Modern aydınlanma tarihini yazacak değilim; bu, hadsizlik olur. Yine de aydınlanma; dinin, siyasi kurumların, sosyal ve  kültürel hayatın eski olanının acımasız eleştirilere tabi tutulduğu dönemle başladı diyebiliriz. Kökleri çok çok derin olmasına rağmen aydınlanma, aklın ortaya çıkıp her şeyi cesurca yargılamasıyla başladı. Aklın karşısında varlığını ispatlayamayan her şey akla teslim olmalıydı. Akıl, kral oldu. Artık düşünme faaliyeti gökten insanın kafasına neşreden ilahi bir tını olmaktan çıkıp görünür olan, gözlemlenen, gözlemlenme zemini olan, yordanabilen, test edilebilen olay ve olguları kavrama işine dönüştü. Modern aydınlanma bununla da yetinmedi, tasavvur ettiği her şeyi, doğayı, eşitliği, özgürlüğü, adaleti meleklerin iki parmak şaklatması insafından alıp mantığın, bilimin emrine verdi. Geçmişte tanrılardan, krallardan, padişahlardan kalan her şey ama her şey sadece aşağılanmayı ve eleştiriyi hak etmişti. Fakat bu yetersizdi. Bu aklın krallığının sarsılmaz, değiştirilemez, vazgeçilemez ilkeleri yoktu. Dün ateşlice savunduğu her şeyden bugün yeni veriler ve ihtiyaçlar oranında vazgeçebilirdi insan. Tam bu noktadan itibaren yeni dünya yeni kaoslara gebe kaldı. Aydınlanmanın bir ucu eski şaaşalı iktidarlara özenen ideologlarla, üstün/imtiyazlı sınıf, ulus, ırk paradigmasıyla büyük yıkımların habercisi olurken; diğer ucu bu kötülükler toplamını tarihten bir daha izi kalmamak şartıyla ortadan kaldırmayı hedeflemiş uygarlaşma yanlılarının savaşı şeklinde gelişti. Modern dönemlerin çatışmalarından, savaşlarından, açlıklarından umudunu kesen bir başka ara aydınlanma da varoluşumuzu atomuna kadar çözümleyen iktidar hedefi dışı dünyayı umut olarak sunuyordu. Ama bu üçüncü yolun taviz vermediği bazı ilkeler de vardı: Sekülarizm, eşitlik, özgürlük, demokrasi…  


Rus aydınlanması 

 Aydınlanmanın en coşkun biçimini Engels izah eder. Meraklısına Engels’in ‘’Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm’’ eserini önerip bu genel değerlendirmeyi burada sonlandırayım. Değinmek istediğim daha çok Rus aydınlanması… Rusya’ya sinsi bir virüs gibi yayılan modern dönemler aydınlanması en radikal sonuçlarını da burada vermiştir. Avrupa ve Batı ile karşıtlık-düşmanlık temelinde Batı ile rekabet amacıyla başlatılan Rus aydınlanması, düşmanlarının aksine şehirli soyluların elinden değil, ülke yönetimini eline alan Polonyalı bir çariçenin merakıyla gelişti. Zamane Avrupalı fikir, edebiyat ve sanat insanlarının eserlerine ilgi duyması ile bir anlamda Rusların sarsılmaz imparatorluğunun topuğuna sıkmış oldu. Klişe bir benzetme ile aydınlanma, Rusya’da Çarice II. Katerina’nın Rus imparatorluğunun asil tendonuna dokunmasıyla Doğu dünyasına girdi denebilir. Diderot ve Voltair ile tanışmasından sonra onların kütüphanelerini satın aldı. Rusça çevirileri için kaynak ayırdı. Avrupa’dan ne kadar beğendiği tablo varsa onları satın alıp St. Petersburg’da müzede sergiledi. Katerina’ya aşkından mı bilinmez ama Diderot, o dönemde “Avrupa’daki değişimleri’’ bile yetersiz bulur. Uygarlaşmaya dair en büyük umudu Katerina’nın kendi ulusuna sunduğu, sunmak istediği fikirlerdir. Diderot’a göre Katerina “Bilge bir yasa koyucu idi ve bu insanlık için büyük bir şanstı.“ Voltair’i şaşırtan şey ise o yıllarda felsefe Fransızlar için suçlu bir günahkar iken barbar Ruslar zevkli bir çarice sayesinde onu koruyor. 


