Aslına bakılacak olursa, adına 3. dalga diyebileceğimiz bir “devlet” oluşumu sürecinin içindeyiz. “Devlet” kavramını neden tırnak içine aldığımızı belirterek başlayalım, kastımız sadece klasik anlamda ulus-devlet yıkımı ve oluşumu değil. “Devlet” ile, uluslararası sistem tarafından tanınsın ya da tanınmasın, belirli bir toprak parçası üzerinde egemen olan, de fakto şekilde dünyanın egemenlik haritasını değiştiren yeni oluşumların ve siyasi üstyapıların ortaya çıkmasını kast ediyoruz. Hiçbir statüsü olmayan halkların özerklik talep ettiği, statüsü olanların daha fazla bağımsızlaşma eğilimi gösterdiği bir dönemin içindeyiz. Bu dalganın ortaya çıkması, herhangi bir küresel gücün inisiyatifinde değil. Hiçbir zaman da olmadı. Engellenebilecek değil ancak yönetilebilecek bir süreç, tabii ki yıkıcı büyük savaşlar ortaya çıkmazsa.

İlk dalga I. Dünya Savaşı sürecinde ortaya çıktı, imparatorluk rejimleri birer birer çöktü. İkinci dalga, Soğuk Savaş döneminde (1945-91) yaşandı. Bu dalgaları tetikleyen en önemli dinamik, dünya sistemine şekil veren hegemonik gücün siyasi ve ekonomik bakımdan yükselme, konsolide olma ve inişe geçme evreleriydi. İnişe geçen hegemonik gücün, askeri olarak büyüyüp agresifleşirken siyaseten ve ekonomik olarak küçülmesi bu dalgaları yaratır. Tarihsel olarak bakıldığında, iniş ya da sönümlenme süreçlerinin birkaç yıl değil en az birkaç on yıllık bir dönemde gerçekleştiğini de not düşelim. Birinci dalga, İngiltere’den ABD’ye dünya hegemonyasının devri sürecinde oldu. İkinci dalga ise ABD hegemonyası zirveye ulaşırken. Bu dönemin başında BM’nin 50 üyesi vardı, dönemin sonuna gelindiğinse ise 179. Ulusal kurtuluş hareketlerinin dünya tarihinin hiçbir devrinde olmadığı kadar yayıldığı devrimci bir süreç yaşandı. Bu süreci aslında ABD, Sovyetler ile birlikte sömürgecilerin çizdiği sınırları bozmadan yönetti. Üçüncü dalga ise yıl be yıl ABD’den Çin’e devredilmekte olan siyasi ve ekonomik güç kayması yaşadığımız bu süreçte gerçekleşiyor. Haliyle, tüm dünyada görülen etnik veya dini grupların özerkleşme ve bağımsızlaşma eğilimleri önümüzdeki on yıllara damgasını vurmaya devam edecek. 

Aslına bakılacak olursa, hem Avrupa’daki bağımsızlık referandumlarını hem de Kürtlerin dört farklı ulus-devlet içindeki geçirmekte oldukları dönüşümü bu makro harita üzerinde işaretlemek mümkün. Hiçbir siyasi faaliyete izin verilmeyen İran’da Kürtler statü mücadelesi için siyasi fırsat kolluyor, Suriye’de ise Rojava devrimiyle de fakto egemenlik kuruldu, Türkiye’de Kürtler demokratik özerlik için mücadele etmeye devam ediyor, Irak’ta ise tanınmış özerkliği bağımsızlığa evirme aşamasına gelindi. Tam da bu noktada Kürtlerin sorması gereken birkaç soru var: Özgürlüğün siyasi üstyapısı nasıl kurulmalıdır? Özerklik mi ulus-devlet biçiminde mi? Belirtmekte fayda var, bu sorular ilkesel sorular değil, konjonktürel bir soru. Nitekim her iki dalgada da özgürlüğünü elde edemeyen, kimliği tanınmayan, sürekli şiddete maruz kalan ve her bir parçasında ayrı ayrı katliamlardan ve soykırımdan geçmiş bir halkın kendi kaderini tayin hakkının ilkesel tartışması olmaz. O zaman konjonktürel olanı soralım: Özgürlüğün siyasi formu ne için, kim için ve ne zaman kurulmalıdır? 

