Kadınlar ve aynayı kıran düşmanlığın aynılığını yazayım. Mevsimlerden yaz, hava sıcak ve rehavetin kokuştuğu her coğrafya kanlı…
Aynaya bakmaktan korkan erkeklerin vahşi dünyasında kırılan aynalar, kalpler ve bu kaosta eşitlenmeye fırsat bulamayan düşler var.
Kaba saba erkeklerin ayna parçalama alışkanlığı ile muktedir bir kimlik kazandıkları Türkiye’de, gazetelerin 3. sayfaları yalnızca onlara ayrılmış. Otobüslerin yaşlılar ve maluller için ayrılan koltukları gibi, kadınlarını döven, saçlarından sürüyen, sokak ortasında bıçaklayan, ulu orta öldüren bu sefil ruhlu insanların dünyası olmuş o sayfalar. Öldürmenin kökeninde derin bir ölme kaygısı yattığını da çözmemiz için kriminal suratlarındaki ifadesizlik ile bakmışlardır gözlerimizin içine çoğu kez; elleri kelepçeli, başları yere eğilmek istenirken. Öldürmek için yeteri kadar gerekçe biriktirmişlerdir; parasızdırlar, er meydanında şerefsiz ilan edilmişlerdir, doğru dürüst sevişmemiş, doyasıya öpüşmemişlerdir genelde.
İşte insanlar bu kadar kolay, soğukkanlı ve amaçsızca öldürülüyor bu gezegende. Maktul azaldığını hissettiriyordu katiline. Gereksizliğini, beceriksizliğini ve gitgide hiçleştiğini… Katil aynada böyle maskesiz, kokusuz, insan ruhu taşımayan bir yüzle karşılaşmayı bir daha istemediğinden olacak ki başlıyor öldürmek için gecenin ortasına karışık ıslıklar savurmaya.
Aynaların yalnızca çirkinliği kapamak için kırılmadığını anlatmak gerekirdi oysa.
İyi ama bir insan neden ayna parçalardı? Laneti bu kadar arzulu çağıran şey ne olabilirdi? Kendini görmemek içindir muhakkak. İçindeki uğursuz gözlerle karşılaşmamaktır derdi.
Hissettiğini hissetmemek için ya da. Aynadaki yüzün kendisinde habersiz yaşlanmış, yıllanmış, yorulmuş olmasından duyulan korkuyu yok etmek için mesela. Ya da korktuğunu, paniklediğini aynaya bakınca daha iyi gördüğü için. Kendisine benzerlerle arasında var olan bu duygu bağdaşlığını ortadan kaldırmak için…
Uğursuzluk o andan sonra başlar artık. Her bir parçası bir yere savrulan, sırları kabuk kabuk kalkan aynanın intikamı acı olur sonrasında. Ölümün, hele de kendi ölümünün cümlelerini bir soruyla netleştiren birinin ağrılı vedası sarsar tanışlarını, ailesini, sevdiği sokakları.
Kadınların ölümleri hep yalnız, savunmasız, çaresizdir ne de olsa.
Evet, katil öldürdüğü insanda kendisini görüyordur. Kendine kıyamama halini izliyordur aynasında ve nefret ediyordur iradesi dışında yüzüne tutulan aynadan. Yaşadığı toplumun dinle örülü bahçesinde, bir ağacın gövdesine gelişigüzel asılmış o aynadan nefret ediyordur katil. Eksikliğini hissettiği maddenin ve sahip olmayacağını bildiği ruhun arasında ince bir köprüye işaret ediyordur. O nedenle parçalanmalıydı ayna ve yansıttığı dünya!
Hayatı bir savaş olarak düşünenler bilirler ki, bu gerçeklik de retorik ve hamasetle beslenir. Biraz kabadır, yakışıksızdır ama niyeyse savaşın tanrılarının olduğu yerde barışı tanrılaştıran bir zeytin dalı ile bir kuştur. Dereleri, ovaları dağları yaratan tanrı, onları yerle bir etmek için asasını kaldırıp indiren tanrı, barışık yaşamanın yolunu bulmak için her yerde yetişmeyen bir ağaçla herkesin iyi gözle bakamadığı bir kuşu seçmiştir.
Zeytin ve güvercin kadınsıdır; estetik ve toplumda kabulü inceliklidir, naiftir. Oysa savaşın tanrıları güçle donatılmış, kalp yerine bir alay tank, top, tüfek taşıyandır.
Son bir haftada dünyanın dört bir yanından aynalarını kırmak yerine sevdiğine kıyan adamların öyküsü düşüyor sayfalara. Tel tel olmuş hayatlarının enkaz aralıklarından kısılmış ve bedbin gözlerle bakıyorlar dünyaya:
 “Aslında öldürmek istemedim, kıramadım aynamı kıydım kadınıma” imasıdır bu. “Canım bu kadar yanıyorken nasıl bakabilirdim öksüz kalmasından korktuğum hayatıma! Vurdum ve öldü. Kestim ve öldü. Attım ve öldü. Çarptım ve öldü. Yaktım ve öldü... Aslında ben barıştan yanayımdır, ahh bir de canım hiç sıkılmasa!”
Aynalar yalnızca eksikliği, olmayanı değil, hissiyatı da temsil eder. Gücün egemen kılındığı ve zayıfın yaşama şansının olmadığı bir yerde elbette aynalar kırılmalı!