Hazin son ve bürokratik diktatörlük

Tüm bu değerlendirmeler, tarihi Fransız devriminden sadece beş on yıl önce yapılıyor. Katerina’nın ticarette, sanatta, edebiyatta özgürlük paradigması sadece düşünsel eylem olarak kalmadı. Rus topraklarını genişlettikçe Rusların ulusal zevklerini geliştirmesinin yanı sıra toprak reformuyla köylülere ulaşıyor, eğitim ve okullaşma hakkını soylu bir eylem olmaktan çıkarıp toplumun her kesiminin ulaşacağı bir aktiviteye dönüştürüyordu. Saraya davet ettiği kurullarda onlarca köylü de vardı. Dilekçe hakkı için düzenlemeler yapıldı. Liberal yaşamın ilk nüveleri sayılabilecek bu dönem sonrasında büyük çalkantılara yol açacak, büyük yazarlar, büyük devrimciler çıkaracak bir duruma evirilecekti. Rus ilericileri de iktisadi konumlanma olmaksızın toplumsal cumhuriyet hedefiyle sahneye çıkacaklardı. Ki bunların en ünlüsü Puşkin’in de içinde yer aldığı subayların öncülük ettiği Aralık (Dekabrist) Ayaklanması idi. Bu ayaklanma ile Rus aydınlanması Katerina sonrası ikinci kırılma noktasını yaşıyordu. Zira akla gem vurulmayacağını imparatorlar hala anlayamıyordu. Onlar hala tahtlarının kendilerine Tanrı tarafından sonsuza kadar verildiğinin propagandasını yapıyorlardı. Buna belki kendileri inanmıyordu ama düzenleri yerle bir etmek isteyen kesimleri yalnızlaştırarak saltanatlarının ömürlerini uzatıyorlardı. Yasak meyveyi bir kere tatmıştı insanlar. Katerina’nın sunduğu elmanın dayanılmaz çekiciliği 1825’ten sonra büyük kitlelerin coşkuyla, kolektif olarak arzuladıkları bir günaha dönüşüyordu. Artık sıradan Rusların küçük hayatlarını yazanlar bile büyük tehlike olarak görülüyordu. Nihayet 60 yıl sonra Çernişevski çıkıp liberal anayasa önerecekti. Bu süreç 1905 Devrimi’ne, oradan Bolşevik Devrimi’ne evirilecek ve tarihi gelişmesini tamamlayacaktı. Tersine bir diktatörlüğe dönüşmenin sancılarıyla Rus aydınlanması böylece ikinci bir şaşırtıcı sonucu yaşayacaktı. İlkinde Çariçe Katerina, Diderot’u tüm benliğiyle Rus imparatorluğunun kalbine tahmin etmeksizin bir hançer olarak saplayacaktı. İkincisinde, bu hançerin açtığı yaradan beslenerek büyüyen devrim, aydınlanmayı bürokratik bir diktatörlüğe hapsedecekti. Aklın sınır tanımaz yargılayıcılığını hazin bir şekilde sonlandıracaktı. 


Ortadoğu’da aydınlanmaya ihtiyaç var

 Her ne kadar birçok aydın, entelektüel günümüz dünyasının modernizesini post modern olarak nitelese de Ortadoğu’da klasik aydınlanmaya en çok ihtiyaç duyulan bir dönemdeyiz. Bu defa barbarlar aklın, bilimin, eşitliğin önünü açacak en küçük bir gelişmenin bile kafasını uçuruyor ya da TC’nın kravatlı halifesi edasıyla yasalarla set çekmeye çalışıyorlar. Ama aydınlanma Ortadoğu’da tarihin tüm öğreticiliğini, onun inanılmaz derslerini bilince çıkararak ilerliyor. Ortadoğu’da Kurdistanî temelde bir süreç gelişiyor. Barbarların ulusal gururları bunu kaldıramıyor. Çatışmanın bir yönü de bu ama yelkenler rüzgar alarak şişiyor. Gemi zikzaklı rotalardan ilerlemeye devam ediyor. Bu defa aydınlanma soylu kentlilerin, sanat ve aşk düşkünü bir çariçenin elinde değil; Kürt köylülerinin, işçilerinin, esnafının, öğrencilerinin, kısmen üst sınıflarının, filozofya liderlerinin ellerinde tarihsel ilerlemeciliğin betoncul yanını reddederek gelişiyor: Eşitlikçi, özgürlükçü, en az devlet iktidarı isteyerek…