
Öztürk, “Sessiz Tanık” isimli fotoğrafından esinlenerek yapılan Halepçe Soykırım Anıtı’nın Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’nün (OPCW) bahçesindeki açılışı için Hollanda’nın Den Haag (Lahey) kentindeydi. Açılıştan sonra kendisiyle Amsterdam’da görüştüğümüz Öztürk’ün “Sessiz Tanık” isimli bir kitabı, Halepçe belgeseli ve Halepçe film çalışması var. Belirtmek gerekir ki, tıpkı bu röportaj gibi Halepçe üzerine söylenmiş ve söylenebilecek herşey, eksik kalmıştır ve kalacaktır...
Lahey’e geliş sebebiniz Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’nün (OPCW) bahçesinde yapılan Halepçe Soykırım Anıtı’nın açılışına katılmaktı. Bu anıt “Sessiz Tanık” adlı fotoğrafınızdan esinlenilerek yapıldı. Bu süreci sizden dinleyelim.
Ben Cenevre’deyken Irak Kürdistan Şehitler Bakanı’nın “29 Nisan’da açılış olacak” diye basında açıklamaları olmuş. Irak Dışişleri Bakanı Sayın Hoşyar Zebari’nin davet etmesi üzerine geldim. Bu açılışın benim için çok büyük anlamı var. Tarihi bir an ve her gazeteciye nasip olmaz sanırım. Ben o fotoğrafı çekerek, bir insanlık dramının bir soykırımı dünya gündemine soktum. Aradan 26 yıl geçmesine rağmen bu fotoğraf hiç gündemden düşmedi. Saddam ve Baas Rejimi her akla geldiğinde, Halepçe Soykırımı’nın her anmasında, çektiğim “Sessiz Tanık” fotoğrafı akla geliyor. Dolayısıyla çeken gazeteci olarak da ben...
Fotoğraf benimle özdeşleşti. Allah korusun ama sanki fotoğraftaki o baba ben, kucağımda korumaya çalıştığım da çocuğummuş gibi geliyor. Benden bir parça oldu sanki. Bu nedenle bendeki anlamı büyüktür. Ben de Kürt’üm ve o halk benim de halkım. Yıllarca etkisinden kurtulamadım hala da çok etkiliyor. Bir eğlence yerinde olsam bile bazen bir çocuk sesi, müziğin bir tınısı, beni o andan koparıp Halepçe’nin ölüm dolaşan sokaklarına götürür. Çok ağladığım zamanlar oldu. Belki anlatamıyorsunuz, belki insanlar anlamıyor, zaten çok anladıklarını da sanmıyorum. Hep sorarlardı, korkmadın mı? Nasıl dayandın? diye. O manzara karşısında dayanmak çok zordu benim için.(gözleri doluyor) İnsanın insana bunu nasıl yapabileceğini düşündüm. O günden bugüne hep soruyorum ama cevabını da halen bulamadım.
