
Kadına yönelik şiddet, sadece üçüncü dünyaya veya az gelişmiş ülkelere mi özgün? Avrupa’da özellikle göçmen ve mülteci kadınların şiddet gördüğü yargısı neden güçlü? ‘’Çok gelişmiş’, ‘uygar’ toplumlarda kadına yönelik şiddetin oranı gerçekten az gelişmiş toplumlara göre daha mı düşük? Avrupa’da şiddete maruz kalan Avrupalı kadınlar, kadına şiddetin ne kadar farkındadır ve şiddete karşı nasıl bir duruş sergiliyorlar? Şiddet, yasalarla engellenebilir mi?’ gibi bir çok soruyu, İsviçreli Aile Danışmanı ve Psikolog Rebeca Heidiberg’e sorduk.
Heidiberg, Avrupa’da kadına yönelik şiddetin yaşamın her alanında ve her dakikasında gerçekleştiğini, kadının bunu artık doğallaştırdığını belirterek, “Kaba şiddet oranı belki yüksek değil ama bunun dışındaki tüm şiddet biçim veya yöntemlerinde Avrupa en ön saflarda yer alıyor” dedi.
Sayın Heidiberg, Avrupa’da birçok yasa ve yönetmelikler getirilmesine, imkanların bu kadar arttırılmasına rağmen kadına yönelik şiddette ciddi bir artış var. Bunun sebebi nedir?
Klasik cevaplar vermek istemiyorum. Belki bu vesileyle sorunun temel nedenlerine inebiliriz. Kadına yönelik şiddet neden sürekli gündemde, neden özellikle kadına yönelik şiddeti önleyici projeler, yasalar, önlem ve olanaklar yaratılıyor? Kadın kendisini koruyamadığı için mi? Çok çaresiz ve şiddete maruz kalmaya elverişli olduğu için mi? Ya da kadın sürekli korunmaya muhtaç bir cins midir? Bunlara benzer birçok neden sıralayabilirim. Fakat bu nedenler bile başlı başına kadını erkekle kıyaslamaya yetiyor. Bilimsel araştırmaların ortaya çıakrdığı iki temel neden var. Psikolojik olarak bu ve benzeri yöntemlerle kadına sürekli korunması gereken bir varlık hissi veriliyor. İkinci olarak da yine bu nedenlere bağlı kadının toplumdaki yeri ikinci sınıfa indirgeniyor. Oysa erkeğin erkeğe şiddeti çok normal, hatta haber değeri bile görmüyor. Şiddete yönelik koruyucu önlemler getirilirken kadını öteleyen, iten, zayıf gösteren, kadını yine erkeğin koşullarına göre tasarlamış, vitrinde gösteren gibi birçok sosyal ve kültürel ya da kadını kadın dünyası içinde gören düzenlemeler, yasalar, koşullar özenle ve itinayla yapılmıyor, yapılmak istenmiyor. Kadının işyerindeki haklarını, evdeki iş gücünü, hamilelik dönemi ve sonrasındaki hakları, çocuklarıyla ilişkilerini, tacizin halen ‘dokunmak’ olarak algılanması, kadına bir cinsel obje olarak bakılması gibi yaşamın bir bütünü içinde kadın görmezlikten geliniyor ve bu yönlü düzenlemelere ilişkin çok rahat mazaretler üretilebiliyor. Eğer siz kadını erkek dünyasına göre eşitlemek olarak algılar ve onu yaşamda hakettiği yere gelmesi için bir sinerji yaratamıyor hatta yasalarla engel koyuyorsanız, kadına yönelik getirilen yasal düzenlemeler, koruyucu önlemler veya bu yönlü söylemleriniz, tamamen şekle yönelik olur.
Temel yasalar bile erkek mantığı içinde yapılıyor. Hiç kuşkunuz olmasın, kadına yönelik şiddetin yaygınlaşmasının temel nedenleri bu zemin üzerinde yükseliyor. Cezai yaptırımlar, önlemler, tebdirler elbetteki önemli ama bunun bir çözüm olmadığı, tüm dünyadaki uygulamalarda ortaya çıkıyor. O halde esas mesele, kadının bir bütün olarak yaşam içindeki yerini bireysellikten çıkarıp toplumsal, ahlaki ve adaletli bir zeminde kendisini ifade etmesini sağlayarak, ayrımcı politikaları kaldırmanızdan geçiyor. Eğer soruna buradan bakılmazsa özel vurgularla ‘kadına şiddet’ olgusundan bahsetmeye devam edeceğiz. Kadını düşüren egemen bir anlayışta kadına pozitif ayrımcılık beklemek bile başlı başına bir saçmalıktır. Pozitif ayrımcılık bile yine başlı başına kadını erkek dünyasına terk etmektir. Yanlış anlaşılmasın, erkeğe karşı değilim; onun egemen anlayışına karşıyım. Erkek dünyasına asla karşı olamam. O kendisine aittir, ait olmalıdır. Onun dünyasını besleyen erkek egemenlikli sisteme karşıyım. Hiçbir şekilde erkek dünyasına dokunmadan kadının da (bugünkü sistem ve toplum anlayışı içinde değil) bir dünyası olduğunu ve bunun hukukunun uygulanması gerektiğini belirtmeye çalışıyorum. Bana ne erkeğin dünyasından, erkeğe ne kadının dünyasından?
