Bir garip öldü diyeler/Soğuk su ile yuyalar/
Üç günden sonra duyalar/Şöyle garip bencileyin. Yunus Emre


Taze acılar hatıraları canlandırır. Unuttuğunuz ne kadar ayrıntı, siluet, gölge varsa açığa çıkar.
Sonra utanırsınız unutkanlığınızdan.
Yaşadıklarınızın, tanıklıklarınızın eşliğinde yürek sızınızla birlikte, yeniden çıkarsınız geçmişe yolculuğa.
Kutsal kitapların tümünde “ölülerinizi hayırla yadedin” der de, hayırla yadedilmek için ille de ölmek mi lazım?
Ezilenlerin, yoksulların, devrimcilerin ve tutsakların tüm sorularına doğru yanıt vermiş; inkarın, baskı ve zulmün mektebinden pekiyi ile geçmiş bir adam nasıl olur da yaşarken hiç fark edilmez?
Şimdi yaşamı, duruşu ve pratiği ile bu cetvel adam karşımıza dikilip; “geçin sıraya bakalım, boyunuzu ölçeceğim” dese, sonra da dizlerimizin titrediğini fark ederek, “şakaydı, zaten ben sizden değildim” dese…
İnsan bir muammadır derler de en büyük muamma, insanın en yakınındakileri tarafından anlaşılamaması olmalı. En zor savaşları, tehlikeleri göze alan, asla menzili kaybetmeyen bir yolcu, elbette alıkonulamaz yolundan. Mesele onun bildiği gibi yürümesiyse, o mesele çoktan hallolmuştur zaten.
Fikri, zikri bir dervişti sözünü ettiğimiz.
Bu bilgelik hali sesine de yansımıştı.
Konuşurken incimeyesiniz diye sesini kısar, öyle konuşurdu.
Ama hayırla şerrin savaşında keskin, her zaman en önde demir yürek bir gladyatördü.
Hapishaneleri de tutsakları da onun kadar tanıyan yoktu.
Şehir şehir dolaştı, tutsakları savundu. Hapis yattı, yoldaşlığı, ihanetleri, kopuşları gördü.
Bir tek gün tökezlemedi.
Hiç ikbal peşinde koşmadı.
Hiçbir soygun yapmadı, hiç kimseden hiçbir şey çalmadı.
Bahşiş sadaka nedir bilmezdi.
Başı eğilmez, dizleri bükülmez bir naçar…
Hiç kimseden hiçbir zaman hiçbir şey istemedi.
O adanmışlığı ve başkalarına vermeyi seçti.
Biriktirmeyi hiç öğrenemedi.
Özel mülkiyeti sevmedi.
Ne evi, ne arsası, ne parası, ne arabası, hatta paltosu da olmayan, üstünde giydikleri dışında valizi de olmayan bir milyoner…
Ne parti başkanıydı ne şirket sahibi ne meşhur bir adam.
Sanki “her istiridyeden inci çıkmaz” lafını doğrulamak için yaşadı.
Halkın içinde, irem bağlarının sahibi.
Hani o bir gül için, bin hare olan bağban…
Profesyonel mesleği dürüstlüktü.
Elli dokuz yıllık ömrü vermekle geçti. Düşüncesi, mesleği, parası ve de yüreği dahil.
Öyle saf, temiz, bozulmamış bir ademoğlu.
Hiçbir çocuğun “sen benim babam değilsin” demeye kıyamayacağı bir çocuk baba…
Bu zamanda, bu devirde bu kadar ip cambazı, matrabaz, üç kağıtçı ve düzenbaz arasında öylece kalakaldı.
Ağzı kokmayan, tertemiz, lekesiz, yalansız, dolansız.
Hiç de abartı değil: Sütten çıkmış ak kaşık tam da bu adam!
Arkadaşlarına, dostlarına ve yakınlarına hem bağlı hem vefalıydı.
Bir tek bunu öğretmeyi beceremedi.
Yaşantısı, sessizliği ve gönül zenginliği bu dünyaya bir ömür süren sitemimiydi acaba?
Voltaire: “Yaşayanlara saygı borçluyuz az çok, ölenlere tek borcumuz kalmıştır: hakikat” der.
Hakikat nedir peki?
Bu cüceler çağında, yaşarken pek de farkına varamadığımız başı dik, saf, temiz ve yüce bir insan...
İmanlı bir kavga adamı,
Hasan Hüseyin Reyhan’dır.