
Lice, PKK’nin kuruluşunun ilan edildiği ilçedir. Katliamın gerçekleştiği alan da PKK’nin kuruluş toplantısının yapıldığı Fis Köyüne çok yakındır. Bu nedenle Türk devleti Lice’ye düşmanlık beslemektedir. Liceliler PKK’nin kuruluşunun Lice’de olmasından gurur ve onur duyarken, Türk devleti ise her fırsatta Lice’ye düşmanlığını dışa vurmaktadır. 1993 yılında Lice yerle bir edilmiştir. Tuğgeneral Bahtiyar Aydın devletin derin güçleri ve JİTEM tarafından katledilmiş, sonra da PKK katletti denilerek Lice’ye saldırılmıştır. Onlarca insan katledilirken, sağlam işyeri ve ev bırakılmamıştır.
Lice her zaman direnişin güçlü geçtiği bir yerdir. Tarihine layık olmak için tüm baskılara rağmen direnişçi karakterini göstermektedir. Türk devleti PKK’nin geliştiği alanlara karşı her zaman öfkeyle bakmıştır. Önder Apo’nun doğduğu ve PKK’nin ilk mücadelesinin geliştiği Urfa’ya karşı da devletin özel bir savaş politikası izlediği bilinmektedir. 12 Eylül askeri faşist darbesinden sonra baskı ve işkenceden en fazla nasibini alan şehir Urfa olmuştur. İşkenceleriyle ünlü Diyarbakır 5 Nolu Cezaevinde en fazla Urfalı gençler bulunmuştur. Sadece gençler değil, kadın-erkek, yaşlı-genç Urfalılar da zindanlara doldurulmuş, işkence altına alınmıştır. Özellikle Hilvan ve Siverek tümden işgal edilmiş, tüm evler tek tek aranmış, PKK’lilere selam verenler, hatta PKK’lilerin ailesine komşu olanlar bile zindanlara atılmış ve işkence yapılmıştır. 12 Eylül askeri faşist darbesinden sonra Urfa’da PKK’nin kökü kazınmak istenmiştir. 12 Eylül’den sonra Urfa’nın yaşadıkları yazılsa bir zulüm destanı ortaya çıkar.
Psikolojik savaş yürütülüyor
PKK’nin ilk belediye başkanlığını kazandığı yer Hilvan ve Batman’dır. Batman belediye başkanı kısa süre sonra devlet destekli bir cinayete kurban gitmiştir. Hilvan belediye başkanı ve meclis üyeleri tümden zindanlara atılmıştır. Ağır işkenceler gören belediye başkanı Nadir Temel ve birinci aza olan Durre Kaya bu ağır işkencelerden sonra ağır hastalıklara yakalanmışlardır. Birçok Urfalı tutsak direnişler içinde yaşamını yitirirken, birçoğu da sakat bırakılmıştır.
AKP Hükümeti döneminde de devlet Urfa’ya karşı düşmanlığını ve bu çerçevede yürüttüğü özel savaşı derinleştirerek yürütmüştür. Son yerel seçimlerde görüldüğü gibi bu özel savaş politikası AKP Hükümeti döneminde de sürdürülmektedir. Öyle ki Urfa’yı Kürtlüğünden koparma hedefli bir planlama ve çalışma yürütülmektedir. En son Urfa’ya bir valinin belediye başkanı yapılması da bu politikanın sonucudur. Devletin Urfa’ya ilgisi Urfa’yı sevmesinden değildir; Urfa’yı kimliğinden ve köklerinden koparmaya yöneliktir. Ancak öyle bir psikolojik savaş altında bir özel savaş yürütülmektedir ki, amaç örtülmekte, hatta Urfa’nın lehine bir politika yürütülüyormuş gibi gösterilmektedir.
Lice’deki katliamda bir derin düşmanlığın dışa vurumudur. AKP Hükümeti Kürt sorununu çözme yerine, Kürt sorununun çözümünü gündeme koyan PKK’yi tasfiye etme politikası yürütmektedir. Sadece Lice’de değil, her yerde halkın direnişine saldırarak Kürt sorununda çözümsüzlük üzerine kurulan politikasını örtmeye çalışmaktadır. Ancak ne yapsa da halkın direnişi AKP’nin karakol yapma ve savaş makinesini geliştirme hükümeti olduğunu gözlerden kaçırmasına fırsat vermemektedir. Zaten ilk günden beri karakol yapımına karşı çıkan halka her fırsatta saldırmaktadır.
