“herkes dönermiş bir gün 

kendi uzağına”


Bu günlerde hangi sözcüğü kaldırsak altından endişe çıkar. Sanki endişenin yaşı büyütüldü. Kim, neyi yarım yamalak bırakmak isterse, hemen endişe gemisine bindirir. 

Ah zavallı endişe! 

Bilseydin bu kadar gururunla oynandığını, eminim en çok sen kaçardın bilgimizden. Mevzu endişe ise çok yaşlı ve yaslı bir endişe olan Kürt sorunun künyesini edebiyat ve edebi tanıklıklardan daha samimi anlatan ne olabilir? En azından edebiyatla yaşam arasındaki endişe komşuluğunun samimiyeti edebi vicdanda biraz dinmez mi?

Bir endişedir ki: Ev, sokak, parti, muhalefet, yazar çizer, devlet, başkentler hatta diplomasinin bağnazlığında gidip geliyor. Yıkık ülkeler, göç kafileleri, çukura dönen yerküre ve sayısız felaket karşısında politik cenahın yeni insanlık tabiri. Endişe!

Politik düzlem, iş konseyleri, fiyakalı zanaatkarlar, emekli askerler, çözümsüzlüklerini endişe şirinliğiyle şıplatırken, dünya onların endişesizliğiyle çatlamak üzere. Ama hanımlar, beyler hala insanlığın düşüşünü endişe seviyesinde görmeye kararlı.

Küre haritasının endişeli ülkesi Türkiye’de ise son bir yıllık endişe hali, cümle alemi madara edecek kadar hızlı, komplike, yerli, bilindik endişelere oynuyor. Öyle ki her kesimin endişesi geldi geldi tekerrür yarışmasıyla tarumar edilmiş kentlerde milli kaynaşmaya döndü. Özgürlük ve demokrasinin milli koltuk endişesiyle sınandığı bu aylarda memleketin seviye ve sorumlukluk aklıda dibe vurdu. Milli davanın bitmez endişesi toplumsal felaketle Kürt siyasetine boca edilse de resmin tamamında evrensel endişesizliğin yaydığı kokuşmuş bir politik pay olduğu da aşikar.

Siyasetin çürüttüğü, siyasetçinin beceriksiz ve iktidarsız kaldığı bu uzun ve eski mesele de belki de kürtlerin politik çıkışları kadar yazım ve yaşamlarının da olgusal olarak kendi endişesini yaratma sürecine de tanıklık ediyoruz. Vaktiyle yasaklı olan Kürt menşeinin dört koldan denkleme girdiği bu zamanda Kürtlerin dil, kültür, düşünce ve yaratıcılıkları biraz olsun hakikatlerin itiraf edilmesine aracılık etmez mi? 


Bir kaç kuşagın kitabı

Ayna çarpmasına benzeyen aylarda bodrum, sokak ve yüreklerde kalan tortuyu acının aynasında görmekten başka güvenebileceğimiz hangi değer eşiği kaldı ki?

Küçük sözcükler büyük talihleri tarif eder. Yoksa sözcük dediğimiz insansı bir şeydir. Ama söz için ehil, ehil olmak içinde anlayış gereklidir. Ve bütün mesele kuşakların talihi yaşanırken bunu aynasında bulabilen kişinin anlayış gücüdür.

“Ayna Çarpması” bir kaç kuşağın kitabı ve Murat Özyaşar da onun öykücüsüdür. Galiba enteresan olanda bu. Yazarla yapıt, yapıtla yazar aynı öyküden olunca işin ciddiyeti daha bir artıyor. Murat Özyaşar’ın küçük ama endişe coğrafyasından yola çıkardığı öyküleri Ayna Çarpması’yla adlandırması bu talihin de dilidir.

Zira karşımızda bir otorite çarpıklığı kadar, akıl çarpması denilen ezeli bir kabusun kasıtlı saldırganlığıyla harabeye çevrilen inkarlı bir varoluşta katmer katmer acıya boğulan çoğunluk var. 


Kefeni biçilmemiş onca ses...

Kuşkusuz Murat Özyaşar’da endişeli biri. Hem nasıl olmasın? Doğduğu ve dayanmaya çalıştığı kentin sokakları hala ölü dolu. Kefeni dahi biçilmemiş onlarca ses ve benliğin ateşi kara kara tütmeye devam ediyor.

“Ben o yaşta, annemden utanırdım o zaman; başındaki yazmasından, altın dişlerinden alnındaki dövmeden en çok en çok da Türkçe bilmeyişinden, öyle çok utanırdım.” Bu cümle bile bir talihi tarif eder. Ve o talih ki artık tahammül kaldırmaz hiçlikle dolu. Zamanın, hayatın ve toplumsal belleğin yaşadığı akıl almaz acılara bir çocuğun inkar kaldırmaz cevalliğini de katarsak, ayna çarpmasındaki inkar çarpmasının suretleri de bulabiliriz. Zira kayıp bir gerçeğin insanlar üzerinde yarattığı etkinin kimi nerde ve ne kadar yaraladığının hikayelik çırpınmasını yine yazının naifliğiyle tahmin etmeye çalışıyoruz.

Kuşkusuz edebiyat arenasında kin yada yargı bir yöntem olamaz. Ancak söz konusu Kürtler ise yargı ve ön yargının bir toplum içinde dil, bilgi, ifade ve kendini anlatma hikayelerinde nasıl bir kırıma yol açtığının üstüde örtülecek gibi değil. Keza edebiyat sorgularken aynı zamanda eleştirinin oklarını kimseden de esirgemeyecek kadar hayatın doğrularına yatkın bir etkinliktir.


Edebi merkezde de aynanın kırılması

Bu nedenle Ayna Çarpması, sadece bir öykü dizisi olarak kalmamak için yazarını ve yaşadıklarını yazımsal özgüvenle kapsamış bir gerçeğin mevcut kafaları zorlayışının niteliğine çok sahiptir. Tekçi yılların ardında edebiyat dünyasında da Kürt sorunun etki ve tepkilerinin görülmeye başlanması, aynı zamanda edebi merkezde de aynanın kırılmasına delalet etmez mi? Uzun yıllar bir imaj ve satır retoriği olan Kürtlerin kendi emek ve bilinçleriyle bu parkura girişleri yeni bir bilinç patenti sunmaz mı? 

Devlet ve hakim enstrümanlarının bloke ettiği yazım ve ifade sahasındaki üsten, yaranmacı ve idare edici eğitilmenin toplumda vardığı gerilemede klasik yazar ve edebiyatçılığın hiç mi katkısı yok? Bu açıdan Ayna Çarpması ve ona benzer yeni kuşak yazarlığının ufkumuzda azda olsa bir pırıltı sayılması aynı zamanda yeni okur dünyasınıda cesaretlendirmelidir.

Murat Özyaşar Diyarbakırlı genç bir yazar. Genç olması sizi yanıltmasın. Tam da zamanın ters yüz ettiği bir kuşağın derin evladı. Murat’ın künyesi epeyce, yazarlık künyesi haylicene! Künye dediğimiz yaşadığı toprakların içini dışını yazacak kadar yazar.

“bende hala kahır. Anlarsınız.”

“herkes dönermiş bir gün kendi suçuna..”


F. BEHİCE DEMİR