsaydı; dolayısıyla siyasal tartışmayı sağın elinden almış olsaydı. Çözüm şu: Solu AB karşısında yeniden canlandırıp tutarlı bir politika uygulamasını sağlamak...


Foti Benlisoy kimdir?

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Fener Rum Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Lisansüstü çalışmalarını Boğaziçi Üniversitesinde Türk Ortodoks Kilisesi ve Papa Eftim teziyle, doktorasını ise aynı üniversitede Küçük Asya seferinde Yunan askerlerin ideolojik tutumlarıyla ilgili çalışmasıyla tamamladı.

Birçok yazı ve makalesi Birikim, Toplum ve Bilim, Mesele, Gelecek, Yeniyol, Toplumsal Tarih, Tarih ve Toplum, Birgün ve Özgür Gündem gibi yayınlarda yayınlandı.

Çevirmen ve editör olarak çalışmaktadır. "Gezi Direnişi: Türkiye’nin ‘Enteresan’ Başlangıcı" ve "21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası" başlıklı iki kitabı bulunmaktadır.


SUZAN A. DEMİR / İSTANBUL