Hava soğuk. Kar taneleri aydınlatıyor usulca geceyi. Dokunuşu ılık, soluğu ayaz bir gece. Teninde kar tanelerinin eriyişini izlerken, gökyüzünde görünmeyen ama saçlarına dolanıp da parıldayan su damlacıklarını izlersin: Onlarda yıldızların şavkı yansıyordur. Kar yağıyor dağlara, gözlerinin ufku beyazla gecenin buluşma noktasında sonlanıyor. 

Dışarda ise serçelerin kar telaşı. Sığınacak bir mekan bulma telaşıyla uçuşuyorlar. Gerillalar soğuktan donmuş ellerini ovalayıp, sobanın etrafında ısınmaya çalışıyor. Sobanın üzerindeki siyah çaydanlığın fokurtusuyla iyice ısıtıyorlar içlerini. Sonra çaylar içiliyor. Uzun kış gecelerinde koyu sohbetler yavaş yavaş ısıtıyor yürekleri. Her birinin yüzünde ayrı bir yaşanmışlık var. Umutlar, özlemler sofralara serilip her lokmada paylaşılıyor. İçlerinde saçları ağarmış, yaşamışlıklarının yüz çizgilerine vurduğu bir gerilla sobanın kenarında oturmuş, genç gerillaları seyrediyor. 

Herkesin dilinde ay kesiği bir özlem asılı, dudaklarında yaşanan yol hikayeleri, birikmiş anıları… Kar taneleri sızıyor kapı aralığından. Kapı açıldığında rüzgarı kessin diye perde niyetine asılan battaniye ara sıra uçuşuyor ve kar tanelerini serpiştiriyor yüzümüze. Ama kimin umurunda! Sohbetler çay kıvamında ya, o yetiyor herkese. 

Tamara adındaki gerilla, Serhat adındaki saçları ağarmış gerillanın sesinin çok güzel olduğunu söylüyor ve türkü söylemesini istiyor. Serhat, soğuk aldığını ve türkü söyleyemeyeceğini belirtiyor ama herkes ısrarlı. Atlatmak için sohbeti koyulaştırıp eskilere dalıyor. İlk katıldığı zamanlardan, bugün yürüdüğü yollardan ve türkülerden bahsediyor. 

O katıldığında belki de birçoğumuz henüz doğmamıştık. Kimilerimiz için ise hayat, şeker kamışı gibi tatlı ve bir oyundan ibaretti. 

Yirmi yıldan fazla olmuş katılalı. Yaşayıp gördükleri ise bin ömre bedeldi belki de. “Eskiden büyük ateşler yakar, etrafında oturur, türküler söylerdik. Türküler kıvılcım olur, yüreklerimize akardı. Eskiden daha güzeldi sesim. O yüksek zozanlarda yürürken kilamlar söyler, tarihe akardım. Düne ve yarına sarılırdım. Şimdi artık söyleyemiyorum, nefesim yetmiyor. Hem dengbêjlerin kilamlarını artık kimse pek sevmiyor” derken yüreğindeki bıçak yarası dağlanıyor, gözlerinin feri azalıyor. 

Serhat, yoldaşlarının ısrarlarına daha fazla kayıtsız kalamayacağını anlayınca, bir kilam tutturuyor. Önce söyleyeceği kilamın hikayesini anlatıyor, sonra gırtlağını temizleyip yüreğinin derinliklerinden akıttığı kilamını söylemeye başlıyor. Tok sesiyle Serhat’ın kaydı yapılmayan tarihine doğru götürüyor bizi. Tarih onun sesinde canlanıyor, varlık buluyordu adeta. Evdalê Zeynikê onun nefesiyle soluk alıyor, aşk daha da yakıcılaşıyordu dudaklarında. 

Dışarda hala kar yağıyor, içerde ise bir tarih can buluyor. Türküsünü bitirdiğinde herkes daldığı düşten uyanmak istemiyormuşcasına ağır ağır silkiniyor. O anı bir cama çizer gibi nakşediyorlar yüreklerinin aynasına. Türkünün hakikati asılı kalıyor kirpiklerine. Mahmur bir zaman sızıyor odaya, sobanın gümbürtüsü sükuneti bozuyor. Dışarda kar ayazı, içerde tarih alev alev tutuşturuyor yürekleri. Hiç kimse söyleyecek bir söz bulamıyor o anı tarif edecek. Susuyorlar.

Yine Serhat bölüyor sessizliği. “Eskiden daha güzeldi sesim, daha gür, daha toktu. Artık pek kimse dinlemediği için söylemeye söylemeye artık zayıf düştü. O yüzden güzel okuyamadım” diyor. 

Sonra çocukluğuna dönüp Serhat kültüründen bahsediyor. “Eskiden...” diyor, “akşamları köyün büyükleri bir araya gelirdi. Çıra ışığında otururduk, büyüklerimiz bu hikayeleri bize kilam şeklinde okurdu. Biz böyle öğrendik tarihimizi. Şimdi ne kitaplardan ne de türkülerden öğrenebiliyoruz o tarihi.”

Saatler ilerliyor. Gece karanlığı yorgun düşmüş bedenleri sarmalıyor demli çay kıvamında gelişen sohbet ve kilamlar dinçleştiriyor yürekleri. Serhat, Serhat’ın rüzgarlarından esintiler akıtıyor o an’a. Sohbetlerin, paylaşımların tadı damakta kalıyor yine. Oysa söylenecek, anlatılacak, anla buluşması gereken bir tarih vardı, daha dillenmemiş. Fakat zaman akıyor kar taneli geceye. Serhat kaç hikaye anlattı, kaç kilamla kum saatini çevirip tarihi bu güne akıttı, bilmiyorum. 

Kimse gecenin bitmesini istemiyordu. Çünkü gecenin sonunda yine patikalarla buluşan ayrılıklar, yarının buluşmalarına ekilen umutlu bekleyişler vardı. Serhat oturduğu yerden kalktı, bir düşten uyanır gibi silkelendi. Üzerinde tarihin mahmurluğu... “Artık gitme vakti. Yolcu yolunda gerek. Yol da zaman da beklemez bizi” diyor. 

Bütün patikalar kardan kapanmış, tüm izleri süpürmüştü rüzgar. Ama o gece tarihin izleri yüreklere resmedilmişti. Artık yeni izler yaratmak için yola düşme zamanıydı. Serhat, arkadaşlarıyla yeni bir güne doğru yola koyulurken, güneş bir adım kadar ötede doğmayı, türküler şafakla tutuşmayı bekliyor.