Son 30 yıldır dünyanın her noktasında yaşanan savaşların içinde bulundum bir haberci olarak… O dramlara tanıklık yapan biriyim. Bu bakımdan insan nerede olursa olsun, kim olursa olsun sonuçta insandır. İnsanın aklının durduğu katliamları insanların yapabilmesini ben kabullenemiyorum, anlayamıyorum. Öte yandan insanlık tarihine baktığımızda ne yazık ki savaşlarla doludur. ‘İnsan insana bunu nasıl yapabilir?’ diye soruyoruz, ama insan insana bunu ne yazık ki yapıyor. Halepçe’de yaptı, Hiroşima’da yaptı, Vietnam’da yaptı, Türkiye’de yaptı. Tarihin daha eski dönemlerinde de yaptı. Bu da insan olmanın bir çelişkisi olsa gerek… Halepçe’nin cesetlerle dolu sokaklarını dolaşıp fotoğraf çekerken, bir yandan ağlıyor, bir yandan da ben bu vahşeti nasıl anlatabilirim diye düşünüyordum. Adının Ömer Hawar olduğunu sonradan öğrendiğim baba ile oğluna rastladım. O an Ömer Hawar ve küçük oğlu sanki “Aradığın biziz, buradayız, bizi gör” der gibiydiler. Yıllar sonra Ömer Hawar ve oğlunun hikayesini anlattığım belgeseli çekince ayrı bir dramı daha öğrenmiş oldum. Halepçe’ye indiğimde hava bombardımanı devam ediyordu. Savaş uçaklarının seslerini çok yakından duyuyorduk. Bir yerde çok fazla kalamıyorduk. Bizde gaz maskeleri vardı panzehir iğneleri vardı. İran-Irak savaşını izlediğim dönemde de kullanmıştım. “Sessiz Tanık” fotoğrafını çektiğim yerde bir nevi çakılıp kalmışım. Grup uzaklaşmış. Benim olmadığımı anlıyorlar. Fotoğraf çekmeye devam ediyordum ki bize mihmandarlık yapan 2 İran askeri, gelip kollarıma girip sürükleyerek götürdü. O askerlerden biri “Sanki 3 kare daha fazla çekersen bir şey mi olacak? Bomba düşse hepimiz öleceğiz yeter çektiğin hepimizi öldürecek misin” diyerek sürüklüyordu...
Halepçe’ye ilk gidişiniz ve sonraki gidişlerinizde başka fark ettiğiniz neler vardı?
İlk gidişimde şehirde canlılar ölmüş, kuş sesleri bile duyulmuyordu. Baharın ilk ayıydı, ağaçlar tomurcuklarını açmıştı ancak zehirli gazdan dolayı hepsi buruşmuş renk değiştirmişti. Nereye adım atsam cesetlerle karşılaşıyordum. Çok ağır dayanılmaz bir koku vardı. Bomba düştüğü zaman çürük elma kokusu yayıyor. Benim orada bulunduğum zaman ceset kokusu vardı, çünkü hepsi çürümeye başlamıştı. Katliam, 16 Mart’ta oldu ben 18’de oradaydım. Biliyorsunuz şehirlerin canlılığını veren bir uğultu vardır. Eğer şehrin biraz dışında iseniz, yaşamın devam etiğini bu uğultudan anlarsınız. İşte İran’a ait helikopterler bizi şehrin çok yakınındaki mezarlığın bulunduğu tepenin düzlüğüne bıraktığında Halepçe’de yaşam belirtisini veren o uğultu yoktu. 21 yıl sonra Halepçe’ye gidebildim. Oysa Kürdistan’a çok sık giden bir gazeteciydim, ama Halepçe’ye bir türlü gidemiyordum. Bu başka bir duygu. Ve 21 yıl sonra gittiğimde hayatın cıvıl cıvıl olduğu, gelişmiş bir şehirle karşılaştım. Kürdistan’da müthiş bir gelişme var. Saddam dönemine göre çok değişmiş. Ancak hala kolu kanadı kırık, yaralı bir şehir olarak yansıyor bana. Belediye başkanı ile çarşıda dolaşıp halkla sohbet ederken, beni çok etkileyen bir şey oldu. Genç bir adam elindeki albümle yanıma geldi. Albümdeki fotoğrafı göstererek oradaki çocuğun kendisi olduğunu söyledi. Ölmediğini ve kendisini kurtardığım için sarılıp teşekkür etmeye başladı.
Kimyasaldan kısır kalan çok insan var
Kendisine “Kimseyi kurtarmadım yanlışın var” dedim. Çünkü fotoğraftaki 2 çocuğun yanındaki adamla birlikte öldüğünü sanıyordum. Ama o tam tersini anlatıyordu: Biz sizi görüyorduk ama etkilendiğimiz kimyasaldan dolayı tepki veremiyorduk. Siz fotoğraf çekip gittikten hemen sonra bir kadın geldi onu sizin getirdiğinizi biliyoruz. Ölmediğimizi anladı bir şeyler içirdiğinde kusarak kendimize geldik ve bizi alıp başka yere götürdüler” dedi. Aynı yerde duvarın dibinde o anlatırken ağladım, çok ağır bir durum. Sonra adamla röportajlar yaptık. Kısır kaldığını ve çocuğunun olmadığını söyledi. Bu da ayrı bir dram..