Bağımsızlık ihtimalinden konuşacak olursak, Kürtlerin bugün geçtiği yollardan ikinci dalga esnasında geçmiş olan halkların deneyimleri bize oldukça önemli veriler sunuyor. Birincisi, bürokratik kurumları ve mekanizmaları işleyen, halka belirli bir düzeyde temsiliyet imkanı veren üstyapının bağımsızlık öncesinde kurulması, sonrası için işleri oldukça kolaylaştıran bir faktör. Aksi halde bağımsızlık, kendi iç çatışmaları nedeniyle bir halk için orta vadeli kaos anlamına gelebiliyor. İkincisi, bağımsızlık sonrasında dış güçlere bağımlı olmamak adına, ekonomik anlamda kendi kendine yetebilir bir düzen kurulmuş olması. Bu düzenin yolsuzluk değil liyakat temelinde kurulduğuna olan inançsızlığın politikleşmemesi ve yeni iç çatışmalara zemin sunmaması. Üçüncüsü ise, toplumun süreklileşebilmesi adına etnik veya dini bağların ötesine geçebilen, egemenlik tehdit altında olduğunda emniyet sübabı işlevi görecek bir değerler sistemine yani meşruiyet kaynağına sahip olmak veya halkı bunun yakın gelecekte olacağına inandırmak. Bu süreci kusursuz geçiren tarihsel örnek çok az ve uluslararası devlet sisteminde kabul görmek içinse aslında bunlardan hiçbiri şart değil. Bu eğilimler ışığında Bağımsızlık Referandumu nerede duruyor? 

Özünde, yeni Irak Anayasası 2005’te kabul edildiğinden bu yana, ilk iki şartı yerine getirmek yani bir ülkeyi pratikte inşa etmek için Güney Kürdistan’daki siyasi iradenin önünde ciddi fırsatlar ve kaynaklar vardı. Bağımsızlaşma sürecinin daha sorunsuz ve çatışmasız geçmesini sağlayabilecek bu inşa süreci kısmen bürokratik-askeri kapasite arttırımı, rant idaresinde uzmanlaşma ve iniş çıkışlı inşaat süreci olarak geçirildi. Üçüncü dinamik konusunda yani kendi için toplum olabilme noktasında Güney Kürdistan Yönetimi’nin ne kadar kötü bir sınav verdiği, IŞİD saldırılarının en zirve noktasında ayyuka çıkmıştı. Uzun lafın kısası, bağımsızlaşma olgusunu bir “olay” ve “an” değil de bir “süreç” olarak değerlendirecek olursak, Güney Kürdistan’ın sahip olduğu kaynakları ve ittifakları başarılı bir şekilde değerlendirdiğini söylemek zor. O yüzden, bu süreç oldukça kırılgan bir şekilde, bölgesel siyasi kaosun göbeğinde, diplomatik meşruiyetini yeteri derecede oluşturamadan, yani risk-yoğun şekilde ilerliyor. Referandum yapılırsa eğer, ertesi gününde bu karmaşadan azalan pek de bir şey olmayacak. 

Bugün BM’nin 193 üyesi var. Referandum sonrasında işler yolunda giderse Güney Kürdistan’ın da eklenmesiyle bu sayı 194 olacak. Bu, tüm Kürtler için kim bilir kaç yüzyıllık bir hayalin Güney Kürtleri için gerçekleşmesi anlamına gelir. En önemli güncel meselemiz, Güney Kürdistan Yönetimi’nin bu hayalin ciddiyetinin ve ağırlığının farkında olup olmadığını bilmiyor olmamız. Çok vakit geçmeden, mümkün görünenin aslında risk olup olmadığını görme imkanımız olacak.