Bilmem hatırlar mısınız? Muhammet Tokcan adında şahıs ve arkadaşları “Çeçen direnişçi” adı altında makineli tüfeklerle Karadeniz’de gemi kaçırmıştı. Uğur Dündar helikopterle gemiye indirilmiş günlerce şov yaptırılmıştı. Olaydan 8 ay sonra bu “direnişçiler” hapisaneden kaçıvermişti. Sonrada Siwis Otel’de rehine eylemi yapmışlardı. İstanbul valisi, “arkadaşlarla konuştuk, eylemi bitirecekler” demişti. Onlar hapiste mi hala? Kartepe isimli deniz otobüsünü kaçıran Mensur Güzel’in (27) eylemi çatışmasız ölümle sonuçlandı ya, demek ki her benzer “suçun” cezası aynı değilmiş. Şimdi o bir “terörist” lanse ediliyor…
Güzel; ne aslan aslan yeleli soylu denizatıydı ne de evren ve zaman dilimi içerisinde bir maceraperestti… Vatan ve millet naralarıyla kutsayıp korunan sunak taşı haline getirilen devletin kovanına küçük bir çomak sokmuş bir sıra neferi… Basına yansıyan ilk satırlardan sonra Marmara’nın mavi sularında özgürlük mücadelesi ve direnişiyle ona öncülük etmiş Önderi’nin bulunduğu adaya firari bir yolculuğun neferinin soluğu kesilmek istendi.
Evren ve zaman bir oldu zulmün altında. Devlet denen erkan kükredi, büzüştü, sustu bu soylu direniş karşısında. Herkes kendi gürültüsünde sağırdı. Ama Güzel’in genç yüreğine sığdırdığı zülme karşı bu onuru taşıyan herkesin gözü, kulağı Marmara semalarında dolanan sıra neferiyleydi. Akşam zulmün yarattığı karanlığa bürünmüş denizi harçerleyen direnişle sarsıldığımızda birçoğumuzun ezberinde olan sabah kan ve katliamla uyanacağımız gerçeğini bilerek başımızı yastıklara yasladığımızda zamanı bir yorgan gibi örttük üstümüze…
Kar yok, yağmur yok, hava da soğuk değildi, ama ürperiyordu bütün kentler… Bütün ezberleri bozan bir eylem için “öleceğini bile bile nasıl çıkardı Güzel bu yolculuğa” sorusu akıllarda asılı duruyordu. O öncellerinin bütün umudunu ve inancını sırtlanmışken ölümde olsa ucunda eyleme çıkan ilk değildi ve son da olmayacaktı… Bunu anlamak zordu birçoğu için çünkü kimliği için yaşamak çağımızın en büyük korkulardan… Oysa yer ile gök arasındaki bu sağır cehennemde bu umuda sarılmış milyonlarca gencin yarattığı direniş çizgisini ne rüzgar ne güneş, ne yağmur ne çelik ne de cellatlar silebiliyordu.
Şimdi “Çeçen direnişçiler” diyen basın ondan “terörist” olarak bahsediyor. Devletin erkanı tarafından susturulmalarına kılıf arama telaşındalar. Ama tarih asla bağışlayıcı değildi, yazar bunu da kara defterine… Güzel ise; kıyıda bekleyen, leş kargalarına, eli tüfek tutan bütün salyalılara, yosun tutmuş beyinlere, zulme zülm katan tüm devlet erkanına aldırış etmeksizin çıktığı yolculuğunda geri dönmeyeceğini bile bile özgürleşmeye yol alırken bir gerçeğin altını tarih sayfasına çiziyordu; her an, her yerde, her durumda ölümle sonuçlansa kimliği için yüreğini ortaya koyanların inancı ve direniş çizgisi karşınıza çıkabilir!… Varsın onlar “terörist” diye kara puntolarla yaza dursunlar, düşlerini, umutlarını, özgürlük iddialarını yitirmeyenlerin ayak sesleri yalılara dayandı!