Aydın, bilen ve bildiğini aktarmaktan korkmayandır. Eğer sınıfsal bir toplumda yaşıyorsa baskı altındaki sınıfa önderlik edendir. Dolayısıyla aydın hegemonya, dikta, istibdat, tahakküm yani her türlü baskı mekanizmasına boyun eğmeyendir. Bu bakımdan Edward Said’in aydın tanımlamasına kulak vermek yararlı olacaktır: “Aydın, hiçbir otorite karşısında boyun eğmeyen, her durumda insan özgürlüğünü savunan ve bu özgürlüğün yaşam bulması için durmadan çabalayan bir kimsedir.”
Kapitalist burjuva toplumunda aydın, sadece yorumlar. Gerçeklik ve sorunlar karşısında objektif hareket eder. Yani nesnel sefillik oyunu oynar. Bir sorunu “akademik çıkar “ uğruna sadece değerlendirir. Sorunun çözümünü sunsa da infaz edilmesinde edilgen bir özne olarak kalmayı tercih eder. Zaten objektivite bunun kendisidir.
Objektif olan aydın, taraf olmayı, ateşi eliyle tutmayı, düzeni değiştirmeyi istemeyendir. Onun için “ne kurtlar aç kalsın, ne de koyunlar ölmesin” ilkesi geçerlidir. Oysa aydın, öznel olmalıdır. Dolayısıyla taraf olmalı ve otoriteye karşı tavır almalıdır. Bu bakımdan güçlü ile güçsüz arasında objektif olan, güçlünün yanında yer alandır.
Geçenlerde Sovyetler Birliği’nin yıkılışının 20. yılı üzerine yapılan bir program izlemiştim. Programda Sergey Kurginyan adında oldukça tanınmış bir siyaset bilimci ve tarihçi, gazeteci Aleksey Venediktov tartışıyorlardı. SSCB’nin yıkılışına oldukça sevinen Venediktov, mutluluğunun sırrını şöyle açıklıyordu: “Artık militarist değiliz. Çevremizde savaşan bir ülke değiliz. Daha demokratız.” Bay Venediktov, mantar gibi ortada türeyen oligarkların post-Sovyet yağmacılığını demokrasi olarak görüyor sanırım.
Binlerce insanın ölümüne sebep olan Rus-Çeçen Savaşı, Venediktov’un dar burjuva anlayışında yer edinememiş. Güney Osetya Savaşı’nı unutmadık daha. Oysa tarihçi ve gazeteci bir aydın olarak Venediktov, hem Kruşçev sonrası sömürgeci Sovyet ferasetini hem de bu feraseti sürdüren neo-liberal oligarşik Rusya’yı hicvetmeliydi. Venediktov’un bu mağmumiyetini Antonio Gramsci çok iyi özetliyor: “Aydınların klasik işlevlerinden biri organize ettikleri ideoloji sistemleri kanalıyla sömüren sınıfların sömürülen sınıflara hegemonyasını mümkün kılmak.”
Nedir bu oligarşi? Bir küçük zümrenin devletin ideolojik aygıtlarını ele geçirmesi ve kendi iktisadi-siyasi çıkarları uğruna kullanmasıdır. Bunu yaparken milliyetçilik ve dini kullanarak ezdikleri toplumdan gelebilecek rahatsızlıkları bertaraf ederler. Bizde de benzer oligarşik iktidar yapısı yıllarca vardı ve şimdilerde yayılmacı bir kanalda hüküm sürmektedir. Libya’nın iç işlerine karış. Suriye’yi parçala. Kürecik’te üsse izin ver. Nerede Kürt oluşumu varsa taviz verme. Bizde de oligarşinin hegemonyasına müptela olan aydınlar yok değildi.
Mesela, Dersim’de yaşanan hayvansal talanı, tecavüzü ve katliamı eleştirdiği için solun da sempati gösterdiği Necip Fazıl Kısakürek, bu aydınlardan biriydi. Lakin 1977 yılındaki MHP seçim kampanyalarına teorik ve pratik destek verdiğini unutmadık daha. Vatan kahramanı, milliyetçi-mukaddesatçı ittifakın neferi, yeniçeri ağası Alparslan Türkeş’in fikirlerini tasvip ettiğini yazılarıyla destekleyen Kısakürek’in Max Weber kadar sevilmesi canavarlaşmış itaatkâr bir toplumun karakteristik yapısıdır. Tıpkı Sartre’nin dediği gibi “Aydın, canavarlaşmış bir toplumda ortaya çıkan bir canavardır.”
Freiburg Üniversitesi’nde Alman çocuklarına sömürgeci bir kültür aşılayan sosyolog Max Weber, ABD Başkanı Truman’a atom bombasını kullanması için ahlaken izin veren filozof Riezler, emperyalist güruh karşısında aydın sınıfının aldığı tavrı ortaya koymaktadır. Demek ki köpeği ne tarafa çevirirseniz çevirin kuyruğunun yeri değişmez, arkadadır.