Şimdi sorunuzu da somut olarak şöyle yanıtlayabilirim: Kadına yönelik şiddetin artış nedenlerini, özellikle Avrupa’da kadının sistemle ve kendisiyle hesaplaşmamasında görüyorum. Şunu söylemeye çalışıyorum: Evet, birçok önleyici yasa var ama bu yasaları getiren devletlerin temel zihniyetinde bile kadının yeri ve adı erkeğe göre şekillendiriliyor. Yasaları getiren ve uygulayanlar; hatta mahkemeler bile şiddet sorununa kriminal bir açıdan bakıyor. Zihniyetin devletten başladığına ilişkin sorgulama yapılmıyor. Biz zeminden ziyade zemin üzerinde yükselen duvarları içinde ne kadar kadın var, kadın hangi basamaktan sonra var, ne kadar görünür kılınıyor gibi şekil ve şemalara bakıyoruz.
Şunu mu şöylemek istiyorsunuz? Yasalar erkek zihniyetiyle yapılıyor, sistemin kendisi erkek dünyasına göre şekillenmiş. O halde kadınlar direkt sisteme yönelmeli. Bu doğru bir tespit olabilir ama kadın bunun ne kadar farkında?
Sanırım biraz eksik kaldı. Yüzyıllar boyunca benzer sistemler kendini yaşatmak ve geliştirmek için kadını bir entegre aracı olarak kullandı. Bir çoğumuz buna erkek egemenliği diyoruz. Oysa egemenlik aracı bilinçli bir program dahilinde kadınlara yaptırıldı ve kadın üzerinde oluşturulan sistemler erkekleştirildi. Sorun alışkanlık, içselleştirme değil yani. Bilinçli, programlı ve derin statejilerle kadına bir misyon verildi ve verildiği yerde çıkılması istenilmiyor. Belki sizin ‘Kadın bunun farkında mı‘ sorunuzu yukarıya bir ek olarak şu tespitle bütünleştirebilirim: Kadın bunun farkında değil. Çünkü Avrupa’da yalnız kadın değil erkek de bireyselleştirilmiştir. Bununla beraber yukarıda belirtiklerimi bu satırlara eklerseniz kadının bireysellikten de öte, yanlız olduğu ortaya çıkacaktır. Güçsüzleştirilmiş, yasaların ve koruyucu önlemlerin çıkarılmasıyla korunmaya muhtaç bir varlık algısının geliştirilmesi bile bir jestmiş gibi gösterilmesi, kadının erkeğe; dolayısıyla sisteme muhtaç, beklenti içine sokan ve hedef şaşırtan bir yanının da olduğunu görmek mümkün. Evet tam da onu söylemeye çalıştım. Yani kadın bunun farkında olmalı ve kendi dünyasını yaratarak yaşamın her alanında bütünleşmeli. Bir kadının tüm bunların farkında olması için dışarıya, erkeğe, koşul ve şartlara bakmaksızın önce kendi içine bakmalı. Kendisini öncelikle keşfetmelidir. Hiçbir kıyaslamada bulunmadan, eşitlik ve bireysel haklar demeden kendisi olmalıdır ve kendisi gibi yaşamalıdır. Bunun bir adım ötesi artık toplumsallık ve siyasal mücadeledir.
Avrupa’da kadına yönelik şiddet yöntemleri neler? Özellikle son yıllarda kadına yönelik şiddet oranında artış yaşandığına ilişkin haberler okuyoruz...
Avrupa’da kadın her gün, her dakika ve tüm yaşamı boyunca şiddet görüyor. Şiddeti tek başına kaba kuvvet olarak algılarsanız, yanılırsınız. Her şeyden önce kadın kendisine şiddet uyguluyor. Kendisini erkekle kıyaslayarak, erkeğin dünyasına göre yaşayarak kendisine psikolojik baskı uyguluyor. Sistemin bir adım ilerisinde erkeğin kendisine biçtiği misyon gereği, yine kendisini cinsel bir obje olarak tanımlayıp biçimlendirmesi bile başlı başına bir işkencedir. İş yerinde, çalışma koşullarında, sokakta, evde, yatakta, alışverişte, plajda, barlarda, kulüplerde, devlet dairelerinde, parkta, sinemada, sanatta; yani yaşamın her alanında kadın şiddete maruz kalıyor. Bunların birçoğu o kadar doğallaşmış ki, şiddet olarak bile görünmüyor. Fakat ben bunları, yaşanan sistem gereği doğal görüyorum. Sistemdir asıl zemin, duvar değil. Kadındır asıl sorun, erkek değil. Kadının kendisi ve ona biçilen misyondur asıl sorun. Asıl sorun, kadın üzerinde kurulan düzeneklerin farkına varmaktır.
Batıda şöyle bir algı gelişmiş. Sanki Üçüncü Dünya kadınları daha fazla şiddet mağduru ya da Avrupa’ya gelen mülteci, sığınmacılar daha fazla şiddet mağduru. Sizce bu doğru bir yargı mıdır?
Kesinlikle doğru değildir. Hatta yaratılan, pompalanan bir yargıdır. Evet kadın cinayetlerinden yola çıkarsanız, istatistik bilgiler sıralamasında bu gerçekle karşılaşabilirsiniz. Kadına şiddet bir sistemler sorunudur. Bir kültürsüzlük veya kültür sorunu değildir. Tüm bunları besleyen sistemlerdir. Türkiye’de kadın cinayetleri varsa, bunun sistemle direkt ilişkisi var demektir. Ama ben kadına şiddetin Avrupa’da ya da adını veremeyeceğim başka bir ülkede sistemle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Sistemler kendilerine; yani sistemlerine özgü zaten şiddetlerini doğuruyor. Bir yerde kadın sünneti olur, diğer bir yerde kadın olduğu için daha az maaş verilir. Örneğin Avrupa medeniyeti, kültürü denir, şimdi bunu alın ve geri kalmış olarak düşünülen veya var sayılan bir ülke ile karşılaştırın. Kadın açısından hiçbir şeyin değişmediğini göreceksiniz.
ALİ ONGAN/BERN