Hayatta kalanlarda kimyasalın etkileri devam ediyor yani…
Tabii, kimyasal etkilenmeden dolayı çocuğu olmayan, kadın-erkek çok sayıda insan var. Benim çok üzüldüğüm başka bir konu da Halepçe’de hala doğru düzgün bir hastane yok. Kimyasaldan etkilenmiş insanların tedavisinin yapıldığı bir hastane henüz yapılmamış. İran’dan yılda bir kez doktorlar geliyor. Çünkü kimyasal silahlar konusunda İran’da iyi doktorlar var. Saddam, İran’a karşı da çok kimyasal kullandı. Şu anda İran’da yüz bin kayıtlı kimyasal kurbanı hasta var. Bunlar peyderpey ölüyor.
Onun üzerine de bir belgesel çektim. İran’dan gelen doktorlar Süleymaniye’deki hastane de bir kaç gün kalıp hastaları muayene ediyorlar. İnsanlar kuyruklarda sıra bekliyor. Kimi ciğerinden hasta nefes alamıyor, kiminin gözleri etkilenmiş görmüyor, kiminde deri hastalığı nüksetmiş. Birçok insan da kısır çocuğu olmuyor. Biliyorsunuz kimyasal etkisi 5-10 yıl sonra da ortaya çıkabiliyor ve ölümle sonuçlanıyor.
Kimyasal etkilenmelere dönük bir hastahanenin olmaması ilginç...
Biliyorsunuz 5 yıldır Halepçe Soykırımı’nın sinema filmini yapmak üzere çalışıyorum. Senaryo Kürdistan Parlamentosu’nda enüst seviyede kabul edildi. Kültür Bakanlığı tarafından bir basın toplantısıyla kamuoyuna duyuruldu. Dönemin Başbakanı Behram Salih, destek söz verdi. Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin destek sözü var. Geçen sene geniş kapsamlı düzenlenen Halepçe’nin 25. anma yıldönümünde ben de oradaydım. Erbil’de (Hewlêr) düzenlenen anma toplantısında yaptığım konuşmada, Halepçe’nin sinema filminden bahsettim. Verilmiş sözlere rağmen henüz bir destek alamadığımı ama umudumu kaybetmediğimi, filmi mutlaka çekeceğimi. Geliri ile Halepçe’de bir hastane yaptıracağımı söyledim. Yaptıracağım hastanede kimyasal mağdurlarını tedavi edilecek. Bu hastane bilimsel araştırmalarıyla kimyasal zehirli gazların sadece insan hayatı üzerinde değil, ekolojik dengeler üzerindeki ektilerini de araştıracak. Bu çalışmalar uluslararası alanda, bilim dünyasında tartışmaya açılacak.
Aradan bir yıl geçti hala bir gelişme yok, ama Lahey’de Hükümet Sözcüsü Sayın Sefin Dîzaye ile karşılaştım. Durumu kendisine hatırlattım. Bana başbakandan randevu alacağına dair söz verdi. Bu konuyla ilgili şimdiki Başbakan Sayın Neçirvan Barzani’den randevu bekliyorum.
OPCW’de Halepçe Soykırım Anıtı’nın açılması Avrupa Birliği’nin soykırımı tanıması açısından ilk adım öyle değil mi?
