Uyumadım sabaha kadar. Babamın geleceğini ve birbirimize sarılacağımızı düşünerek sabaha kadar bekledim. Ama babam gelmeyecekti bir daha. Ölümün katı gerçekliği ile karşı karşıyaydım. Ölümün gerçekliğinin acısını yaşadım.

 

BARIŞ BALSEÇER / STRASBOURG

Madımak’ta 35 kişinin vahşice katledildiği Sivas Katliamının bugün 26. yıldönümü. Babasını katliamda yitiren Eren Aysan, ”O gün Sivas’ta yakanların çocukları maalesef bugün bu ülkede linç kültürünün parçasıdırlar, bu katliamları sürdüren o gün orada babasının omuzunda katliamı seyreden o çocuklardır” diyor.

Madımak’ta katledilen şair Behçet Aysan’ın, şair ve yazar kızı Eren Aysan, babası katledildiğinde daha 16 yaşındaydı. ”O günü unutmamın mümkünü yoktur” diyen Aysan, ”Babamın geleceğini ve birbirimize sarılacağımızı düşünerek sabaha kadar bekledim. Ama babam gelmeyecekti bir daha. Ölümün katı gerçekliği ile karşı karşıyaydım” diyor. ”Düşmanım otel yakanlar değil, onları buna sürükleyen anlayış ve cehalettir” diyen Aysan ekliyor: ”O gün Sivas’ta yakanların çocukları maalesef bugün bu ülkede linç kültürünün parçasıdırlar, bu katliamları sürdüren o gün orada babasının omuzunda katliamı seyreden o çocuklardır.”

Türkiye’de 26 yıldır değişen hiçbir şey olmadığının altına çizerek ”Geriye hüzünlü bir ülke hikayesi kalıyor yalnızca” diyen Aysan’a bırakıyoruz sözü artık.

O günü unutmam mümkün değil

Babam doktordu ve bir şairdi. O, donanımlı bir aydındı. Dolayısıyla babamı tek bir kimlik üzerinden konuşmak, onu tek bir yönüyle ele almak kolay değil. Bugün geriye dönüp baktığımda şiirleri ve yazdıklarıyla var olan, aynı zamanda hekim yani bilim insanı kimliği ile var olan bir Behçet Aysan görüyorum. Babam gençti ve genç yaşta katledildi. Kötü ölüm kapısını çaldığında, 44 yaşındaydı. Dolayısıyla üretebileceklerinin çok azını üretebildi. En verimli çağında bizden ayırdılar.

Babamın Sivas’a gideceğinden haberim vardı. 29 Haziran’da şenliklere katılanlarla buluştular. Yola çıktılar. 1 Temmuz’da imza günleri ve söyleşileri vardı. 2 Temmuz günü babam ile telefonda konuştuk. Sabah saat 11.00 civarıydı. Sivas’ta gerginlik başlamıştı. Durum pek iç açıcı değildi anladığım kadarıyla ama telefonda ayrıntılı bir şey söylemek istememişti. Sivas’tan 3. ya da 4. gün sonrası Banaz’a geçeceklerdi. Banaz’a gitmek istemediğini, mümkün olursa Ankara’ya dönme arzusunda olduğunu söylemişti.

Sonraki gelişmeler ise korkunçtu. Bunları unutmamın mümkünü yoktur. Akşam saat 20.00 haberlerinde bir alt yazı geçildi. Sivas’ta olaylar başlığıyla geçilen bu alt yazı da ilkin 22 yaralı olduğu yazıldı. Ne yazık ki saat 22.00 haberlerinde otelin yandığı ve çok sayıda ölü olduğu söylendi.

Bütün ülkeye ağladım

Annemle, babama dair haber alabilmek için hemen Ankara kent merkezine indik. Babamın muayenehanesine geçtik. Televizyonda saat 00.00’da ölenlere dair bilgi verileceğini öğrendik. Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu söylenilen saatte, ölenlerden kimlik tespiti yapılan 8 kişinin kimliğini açıkladı. Babamın adı açıklanan bu listede yer alıyordu.

