Berke Baş ve Melis Birder’in birlikte yönettiği “Bağlar” belgeseli, Diyabakır’ın Bağlar Belediye Basketbol Takımı’nın varolma hikâyesini anlatıyor. Ellerindeki tüm imkânla bu sporu yapmaya ve başarılı olmaya çalışan takımın mücadelesine tanıklık eden yönetmenler “Bağlar”ın sadece bir basketbol takımının hikâyesi olmadığını hatırlatıyor. Kadrajlarına hem Bağlar sokaklarını hem de bölgenin politik atmosferini sığdıran Baş ve Birder klasik bir “başarı hikayesi”nden ziyade bir kimliğin peşine düşüyor. Kürt sorununa dahası Türkiye’nin en büyük meselelerinden birine bakarken farklı bir bakış açısı yaratmaya, anlatım kalıplarının dışına çıkmaya çalıştıklarını söyleyen Berke Baş ve Melis Birder’le “Bağlar” belgeselini konuştuk. 


“Bağlar” Belgeseli !fistanbul Film Festivali kapsamında öncelikle İstanbul sonrasında sırayla Ankara ve İzmir’de de izlenebilecek.


Belgesele başlamaya nasıl karar verdiniz?

Berke Baş: İkimiz de Türkiye’nin o dönem ve şu an da olduğu gibi en belirleyici problemlerinden biri olan Kürt meselesine bakmak istedik. Ama bunu klişeleşmiş ve artık geçerli kılınmış anlatıların üzerinden değil de başka bir yerden nasıl gözlemleyebiliriz, nasıl anlayabiliriz dedik. Nasıl anlatabiliriz meselesini düşünürken daha önce duyduğumuz bazı hikayeleri hatırladık; bölgedeki spor takımlarının Batı şehirlerine ya da örneğin Karadeniz’e gidince ne gibi muameleye maruz kaldıklarını duymuş, okumuştuk. Ve bir alan seçmesek de genel olarak spora odaklandık. Sadece spor üzerinden girebilir miyiz bu konuya derken gazete araştırması sırasında “Diyarbakır’ın varoşlarından Efes’e” diye bir başlık gördük. Bağlar Belediyesi’nin 17 yaşındaki basketbolcusu Baver Yücesoy, Efes Pilsen’e transfer oldu diye yerel gazetelerde çıkan bir haber ve sanıyorum Hürriyet’te de çıkmıştı. O haberi görünce takımın koçu Gökhan (Yıldırım) hocayla tanışmak istedik. Diyarbakır’daki arkadaşlarımıza ulaştık, ‘Bağlar Belediyesi’ne ve Gökhan hocaya ulaşmak istiyoruz’ diye ve yarım saat sonra telefondaydık. Bir araştırma yapıyoruz dedik, film konusu yoktu o dönemde, araştırma ile başlamıştık. Böyle bir başlangıç oldu. Gökhan hoca da nasıl diyeyim sanki böyle bir şeye çok hazırdı. 


Böyle bir şeyi bekliyor muydu?

Berke B.: Beklemenin ötesinde bence şöyle bir şey var; onun gibi çok koç ve antrenör var ama bir türlü bakılmamış onlara. Öyle bir hazırlıktan bahsediyorum. Biz varız, burada çok önemli şeyler yapıyoruz ama aranıp sorulmuyoruz hissi var çoğunda. Benim hissettiğim hazır olma hali buydu.

Melis Birder: Ben 94'te Türkiye’den ayrıldım ve döndüğümde 2009 yılında bile Türkiye’nin güneydoğusuna gitmemiştim. Meselelerini hiç bilmiyordum. O yüzden benim için oraya gitmek, orada böyle şeyler görmek inanılmaz kafa açıcı oldu. Türkiye’nin nasıl bir yer olduğuyla ilgili ipuçlarını ilk defa ben bu belgeselle uğraşırken gördüm. 


Çalışmaya epey zaman önce başladınız diye biliyorum, tam olarak ne zamandı?

Berke B.: Bu telefon konuşması 2010 Şubat’ında yapıldı.

Niye bu kadar uzun sürdü?

Berke B.: Biz bu filmle bir öğrenme süreci yaşadık çünkü. Birlikte deneyimledik meselenin birçok boyutunu…


Peki, bu deneyim esnasında birbirinize alışma süreci nasıl geçti? Çünkü bazen kameraya doğrudan anlatımlar olurken bir yandan da onların gündelik yaşamının bir parçası oluyorsunuz. Oyuncuların veya Gökhan hocanın buna alışması nasıl oldu?