Evet, birkaç ülke bu soykırımı tanıdı. İşin garip tarafı ilk Irak Parlamentosu soykırım olarak tanıdı bu yürekliliği gösterdi. Dünyanın birçok ülkesi hala soykırım olarak tanımış değil. Bunun sebebi de şudur: Ülkelerin menfaatleri söz konusu. Kürdistan’ın bulunduğu coğrafya hassas bir yer. Farklı menfaatler söz konusu. Bu kimyasal silahların üretiminde kullanılan hammaddeleri batı dünyasının verdiğini herkes biliyor artık. Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler’in hazırladığı bir rapor var. Yardım eden ülkelerin hangi miktarda nasıl yardım yaptığı açıkça yazılıyor.
‘Heykelin açılması Batı dünyasına bir tokattır’
Halepçe Soykırım olarak kabul edilirse, bütün bunlar gündeme gelecek. Bence sebeplerden bir tanesi bu ama buna rağmen Lahey’de yani Adalet Divanı’nın olduğu bir kentte özellikle de Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütünün (OPCW) önünde bu heykelin açılmış olması, resmen ilan edilmezse de Halepçe Soykırımının kabulü anlamına geliyor. Zaten soykırım heykeli olarak açıldı. Aslında bir nevi günah çıkartmanın dolaylı yoludur. Halepçe’de olanların bir gün mutlaka soykırım olarak kabul edileceğine inanıyorum.
Hollandalı kimyasal zehir tüccarı Frans van Anraat’ın kimyasalları Saddam’a sattığında Hollanda’nın haberi olmadığı mümkün müdür? Yani olay birey üzerinden mi işlendi?
Zaten devletler bu olayı direk ben yaptım demiyor. Bütün devletler birey üzerinden yapıyor. Batı’nın hepsinin katkısı var. O heykelin orada açılması Batı dünyasına bir tokattır. En acısı katliam ilk yapıldığında Arap dünyası aynı şekilde sessiz kaldı. Irak’ın bütün komşu ülkeleri gözünü kulağını kapattı, Türkiye dahil herkes üç maymunu oynadı. Kuveyt’in işgali gerçekleştiğinde Saddam gündeme oturdu. Hatta işgalden bir kaç ay öncesinde bir ‘Kıyamet Topu’ olayı gündeme geldi. O Kıyamet Topu’nun hangi ülke üzerinden gittiğini, mesela; Türkiye üzerinden gittiğini iddia ettiler. Saddam önce İngiltere ile ters düştü sonra ABD ile.
Körfez Savaşı başlayacak. Suudi Arabistan bu işin merkezi oluyor. Bütün askeri güçler oraya aylarca sevkiyat yapıyor. O dönemde Sabah gazetesindeyim ve Suudi Arabistan’a gidip geliyorum savaşı izliyorum. İlk dönemlerde Suudi Arabistan gümrüğünden geçmek vize almak çok zordu. O sırada Halepçe benim çektiğim fotoğraflarla yeniden gündeme oturmuştu. Suudilere ondan sonra gidiş gelişlerimde kolaylık gösterdiler.
TV ve gazetelerinde röportajlarım yayınlandı. Ama aynı ülke ve o Arap basını Halepçe Katliamı yapıldığında sessizdi, tepki göstermedi. Kuveyt bile yardım yapıyordu. Kimyasal silahlar hala kullanılıyor. Mesela Suriye’de kullanıldı. Ancak şimdi anlaşılıyor ki El Kaide uzantısı terör örgütü kullanmış.
Halepçe iyi irdelenseydi, Suriye’de kimyasal silah kullanılır mıydı?
Elbette. İran-Irak savaşında Saddam, İran’a karşı çok miktarda çok zamanda kimyasal kullandı. İran o zaman bunu Birleşmiş Milletler nezdinde ne kadar gündeme getirdi ise herkes Saddam’ı desteklediği için kabul etmedi. Eğer o gün Irak’a yaptırım uygulansaydı, Halepçe olmazdı. Irak rejimi yani Saddam o gücü kendisinde bulmazdı. Eğer Halepçe’de kullanıldıktan sonra dünya gerekli tepkiyi gösterip Saddam’a yaptırım uygulansaydı, bugün Suriye’de kullanılamazdı. Suriye’de hala o yaptırım yok. Yarın bir başka ülkede bir başka çatışma bölgesinde kullanılırsa hiç şaşırmam. Allah korusun her an her şey olabilir. Onun için o Kürt diye ses etmeyelim, bilmem kim Arap diye görmeyelim derseniz bir gün de size yapılır.