Şunu hiç unutmuyorum. Muhabir, İçişleri Bakanı’na “Ölenlerin arasında Behçet Aysan gibi başka yazar, sanatçı var mı?” diye sormuştu. Bakan uzunca susmuş ve “evet” yanıtını vermişti. O an benim için korkunç bir andı. Ben 16 yaşında çocukluktan ergenliğe geçiş yaşındaydım. Babamın isminin okunması ile birlikte çığlıklarla ağladım. Bakanın “evet” cevabıyla ise bütün ülkeye ağladım.

Babam gelmeyecekti bir daha

Eve geçtiğimizde hala inanamıyordum. Uyumadım sabaha kadar. Babamın geleceğini ve birbirimize sarılacağımızı düşünerek sabaha kadar bekledim. Ama babam gelmeyecekti bir daha. Ölümün katı gerçekliği ile karşı karşıyaydım. Ölümün gerçekliğinin acısını yaşadım.

2 Temmuz 1993’te beni üzen, dehşete düşüren “Lan yakın”, “Kahrolsun laiklik” sloganlarıydı. Beni en çok yaralayan ve gözümün önünden bir babanın küçücük çocuğunu omuzlarına alıp, insanların yakıldığı oteli göstermesiydi. Otel yanıyordu, insanlar yakılıyordu ve bir baba omuzuna çocuğunu alıp, yakılarak katledilenleri izletiyordu. Ne yazık ki bu görüntü ülkemizin aslında geçen 26 yıllık görüntüsünün de özetiydi. Yani o gün Sivas’ta yakanların çocukları maalesef bugün bu ülkede linç kültürünün parçasıdırlar, bu katliamları sürdüren o gün orada babasının omuzunda katliamı seyreden o çocuklardır.

26 yıldır değişen hiçbir şey yok

Hayatı boyunca şiir yazan, bir bilim insanı olarak yaşayan, bir aydının kızı olarak, onun yaşamında salık verdiği değerlere sadık bir biçimde yaşamaya çaba gösterdim. Bilenmedim, öfkelenmedim. Tersine anlamaya çalıştım. Hınçla büyümedim, büyütülmedim. O meşum günde bile katil ve katillerden nefret edemedim. Nefret duymadım. Çünkü ayağa kalkan bir cehaletti. Ayağa kalkan cehaletin neler yapacağını görmek, anlamak ve bu sağduyu ile yaşamak zorundaydım. Düşmanım otel yakanlar değil, onları buna sürükleyen anlayış ve cehalettir. Bizim gibi toplumlarda linç kültürünün toplumları nerelere sürüklediğini hiçbir zaman göz ardı etmedim.

Örneğin; Hindistan’da 50 erkeğin saldırıp, tecavüz edip,   cansız bedenini bir ağaca astığı 13-14 yaşında genç kızların cansız bedenlerine bile “namussuz” diye saldıranların duygusu ne olabilir? Peki, kendi ülkesinde şairini, yazarını, ozanını yakanın duygusu nedir? Çok yakın bir süre önce yine tanık olduk. Bir parti liderini linç etmeye, öldürmeye, avazı çıktığı kadar “yakın” diye bağırmanın garabeti nedir? Demek ki 26 yıldır değişen hiçbir şey yok. Geriye hüzünlü bir ülke hikayesi kalıyor yalnızca. Elbette Madımak Katliamı, daha önce gerçekleşen katliamlar ve sonrasında yaşanan katliamlar, sadece aydınların katledilmesi olarak nitelendirmiyorum. Kendi insanını katliamdan geçiren ülke gerçekliğinin nedeni nedir? Bunu anlamaya çalışıyorum.

