AKP iktidarı Kürdistan dağlarının karnını yararak, sarplıklara, tırmanılması imkansız tepelere kondurulacak askeri kalelere yol açıyor, üstüne asfalt dökülüyor, düzlükler betonlanarak hava alanları inşa ediliyordu.

Recep Erdoğan, tekmil televizyon kanallarında, Kürtleri kandırmaya arzı endam eyleyerek, bize göz süzüp, tanıdık, bildik halleriyle tehditkar kaş çatarak, "şekilde görüldüğü üzere halka hizmet götürüyoruz, hizmet" diye bağırıyor, ekliyordu:
"Halka, yol, hava alanı hizmetlerimizi çekemeyen medeniyet düşmanları, engel olmaya çalışıyorlar."
Doğru, hava alanları, helikopter pistleri, yollar gerçekti. Ama, ardındaki "aması" Şark kurnazlığının zelal gerçeğiydi.
Son yüz yıl boyunca, Kürdistan'a halk yararına tek bir çivi çakmamış, bacası tüten tek fabrika kurmamış, üretim alanı açmamış, tersine halkın kendi birikimi köylerini, tarla, bağ ve bahçelerini de vahşi yangınlara vermiş, sürülerini talan etmiş, çalışma çağındaki insanlarını "faili meçhullerle" katletmiş, katlemediklerini hapishanelere doldurmuş rejim, bir kere daha, "halka hizmet" yalanının ardında, "Kürdistan'ı fethi" savaşlarına hizmet yolları, hava alanlar inşa ediyordu.
Zilan’ın, Dersim’in, 1970’lerde yeniden el atılan "köye ulaşım projeleri"nin devamı olarak…
Nuray Mert, bir yazısında, "ama"nın ardındaki gerçeği "bu yapılanlar, savaş yollarıdır" cümlesiyle ifade edince, Erdoğan, bir kere daha tekmil televizyon kanallarda, "atın bunu" diye kükremiş, Nuray Mert ertesi gün kaleminden çıplak edilmiş, "tutu rut" ortada kalmıştı..
Oysa hizmet yok, gerçekte o yollar, alanlar halka yasak, askeri mekkarelere açıktı. Karda, yağmurda, fırtına ile boranda silah, mühimmat, personel taşınıyor, helikopterler gece, gündüz durmaksızın dağlar arasında gır gır ediyor, savaş uçakları alçaktan uçuşlarla yeri, göğü zangırdatıyor, uyuyan bebekler korkudan fırlak gözlerle uyanıyor, insanlar "yine öldürmeye geldiler" tevvekkülü ile kaderlerine teslim gökyüzüne bakıyorlardı.
1990’lardaki gibi, "Türk'ün yenilmez gücünü cihana ispat tertibinden" bu defa köyleri değil, ama kar örtülü Kazan vadisi savaş uçaklarına "katliam şenliği" oluyor, karlı kış gecesinin bir şenliği Roboskî’de düzenleniyordu. Tam yarısı, (17’si) çocuk, 34 tane Kürt hava bombardmanı ile katlediliyor, ölülerin taşınması için ambulans bile verilmiyor, analar, babalar evlatlarının parçalarını taşlardan, topraktan ayıklayarak torbalarda sırtlarında taşıyorlardı.
Böylece, Türk devletinin gücü yedi cihana ispat edilmiş oluyor, Recep Erdoğan da nutuklarından birini daha tazeliyor, "Kürtleri sevdiğimiz Allah'ın yaratılmışları oldukları için seviyoruz" diye haykırıyordu.
Kürtler evlerinde, yollarda, dağlarda verilen hizmetle vuruldukça, RT Erdoğan sahip olduğu gücün yenilmezliğine bakıp, emperyal iştah kılıcını bileyliyor, televizyonlar ortak yayınında gözünü kısıp, ağzını koyvererek "benim ecdadım, at sırtında Viyana’ya, Yemen’e, Kırım’a giderken, gemisiyle Endülüs’e, Japonya’ya kadar gidip, yardım elini uzatırken, bizim, bugün koltuğumuza çakılıp kalmamız, emanete ihanetir" diyordu.
"Ecdadımız" dediği ganimet avcısı, çocuk talancısı Osmanlı mı, her kimse onların yolunda, iç çatışmaları körüklemek üzere Hindistan’a (Myanmara) koşuyor, Tunus’a yardım olarak işkence aletleri gaz bombaları gönderiyordu. Türk halkının desteğini "bir hafta sonra Cuma namazını Şam’da kılma" vaadıyla ardına takıp, Suriye’yi fethe çıkıyor, besleme El Kaideci katiller, söküp çaldıkları fabrika makinalarını günün ganimeti niyetine içeriye taşınıyordu. Gelen gaimete karşılık, El Kaide yandaşlarına barınak sağlamak üzere, depreme uğramış Van Kürtleri kara, dona teslim, barınakları sınıra naklediyor, ancak Şam’ın fethi yine de, havada donmuş hayal olarak kalıyordu.
Olsun, yine de çalımından geçilmeyen emperyal güçtü.
Fiyakasını, sülale boyu sadece vergi toplamada, askerliğe çağrıda hatırlanmış, keyifli şenliklerde baskınlara uğrayıp, yerlerde çiğnenmiş, Van’ın Gürpınar’ındaki Celi mezrasından Taş ailesi de, görüyordu.
Ailenin en büçüğü, üç yaşındaki Muharrem, ateşler içinde yatan ölümcül hastaydı. TC ise, vadilere bomba ekmede, Roboskî'ye bomba yağdırmada baş edilmez güçtü. Her an kullanımda olan hava pistleri, aslaft yollarıyla, ona yaz ayları vız geliyor, kış karları tırış gidiyordu. Önlemeyen emperyal gücüyle Myanmara’ya makarna, Tunus’a işkence aletleri, gaz bombaları ulaştırıyor, Kürtleri de devletin kendisi olan Recep Şah’ın ağzıyla Allah sevgisinden seviyordu.
O halde Muharrem’in imdadına gelebilirdi, emperyal güç. Bu haylle çalmadık kapı, ses duyurmadık çalımlı, yetkili ve etkili adam bırakmadılar. İmdat esini, "Allah" diye diye rüşvet toplama, haraç almaya, hırsızlığa, soyguna çıkan, nerede değerli bir arazi varsa üstüne geçiren, konuşmasın diye ağızlara kilit vurduran, Suudi Arabistan, Kuzey Kore'ye özenerek en son İnterneti de sansür şalı çekenler bile "hewar" çığlığını duydu.
Ama Muharrem çocuk, öldürülecek Kürt kıvamında değil, kurtarılmayı bekliyordu. Helikopter pistleri, asfalt savaş yolları kardan kapalıydı.
Babası, gece yarısı ölüsünü un torbasında sırtında taşıyarak, otopsi için Van’a ulaştırdı. Muharrem bebekin adı TC’nin utançlarla dolu tarihine yazıldı.