Türkiye’de PKK gerillalarına karşı kimyasal silah kullanıldığına dair fotoğrafların da yer aldığı bir dosya OPCW’ye Kürt kadınları tarafından sunulmuştu. Bu konuda sizin ulaştığınız bilgiler var mı?
Ulaşmadım ama bu tür haberler olduğunu ve bunların basında yer aldığını en azından dış basında yer aldığını, bununla ilgili bir takım belgeler sunulduğunu biliyorum. Ciddi yaptırım uygulanmadığı zaman her güç bunu kullanabilir. Önemli olan bu suçu işleyen kim olursa olsun gerekli cezaya çarptırılmasıdır. Kimyasal silahlar sözde yasak ama bütün ülkelerde var. Kimyasal silahların imha edilmesi gerekiyor bu da ülkelerin işine gelmiyor. Devletlerin menfaatleri söz konusu olunca belki yöntem ve sunuşları farklı ama bütün devletlerin elinde kimyasal var.
Demokrasiden başka bir seçenek huzur getirmez
Gazeteciliğe devam ediyor musunuz? Şu an ne gibi çalışmalar yürütüyorsunuz?
Türkiye’de evrensel gazetecilik ilkelerine uygun habercilik yapılmıyor. En azından benim anladığım anlamda bir gazetecilik olmadığı için 2004 yılı ortaların itibariyle herhangi bir gazetede çalışmıyorum. Ancak 2004 yılı itibariyle “Kırılma Noktası” haber belgeselini hazırlamaya başladım. Dışarıdan herhangi bir müdahale olmadan hazırladığım ve büyük keyif aldığım bir haber belgeseliydi. İki haftada bir TRT’de yayımlandı. Yaklaşık 6 buçuk yıl devam etti. Bu haber belgeselini dünyanın çeşitli ülkelerinde hazırladım. Programın formatı, ülkelerin kırılma noktalarını irdelemeyi hedefliyordu. O ülkelerin geçmişlerinde yaşanan savaşları, iç çatışmaları ve toplum yaşamında iz bırakan olayları araştırıyorduk.
Yıllarca yaptığım haberciliğin yanında böyle bir program hazırlamak bana daha çok şey kattı. Her şeyden önce dünyayı tanıma fırsatı buldum. Ülkelerin tarihlerini öğrenmiş oldum. Ele aldığımız ülkelerin mutlaka yaşadıkları bir kırılma noktası vardı. Biz de o yaşanılanların sebeplerini araştırırken, süreç içinde neler kaybettiklerini, geçmişi değerlendirdiklerinde en çok yaptıkları hangi şeyden dolayı pişmanlık duyduklarını, bugün olsa aynı şeyi yaparlar mıydı? Diye sorduk. Mesela, Ruanda… Biliyorsunuz 1994’de burada bir soykırım yaşandı. Ruanda belgeselini hazırlarken, o dönemde neler olduğunu ve ülkeyi o duruma getiren sebepleri, aynı tarafların bugün neler düşündüğünü irdeledik. Aynı şekilde Mozambik’te program hazırlarken, 16 sene süren savaşın tarafları ile görüştük. Barış sürecinin nasıl başlatıldığını araştırdık. Geçmişte çıkar hesapları uğruna başlatılan iç savaşların toplumlara bir şey kazandırmadığını, sadece yıkım ve acı bıraktığını, demokrasiden başka bir seçeneğin huzur vermediği sonucuna vardık.