Cinayetlerin ana dinamosu

Bu katliamı gerçekleştirenlerin attığı “kahrolsun laiklik” sloganına bakıldığında elbette arka planda bir rejim değişikliği istemenin alt yapısı bulunuyor. Oteli çevreleyenler basit bir protesto eylemi gerçekleştirmiyorlardı. Orada planlı, önceden hazırlanmış bir durum söz konusuydu. Bu katliam planlanmış bir katliamdır.

Şöyle de bir durum söz konusudur. Türkiye’de işlenen her siyasi cinayet çok karmaşık görünse de çok basitçe çözümlenebilir. Çünkü insanların “dini ve milli” duyguları rahatlıkla provoke edilebilir. Bu “dini ve milli” duygular her zaman siyasi cinayetlerin ana dinamosu oldu. Sadece Sivas Katliamı özelinde demiyorum. Türkiye’de yalnızca siyasal katliam olarak Sivas Katliamı yaşanmadı. Ne yazık ki bu ülkenin tarihinde birçok katliam var. Ve bu şekilde devam ederse bir çok yeni katliamın gerçekleşmesi için daima bir zemin var. Sivas Katliamından sonra Gazi Katliamını, Roboskî Katliamını, Suruç ve 10 Ekim Ankara Gar Katliamını gördük. Ahmet Taner Kışlalı, Onat Kutlar, Tahir Elçi, Hrant Dink cinayetleri hep Sivas Katliamı sonrası gerçekleştirildi. Siyasal cinayetlerde temel bir nokta var.

Acı hiçbir şekilde dinmiyor

Babamın katledilişinin 1. yılıydı. 1970’lerde katledilen öğrenci liderlerinden Hakan Şenyuva’nın ailesi ile buluşmuştuk. Aile dostumuzdur Şenyuva ailesi. Ablası Canan kardeşinin katledilişinin 16. yılında “acının hiçbir şekilde dinmediğini” söylemişti. O zaman içimden “Nasıl olur? Ben de hep böyle bir yürek sızısıyla mı yaşayacağım” demiştim. Kimse anlamaz ve de anlamak istemez.

Sebahattin Ali öldürüldükten sonra uyuyamayan eşinin kızı Filiz’i de akşamdan sabaha kadar ayakta tutmaya zorladığını kimse anlamaz. Kimse bilmez mesela, Ümit Kaftancıoğlu’nun çocuklarına bağlanması gereken maaşı, devletin esirgediğini. Bu paranın bağlanması için ailenin ne çile çektiğini, kimse görmez. Eşi öldürüldükten sonra iki yavrusu ile kalan Gül Erdost’un her gece kızlarından gizli İlhan Erdost’un çok sevdiği türküleri dinleyip ağladığını, kimse bilmez. Elbette ateş, düştüğü yeri yakıyor. Ama siyasi cinayetlerden bize bambaşka bir şey kalıyor.

O yüzden katliamdan bu yana, yaşam hakkının kutsallığına, bu hakkın ortadan kaldırılmasının affedilmez bir insanlık suçu olduğuna inanan vicdan sahibi her kesime sesleniyorum. İnsanın bu haklarının hukuk tarafından korunmayacağı bir ülkede yaşama arzusu içerisindeyim.

Bir başka çocuklar, Türkiye’yi konuşacaklar

Ne yazık ki insanlık tarihi birbirini yok eden, yakan, katleden hikayelerle dolu. Tarih olaylar ve olguları ele aldığı sürece süreç içerisinde insana ait duygular da tarihten bir biçimde siliniyor. Vahşet ya da “ölme, öldürme” etkisini yitiriyor. Salt bir başlık olarak geride “Sivas Katliamı” ya da “Sivas’ta öldürülen şairler” şeklinden kalıyor. Oysa aynı zamanda orada öldürülenlerin büyük bir kısmını tanıyan aydın ve sanatçılarla, katliamın bir biçimde insan yanına daha çok yaklaşmak mecburiyetindeyiz.

