Ayşe Hür, akademik kariyer dışı “tarihçi”lerdendir. (Elbette tarihçi olmak için kariyer gerekli değildir.) O okuduklarını, gazetelerde “montaj bilim” şeklinde, “tarih” yazıları haline de getiriyor.

Benzerleri, geçmişte gazetelerde işi, pehlivan tefrikaslarına vardırdılar. İlber Ortaylı ayrı bir fenomen ama, Ayşe Hür, son yazısında, bir savrulmayla, Kürtleri, Ermenilere gün yüzünü göstermeme yeminlisi gibi gösterip, amaçlarına ulaşmak için, yapay gerekçelerle Osmanlı’ya bile isyan ettiklerini montajlıyor.
Ayşe hanım ne, nereye uyarsa hesabı, Ermeni varlığını da Kürdistan’la sınırlı tutuyordu. Bu arada Kayseri medeniyetinin Pastırmasını, Afyon’un şekeri, Maraş’ın dondurmasını afiyetle yiyor, ama varlıklarını güme götürüyordu. Atatürk İzmir’e girmesinden beş gün sonra Ermeni mahallelerinin ateşe verilmesini de…
Yazarın “ilhakçı” montajına göre, Ermenilerin çektiği acılar Kürtlerden.
Mesela, Osmanlı 1878 yılında Berlin’de imzaladığı anlaşmayla Ermenilere güvenli hayat sununca, Kürtler rahatsız oluyor, hatta Şeyh Ubeydullah çok kızıyor, sonra Ermenilerin boynuna binmek üzere, Osmanlı’ya isyan ediyordu.
Montaj böyle de, sonrası yazarın mantıksal tutarlılığı açısından berbat. Çünkü, Ayşe Hür, Kürtlerin Ermenilere, tersine  işbirliğine gittiğini, şöyle anlatıyor:
Ayşe Hür, Şeyh Ubeydullah başkaldırısının sonucu için şöyle diyor:
“Şeyh Ubeydullah’ın kendi kuvvetlerine, harekât sırasında Ermenilere ve Süryanilere dokunulmamasını emretmesi bir Hıristiyan kıtalini önlemişti. Sonuçta Kürtler Osmanlı ordularına karşı direnemedi. Uzun bir pazarlıktan sonra Şeyh Ubeydullah hac bahanesiyle Medine’ye sürgüne gönderildi.”
Yukarda söylediğini, bir kaç satır aşağıda yalanlaması bir yana, Kürtlerin Ermenileri bastırmak için başkaldırdığı uydurma, “Osmanlıya direnmediği” de yanlış.
Meraklısı için, doğrusunu “Kürt İsyanları” kitabımdan özetlersek, Nehrili Şeyh Ubeydullah’ın, Nakşibendiliğin Halidiye (Mevlana Halid é Bexdai) koluna bağlı olduğu doğrudur. Nakşibendilerin (Kürtlerden yolunu ayıran Saidi Nursi hariç), Kürdistan emektarları oldukları da benim savunduğum gerçektir.
Osmanlı, ulusal başkaldırılarla savrulma sürecinde, Kürdistan Mirliklerini talan, (bizim Ahmet Kardam’ın dedeleri olan Bedirhaniler dahil) darmadağın etmiş, Kürtleri toplumsal öndersiz bırakmış, siyasal, sosyal ve hukuksal boşluk yaratmıştı.
Nakşibendi Şeyhi Mevlana Halid, bu boşluğu doldurmak üzere, dergahında öğrenci yetiştirip, “Nakşibendi Halifesi” unvanıyla Kürdistan’ın dört bir yanına göndermeye başlamıştı. Şeyh Said’in dedesi Şeyh Ali ve onunla gün farkıyla asılan Seid Abdülkadir’in dedesi Nehrili Seid Taha bu Halifelerden ikisiydi.
Ayşe Hür’ün sözünü ettiği isyana gelince: Osmanlı kabuğu altındaki halkların isyanlarla ayrıştığı bu dönemde Mevlana Halid’in Halifesi Seid Taha’nın oğlu Şeyh Ubeydullah, Kürdistan’ın bağımsızlığını görüşmek üzer 1880 yılı Temmuzunda Şemzînan’da (Şemdinli) kongreye öncülük ediyordu.
 Bölgede görev yapmış bir Rus subayı olan Avriyanof’un yazdığına göre, kongreye 5 Şeyh (Nakşibendi), 21 (Nakşibendi) Halife, 42 Prens, 68 bey katıldı.
Ayşe Hür’ün iddia ettiği gibi hedef Ermeniler değildi. Tam tersi Osmanlı’nın Kürtlerle, Ermeni ve diğer Hıristiyanları karşı karşıya getirip, çatıştırmak için kesintisiz entrikalar çevirdiği örneklerle anlatıyor, bu oyunun bozularak, onlarla işbirliğine gidilmesi kararı alınıyordu. Başka bir kararla da ulusal başkaldırı önderliğine Şeyh Ubeydullah getiriliyordu.  
Bu, Kürdistan’da partileşme adına bir ilkti.
Şeyh Ubeydullah, kongreden hemen sonra, oğlu Seid Abdülkadir’le birlikte Kürdistan işgalinin zayıf halkası olan İran’ı kurtarma harekatını planlıyor, Kürtler önemli bir engelle karşılaşmadan ülkelerini ele geçirip, İran içlerine doğru ilerliyordu.
Fakat, bundan sonra, bölgede önemli kazanımları bulunan Rusya, Britanya devreye giriyor. Osmanlı’yı da yanlarına alarak İran’a arka çıkıyor (Ayşe Hür’ün iddia ettiği gibi Osmanlı’ya yenilmediler), bunun üzerine Şeyh ve oğlu geri çekilme kararı alıyordu. Şeyh Ubeydullah Hınıs kalesine, oğlu Seid Abdülkadir de Hakkari’ye yerleşiyordu.
Ancak baba-oğul, Osmanlı tarafından kuşatılıyor, sonra tutuklanıyordu. Osmanlı, Kürtlerin isyanından çekindikleri için, onları idam etmiyor, Mekke’ye sürgün ediyordu.
Seid Abdülkadir, Meşrutiyetin ilanından sonra, Meşrutiyetçilerden büyük ilgi görünce dönüp, Ayan Meclisi (Senato) üyeliğine seçiliyor, Sayıştay Başkanlığı yapıyor, Şeyh Said isyanında rol üstlendiği gerekçesiyle, Atatürk rejimi tarafından, 1925 yılında, Diyarbakır’da asılarak idam ediliyordu. Seid’in gömüldüğü yer de meçhul...
Kısacası, bugünkü korucular, kiralık dönekler, pişmanlar ne kadar Kürtse, o dönemlerde Ermenilerle çatışan Kürtler de o kadar “Kürt”tü.
Şeyh Ubeydullah örneğinde görüldüğü gibi, dünden bugüne ortaya çıkan Kürdistani iradeler yalnız Ermenileri değil, bütün halkları korudular.
Halkın adalet ve vicdanı açısından da bütün anneler, bebeklerine önce, “yazıktır, onlar da can” insani ilkesini öğrettiler.