Mozambik’te bir zamanlar birbirleriyle kıyasıya savaşan taraflar şimdi bir arada barış içinde yaşıyor. İşin ilginç yanı ise hiç kimse 16 yıl süren çatışmaların sebebini tam olarak açıklayamıyor. Mozambik şimdi savaştan miras kalan milyonlarca mayını temizlemenin çarelerini arıyor.
En çok neden korkuyorsunuz?
Anglikan Kilisesi’nin büyük çabalarıyla Roma’da başlayan görüşmeler tam iki yıl sürdü. Biliyorsunuz Barış sürecinin mimarı Anglikan Kilisesi Başkanı Başpiskopos Dinis Sengulane’dir.
Mozambikli siyasetçiler ve sivil toplum kuruluşları çatışmaları nasıl durdurabiliriz, diye düşünürken, “diyalog” fikri ağır bastı. Önce kanaat önderleri ikna edildi, onlar da halkı ikna etti. Roma’da politikacılar arasındaki görüşmeler devam ederken, Başpiskopos ve beraberindeki akil insanlar, ülkenin farklı eyaletlerine gitmeye karar verdi. İnsanlara “En çok neden korkuyorsunuz” sorusu yöneltildi. Cevap “silahlar” oldu. Çünkü savaş sırasında taraflar halka çok sayıda silah dağıtmıştı. Barış projesi 4 bölümden oluşuyordu. İlk olarak insanlara silahlarını getirmesi için çağrı yapıldı. İkinci olarak toplanan silahlar küçük parçalara ayırılarak bir daha kullanılmayacak hale getirildi.
Üçüncü olarak, bu silahları getirenlere karşılığında; kürek, bisiklet, dikiş makinesi ve inşaat malzemesi gibi üretimde kullanacakları araçlar verildi. Çünkü bu kişilerden birçoğunun kullandığı tek alet silahtı ve insan öldürüyorlardı. Ama akil insanların verdiği araçlarla üretim yapacaklardı.
Dördüncü olarak, toplanan silahlar sanat eserlerine dönüştürüldü. Bunlardan biri “Hayat Ağacı” adıyla British Musium’da sergileniyor.
Sanatçılara savaşı geçmiş dönemde savaşı yücelttiklerini ama şimdi barışı yüceltmeleri gerektiğini anlatıldı. Hükümetin silahsızlandırma programı başarıya ulaşamamıştı. Çünkü insanlar kendilerini güvende hissetmedikleri için silahlarını teslim etmiyordu. Ama akil insanlar heyeti, silahını getirenlere kimlik sormayacağını, hatta yüzlerin kapatıp gelebilecekleri sözünü verdi. Buradaki barış sürecinin asıl amacı; insanların beyinlerini silahsızlandırıp barış kültürünü yerleştirmekti. Bu bağlamda halka şöyle denildi: “Silah her zaman kötülüğü çağırır. Eğer bir silahınız varsa düşmanınıza karşı kullanırsınız. Eğer düşmanınız yoksa bir tane yaratmak zorunda kalırsınız. Bu düşman bazen eşiniz, kızınız ya da oğlunuz olabilir. Düşman bunlar olamazsa bu kez kendiniz olursunuz. Sonuçta kendinizi öldürürsünüz.”
Ramazan Öztürk: Tarihe not düştüm
Halepçe’de sizin heykeliniz de dikilecek sanırım?
Evet. Heykel yapılmış ama daha dikilmemiş, dikilecek sanırım. Sağ olsun halk seviyor. Şehitler ve gaziler için yapılan bir köy var oradaki bir caddeye ismim verilmiş onu biliyorum. Sonuçta bir gazeteci olarak galiba iyi bir şey yaptım, tarihe silinmeyecek bir not düştüm. O çarpıcı fotoğraflar olmasaydı Halepçe Katliamı zaten örtülmek isteniyordu, o zaman ne ile anlatılacaktı, nasıl anlatılacaktı. “Sessiz Tanık” fotoğrafı 26 yıldır dünya kamuoyunda ayakta.
BİRGÜL ROAVA/DEN HAAG