Elbette orada öldürülen Metin Altıok, Asım Bezirci, Behçet Aysan’ın eserlerini bilmek; Hasret Gültekin’in, Muhlis Akarsu’nun, Nesimi Çimen’in bir ozan olarak müziğe neler kazandırdığını bilmek bile çok başka bir önem taşıyor. Dolayısıyla onları sadece ölüm yıldönümlerinde andığımızda katliamın hesabını sorduğumuzu düşünmüyorum. Onların üretimleri üstünde bir fikir ortaya koyamayan bir toplum olarak kaldığımız müddetçe, bu katliamla yüzleştiğimizi düşünmüyorum. Bu işin bir noktası.

Diğer noktası ise bana göre şudur: Eğer bir yüzleşme olsaydı, bu ülkede başka katliamlar, başka linçler olmazdı. Yani tam anlamıyla kendine has demokrasi anlayışını oturtmuş, bir topluma dönüşürdük. Ama henüz bunu yapabilecek düzeyde olduğumuza inanmıyorum. Yine de, yaşadığımız bunca şeye rağmen, içinde bulunduğumuz umutsuzluk sürecine rağmen babamın hep “Yalnız Bir Nar Ağacı” şiirini hatırlarım ve derim ki; “Bir gün başka bir nar ağacının dibinde yine. Bir başka çocuklar, Türkiye’yi konuşacaklar.”

Sivas örgütlü bir katliam

Sivas Katliamı örgütlü bir katliamdı. Bunun hukuksal olarak da kanıtları mevcut. Yani benim bireysel bir yorumum değil. Mahkemeye örgütlü bir katliam olduğuna dair yeterli şekilde delil sunmuştuk. Çünkü katliam öncesi dağıtılan bildirilerde çok ağır ifadeler vardı. Etkinliklerden iki gün önce otelin önüne kaldırım taşları yığılmış olması, kameralarda göründüğü üzere çok net bir biçimde “yanıcı maddelerin” malzemelerin getirilmesi ve onları elden ele taşınması, sunduğumuz delillerdi. Nitekim mahkemede de bunun “örgütlü bir eylem” olduğu kararı verildi.

Bunu özellikle belirtmem gerekiyor. Sonrasında Sivas Katliamı davasına ilişkin itirazlarda yargılananların bir kısmı kendilerinin “örgütsüz” olduklarını belirtmişlerdi. Ancak örgütlü eylemlere af çıktığı dönemde, kendileri de eylemlerinin “örgütlü bir eylem” olduğunu ifade ettiler. Bu şekilde dilekçe verdiler.

Mesele sadece “örgütlü eylem” olmasının kanıtlanması değil elbette. Sivas Katliamı ile ilgili yapılan algı operasyonunda utanmazca hep “yanmadılar, boğuldular”, “pencereleri açmış olsalardı, ölmeyeceklerdi” denildi. Bir biçimde bir merkezden alınma, aynı ağzın tekrarı anektodlar ortalıkta uçuştu. Buna ise doğan görünümlü şahinler olanak verdi. Bunu bir şekilde siyasi kariyerlerine kenar süsü olarak kullandılar. Cehaletin ve de belleksizliğin güvencesinde “aklanma, temize çıkma” kampanyasından nemalanarak, bir biçimde “asrın demokrasi liderlerine” soyundular.

Çekilen acılar ortak değil mi?

Bambaşka bir şey daha söyleyeyim. Sivas’taki katliamı ne yazık ki daha sonra yapılan başka bir katliamla karşılaştırdılar. Bu ülke de çekilen acılar ortak değil mi? Öldürülenler, hepimizin değil miydi? Bu değersizlik bilinciyle, acıları birbiri ile yarıştırma üstüne, yepyeni bir dünya yaratma noktasına doğru gittiler. Buna karşı ciddi anlamda direndiğimizi ve en azından toplumun büyük bir kesiminin vicdanında kabul gördüğümüze inanıyorum.