Erdoğan faşist karakterlidir
AKP Hükümeti döneminde kadın, çocuk, yaşlı, genç olmak üzere yüzlerce Kürt insanı katledilmiştir. Bu katliamların hiçbirinin faili de bulunmamıştır. AKP Hükümeti dönemi de faili belli olmayan cinayetler dönemidir. En fazla çocuk AKP Hükümeti zamanında katledilmiş, en fazla çocuk AKP Hükümeti zamanında zindanlara atılmıştır. AKP Hükümetinin politikalarına kadın, çocuk her yaştan insan karşı çıktığından AKP Hükümeti de direnişi kırmak için kadına da, çocuğa da saldırmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın “Kadın da olsa, çocuk da olsa gereğini yapın” talimatı vermesi AKP Hükümetinin bu karakterindendir.
AKP Hükümetinin devletin Kürt politikasını yeni koşullarda sürdürdüğü bu on iki yılda çok iyi anlaşılmıştır. AKP Hükümetinin demokratik bir karakterde olmadığı defalarca görülmüştür. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın kişiliği ve söylemi daha önceki Başbakanlardan daha fazla faşist karakterdedir. Herhalde Türkiye’ye Tayyip Erdoğan kadar otoriter bir lider gelmemiştir. Eski kültürel soykırımcı sömürgeci hükümetler ve onların Başbakanları herhalde Tayyip Erdoğan kadar faşist söylemlerde bulunmamışlardır. Tayyip Erdoğan’ın bu yönlü konuşmalarından kitap hazırlansa Hitler’in söylediklerine taş çıkartan bir faşist eser ortaya çıkar. Böyle bir karakterin Başbakan olduğu yerde tabii ki ne demokratikleşme olur, ne de Kürt sorunu çözülür. Her konuşması savcılara, polise ve askere saldırı talimatı olan bir Başbakan’ın ülkesinde demokratikleşme ve istikrar ortaya çıkmaz. Tayyip Erdoğan demokratikleşmeyle değil, şiddetle, ölümle, zulümle sessizlik sağlamaya çalışmaktadır.
Psikolojik şiddet uygulanıyor
Demokratik zihniyet halkın tepkilerini dikkate alır; AKP Hükümeti ise her protestoya saldırmaktadır. AKP Hükümetine yönelik gelişen hiçbir protestoya tahammül etmemektedir. Bırakalım protestolara, konuşmalara ve açıklamalara bile tahammül etmiyor. Başbakan her konuşmaya laf yetiştirmektedir. Bu düzeyde antidemokratik karakterde bir kişiliğe sahiptir. Öyle ki birçok çevre ve insan Başbakan ve hükümete söz söyleme cesareti gösteremiyor. Konuşmalarıyla öyle bir psikolojik şiddet uyguluyor ki, insanlar fiziki şiddetten daha fazla bir tehdit altında tutuluyor. Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’yi yönetme tarzı budur.
Tüm bu gerçekler Türkiye’de demokrasi mücadelesinin hala ölüm ve işkenceyle karşılaşma ve zindanlara girmeyi göze alarak yapılabileceğini gösterdiği gibi, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi’ni yürütmenin de katliamları göze almakla mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Zaten on yıllardır Kürtlerin hangi bedelleri ödeyerek özgürlük ve demokrasi mücadelesi yürüttükleri bilinmektedir. Neredeyse şehidi olmayan köy, sokak, hatta ev kalmamıştır. Zindanda kalmayan, işkence görmeyen tek bir ev kalmamıştır. Öyle ki zindana girmeyen ve işkence görmeyen aile istisnadır. Bazı ailelerin tümü ya da birkaç üyesi işkence görmüş ve zindanlarda yatmıştır. Lice katliamı da böyle bir ülkede kültürel soykırımcı sömürgeci politika sonucu gerçekleşmiştir. Bu politikaya karşı mücadele etmeden özgür ve demokratik yaşamın geleceğini sanmak ise kafayı kuma gömmek ve kendini aldatmaktır. Ya özgür ve demokratik yaşamdan vazgeçilecek ya da direnilecektir.
M.DELİLA