“Özgürlüğü hepimiz için istiyoruz. İfade özgürlüğünü hepimiz için istiyoruz. Yaşam ve varoluş hakkını hepimiz için istiyoruz. Sinemanın artık sadece Schindler’in Listesi’nde ya da Sophie’nin Seçimi’nde gözleri nemlenen seyircileri; bugün Sur’da bombalar altında, gözleri oyulan, parmakları, kulakları kesilen, burunları kesilen insanların hikâyelerine de gözyaşları kalmış mıdır acaba? Umarım bundan sonra bütün sanatlar olduğu gibi sinema da bize bir arada yaşamanın, kardeşçe yaşamanın; birbirimizin kalplerine, akıllarına, ruhlarına, hikâyelerine dokunmanın imkânlarını daha çok açacaktır. Bizim birbirimize her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var.”

Bu sözler Siyad ödül töreninde konuşan pek kıymetli şair ve yazarımız Murathan Mungan’a ait. İMC hariç hiçbir televizyon kanalında yayınlanmadı, haber siteleri ya da gazeteler ucundan azıcık konuşmanın bir bölümünü yazılı olarak verdi o kadar. Söylemeye hacet bile yok, Mungan’ın işaret ettiği özgürlük, Kürdistan’daki vahşet gibi şeyler çoğunluğun duymak istemediği, görünce kafasını çevirdiği, hayatın olağan akışını bozma tehlikesine karşı (ve rağmen) başka meşruiyetler aradığı kavramlar…. Ve işte zurnanın zırt dediği yer de tam burası. Aydının toplumsal olaylar karşısında tavrı ne olmalı sorusunun gelip kapımıza dayandığı yer yani. Mungan’dan başka bu açıklıkta, lafı hiç dolandırmadan, edebiyata bulamadan yekten söyleyen başkaları da oldu elbette ama içinden geçtiğimiz zaman, (siz bunu kıyım diye okuyun) artık hiçbir kıvırmayı kaldırmayacak kadar gerçek ve yakıcı! Ve Mungan’ın ağzından çıkan her kelime bir kez daha çok ama çok değerli! Gerçekler yakıcı diyorum çünkü daha yeni internete düşen ve sadece bir kısmını izlediğimiz tabloda yakılan insanların kemikleri toplanıyor! Zulüm ve katliam, 38’de Dersim’de mağaraya kapatılıp gaza boğulanlardan tutun da 90’larda faili meçhul diye isim taktığımız, oysa faili bizzat devletin kendisi olan cinayetler hep aynı! Bu vahşete duyarsız kalmak için değil aydın olmak, insanlıktan çıkmak lazım. Görüntülerin sadece bir kısmı için şuraya bakın ve bundan sonra nasıl gündelik hayatınıza devam edeceğinizi bir daha düşünün.  

Fatih Pınar'ın  ‘’Birinci Bodrum / Cizre. 2 Mart 2016 https://www.youtube.com/watch?v=8A4VEr4OXQM”sı şurada, yine Pınar'ın ’’14 Aralık 2015 günü ilan edilen sokağa çıkma yasağının ardından Cizresi… https://www.youtube.com/watch?v=lnBYxc5zp3I şurada.’’ Kazım Kızıl'ın  Cizreliler: ‘’Bize yine güzeliz, hep de güzel kalacağız!’ı şurada: http://medyascope.tv/2016/03/12/cizreliler-biz-yine-guzeliz-hep-de-guzel-kalacagiz!” 

Nefes almanın bile utandırdığı böyle bir zamanda aydın olmak ve Murathan Mungan gibi söz üretmek, muhatabının arkasından değil yüzüne konuşmak değerli olduğu kadar önemli de! Hayır, yazarın yapıtlarıyla at başı giden tutarlılığından söz etmiyorum sadece, bu utancın yarattığı sorumluluktan, korkudan beslenmeyen bir cesaretten bahsediyorum daha çok. Muhalifliğin sınırı her zaman iktidara göre belirlenmez çünkü, orada yaşanan acıyı iliğinde, kemiğinde hissettiğinde, hayatındaki öncelikli sorunları ötelediğinde, hani taşın altına elini sokmak tabir ettikleri noktada durmakla belirleniyor artık. Abluka gibi bir film yapıp, kardeşlik mefhumuna ve devlet terörüne parmak basmayı, basmakla da yetinmeyip orada yönetmen olarak parmak izini bırakmayı gerektiriyor. Gişe kaygısına, harcadığın paraya odaklanmadan,  dert anlatma derdiyle bir işe soyunmayı gerektiriyor. Kimin elinden ne geliyorsa o kadar, kimin dili neye dönüyorsa o minvalde söz söylemek şart artık!

Yukarda linkini paylaştığım kısa filmler bizim memleketin upuzun tarihidir. O kameraların arkasındaki gözler nasıl artık hiçbir şeyi eskisi gibi göremeyecekse biz de hayatımıza kaldığımız yerden devam edemeyiz. Vereceğimiz tepki, cürmümüz kadar olsa bile susmak artık ağır bir suçtur. “Biz yine de güzeliz, hep de  güzel kalacağız” diyen o “dış ses”in tırnağı bile olamasak da kim elinden ne geliyorsa yazmalı, yapmalı, söylemeli, duyurmalı. 

Çünkü Edward Said’in söylediği gibi: “Artık kişinin evindeyken, kendini evinde hissetmemesi bir ahlak meselesidir.” Ve naçizane buna ekleyeceğim şudur: Durduğumuz yer, girdiğimiz sıcak yataklar bir vicdan mahkemesidir artık. Orada yıkılan evler rahatımızı bozmuyorsa, isyandan çok şükür duygusu hâkimse aydın maydın herkes geçip aynanın karşısına bir daha bakmalı. “Yine de güzeliz” diyebilecek yüreğiniz ve yüzünüz var mı yok mu, gerisi fasa fiso!