Dava sürecini, ilk günden başlayarak anlatmak gerekiyor. Davanın ilk gününde müdahil olan aileler, duruşma salonuna alınmadılar. O gün çıkan olaylarda, birçok insan gözaltına alındı. Hatta avukatlarımız darp edildi. 2 Temmuz günü Sivas dışından gelen ve örgütlü şekilde orda bulunan kişi ve grupların kaçmasına izin verildiği için bugüne kadar, yalnızca 160 sanık yargı önüne çıkarıldı. Tutuklanan sanıklar dışında, eylemcilerin yakalanması için hiçbir çaba harcanmadı. Ayrıca katliamı engellemeyen ve araştırmayan güvenlik güçleri ile diğer idari birimler hakkında bir “ihmal” soruşturması bile doğru dürüst açılmadı. Tutuklanan eylemcilerin yargılanması sürecinde yaşananlar, sanıkların fütursuzca adeta mahkeme heyetini yok sayan tutumu, müdahillere saldırısı, yüreğimizdeki yangını her duruşmada alevlendirdi.

Suçlular aramızda

Süreç içerisinde sanıkların bir çoğu, tahliye edildi. Davanın en önemli sanıkları yakalanamadı. Yurtdışına çıkmış sanıkların, Avrupa’nın hiçbir yerinde suç sayılmayan “gösteri ve yürüyüş yasasına” muhalefetten yargılanacaklarına dair yanlış bilgi verildi. Yurt içinde yakalanamayan sanıkların ise zaman içerisinde resmi nikah kıydığı, askerlik yaptıkları, ehliyet aldıkları ortaya çıktı. Sivas davası avukatlarının esas hakkındaki mütalasında tek tek sayılmış olan ve eylemi gerçekleştirdikleri bilinen örgütler ise hiç araştırılmadı. Bu süreçte kimi milletvekili ve bakanlar yasadışı olmasına rağmen açıktan sanıklara destek verdiler. Hatta cübbesiyle duruşma salonuna girenleri gördük. Ve en sonunda “zamanaşımı” kararına kadar gelindi. Şimdi ise suçlular bir biçimde, aramızda dolaşıyorlar.

Şunuda altını çizmek gerekiyor. Ne yazık ki, siyasi cinayetlerde zaman aşımı, sadece Sivas Katliamı’na özgü bir şey değil. Bunun için etkin bir mücadele içerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Toplumsal Bellek Platformu adı altında ki süreç içerisinde. Toplumsal Bellek Platformu ilk defa 1980 yılında öldürülen yazar Ümit Kaftancıoğlu ailesinde Canan Kaftancıoğlu’nun çabasıyla 2009 yılında bir araya geldik. Haziran ayıydı, babalar gününde bir araya geldik.

16 aileydik

Bu coğrafyada yaşamlarının önü kesilen simge isimlerden 16 aileydik. Hatta etkinliğin adı, “Benim babam bir kahramandı”. Bu isim kimseyi yanıltmasın. Bizler “kahramanlaştırılan” ya da “kahraman babalar” düşlemedik. Bertol Brecht’in dediği gibi, “Asıl, ne yazık o ülkeye ki kahramana ihtiyaç duyuyor!” söyleyişi bir biçimde zihnimizdeydi. Yalnızca hayatımızın dönemeçli dönemlerinde yanımızda olan, iyi ve kötü zamanlarımızda sarılabildiğimiz, başımızda omuzlarını hissettiğimiz babalarımızla, hayatımızı sürdürmeye niyetlendik, bir biçimde. İstedik ki devlet kahraman olsun, bizim babalarımızı, bu ülkenin de yazarlarını, şairlerini, ozanlarını, gazetecilerini, aydınlarını bir biçimde korusun. Sonrasında birlikteliğimizi bir platformla, resmi bir noktaya taşımak istedik. Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ağca’nın reklam yıldızına dönüştürülmesine karşı, bir bildiri yayınladık. Bu ülkedeki hukuksuzlukları göstermek için “Hrant Dink davasında” bir araya geldik. 11 Şubat 2010 yılında meclise gittiğimizde artık, 26 aileye ulaşmıştık. İsteklerimiz son derece somuttu, “Ülkemizde siyasi cinayetlerde zaman aşımının ortadan kaldırılsın, meclis araştırmaları komisyonlarına işlevlik kazandırılsın.”

Geriye acılı, buruk fotoğraf kalıyor

O gün MHP hariç tüm siyasi partilerle görüştük. MHP mazereti olduğu gerekçesiyle bizi kabul etmedi. Görüştüğümüz tüm partiler son derece sıcak yaklaşmıştı. Hatta AKP grubunda dönemin İnsan Hakları Komisyon Başkanı Zafer Üskül bizi karşıladığında, karşılıklı olarak konuşmakta zorlandık. Düşünün, herkes bir masanın etrafında ve kendini tanıtıyor. Herkes kaybettiği kim ise onun adını söylüyordu. Platform üyeleri kendini tanıttıkça adeta dakikalar geçmiyor. Geriye bu coğrafyanın acılı, buruk fotoğrafı kalıyor. Ben ise böyle bir an yaşadığıma ve bu ülkeye ağlıyordum. Adalet mekanizması doğru düzgün işlememiş, o güne kadar devlet yaralarımızı saracağına, bizler bir araya gelip acılarımızı paylaşmak zorunda bırakılmışız.

Bunu neden söylüyorum? O tarihten bu yana CHP ile birlikte HDP, isteklerimiz doğrultusunda tam 24 defa soru önergesi verdiler. Ne yazık ki bütün bu soru önergeleri iktidar partisi tarafından reddedildi. Süreçte taleplerimiz yerine getirilmediği için, sadece Sivas davası değil, Türkiye’de sendikal hareketin öncü isimlerinden 1980 yılında öldürülen Kemal Türkler davası “zaman aşımı” nedeniyle düştü. Sivas davası ve sonrasında Cevat Yurdakul davasında da “zaman aşımı” durumu ile karşılaşıldı. Dolayısıyla, siyasi cinayetlerdeki hukuksuzluğa, bir bütün olarak bakmak gerektiği düşüncesindeyim. Şu bir gerçek ki bizler bu ülkede payımıza düşen acıları, can evimizde yaşamak zorunda kaldık. Sevdiklerimizi siyasi cinayetlerde yitirdik. Bir biçimde bizi acılarla akraba ettiler. Düşüncelerimiz, yaşama bakışımız farklı olsa da, evimizin, yüreğimizin içine düşen korla, ortak paydamız olan acımızla birleştik. Bizim yerimize bir biçimde “adalet” konuşmalıydı. Bugün ben konuşuyorsam, biz konuşuyorsak, siyasi cinayetlerde yakınlarını kaybetmiş insanlar konuşuyorsa, zaten “adalet” yoktur.

 

Babamın en sevdiği şiirlerinden

 

Babam bütün şiirlerini severdi. Bir söyleşiye gittiğinde kitabını rastgele açar ve öyle şiirini okurdu. Bende öyle yapmak isterdim. Son olarak sizlerle babamın en sevdiğim şiirlerinden birini paylaşmak istiyorum. Şiirin ismi “Bir Eflatun Ölüm”.

Kırgınım, saçılmış bir nar gibiyim

sessiz akan bir ırmağım geceden

git dersen giderim kal dersen kalırım

git dersen

kuşlar da dönmez, güz kuşları

yanıma kiraz hevenkleri alırım

ve seninle yaşadığım o iyi günleri,

kötü günleri bırakırım.

aynı gökyüzü aynı keder

değişen bir şey yok ki gidip yağmurlara durayım.

söylenmemiş sahipsiz bir şarkıyım

belki sararmış eski resimlerde kalırım

belki esmer bir çocuğun dilinde.

bütün derinlikler sığ sözcüklerin hepsi iğreti

değişen bir şey yok hiç

ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder.

   

YARIN:

Fotoğrafçı Şair Mehmet Özer tanıklıklarını anlattı.