Melis B.: Alışma süreci aslında çok güzel geçti. Gökhan hocayla tanışmamızın ertesi günü, onun evinde yemek yiyorduk. Bölge insanı çok açık ve misafirperver. Bizim kameraya da çabuk alıştılar, çok doğaldı çocuklar da çok doğaldı sanki yıllardır birileri onları kamerayla çekiyormuşçasına rahat davrandılar. Herhangi bir kapalılık yaşamadık ya da zorluk. Tabii ki bunlar Gökhan hocanın desteğiyle oldu. Çünkü kamera birçok insan için ürkütücü bir gerçek. Gökhan hoca olmasaydı belki bu kadar rahat bir şekilde oyuncuların hayatına giremezdik. Düşünsenize Batı’dan iki kadın geliyor, çekim yapıyor ama niye? Neden? Bu farklı algılanabilirdi. Fakat Gökhan hoca çok doğaldı ve bizi her yere soktu, her zaman yardımcı oldu. Filmin uzun sürme sebebi de bizim hikayeyi gerçekten duygularla derinden anlatabilme isteğimizdi. Güçlü bir yapısı olsun istiyorduk. Yüzeyde kalmak istemiyorduk ve bu da zaman gerektiriyordu. 

Berke B.: Ama uzun sürerken de bunun şöyle bir avantajı oldu, Türkiye’de gündem sürekli değiştiği için -ki  Diyarbakır’da da gerçekten çok daha hızlı değişiyordu her şey- önemli noktaları da yakalama şansımız oldu.


Gündem demişken, film sadece takıma odaklanmıyor, bu yüzden Bağlar’ı sadece bir basketbol takımının başarı hikâyesi olarak mı tanımlıyorsunuz?

Berke B.: Biz de hep onu konuşuyorduk çünkü bu tür başarı hikâyelerinin Batı’da çok fazla örneği var. Örneğin Hoop Dreams (Büyük Düşler) diye bir belgesel var. Bizim de yıllar önce izlediğimiz ve hayran kaldığımız bir çalışma. Bu başarı hikâyeleri; varoştan bir çocuğu alıp NBA yıldızı yapmak gibi ya da başarısızlık, yıkım vs. içeriyor. Ama bizim hep farkında olduğumuz bir durum vardı; evet, odağımızda bir basketbol takımı var ama aslında biz bu basketbol takımıyla Bağlar’a, Diyarbakır’a, bölgeye ve hatta Türkiye’ye bakıyoruz. Bağlar Belediyesi Basketbol Takımı’nı buraya bakmamızı sağlayan erişim noktası gibi düşündük. Hiçbir zaman bir spor belgeseli yapıyoruz diye yola çıkmadık; ama hiçbir zaman siyasi bir film yapıyoruz diye de başlamadık. Filmin bizi götürdüğü yerlerde bunlar hep birbiriyle örtüştü, birleşti birbirini itekledi ve film bütün bunları ortaya koyabilen bir çalışmaya dönüştü.


Bu dediğinize en çarpıcı örnek, kulüp yöneticilerinden biriyle konuşurken sürekli savaş uçaklarının kalkması ve gürültü yüzünden sohbetin sürekli kesilmesi sanırım.

Melis B.: Belgeselin güzelliği de oydu. Beklemeyen ‘an’lardan oluşuyor çoğu zaman belgesel. Benzer çok şey yaşadık ama 200 saate yakın bir çekimimiz vardı ve onu 79 dakikaya indirip dramatik yapıyı korumak adına bir sürü şeyden de feragat ettik. Mesela ilk defa biber gazını Diyarbakır’da yedik, ilk defa polisten kaçarken mahsur kaldık. Oraya her gittiğimizde inanılmaz duygularla geri dönüyorduk. Nasıl oluyor da Batı bu kadar kopuk, hiçbir şeyden haberi yok diye. Misal Roboski olduğunda geri döndük ve arkadaşlarımız yılbaşı kutlamaları hazırlıkları içindeydi! 


Roboski’den sonra olan ilk maçı kaybediyordu takım, o süreci nasıl yaşadınız?

Berke B.: Roboski’nin olduğu gün Diyarbakır’a gittik, o günkü planımız şuydu; Gökhan hocayla köy okuluna gideceğiz (aynı zamanda köy okulunda da öğretmenlik yapıyor), yılbaşından önce maçları çekeceğiz ortalama bir yılsonu toparlaması yapacağız. Fakat daha okuldan dönerken bir şeyler olmaya başladı. Haberler geliyor, birileri bir şeyler söylüyor. Gökhan hoca okulda kaldı biz eve döndük anne ve babası ile oturuyorduk ve bir şeyler olmuş bir şey duyulmuş ama haberlerde yok! Önceki gece F16’lar sınırı bombalamış, kaçakçılar ölmüş sayısı belli değil… Öğleden sonra haberlerde çıktı, Roboski’de yaşananlar... Biz ondan sonra sokağa çıktık. Zaten Bağlar’daydık. Herkes kulaktan kulağa bir şey anlatıyor ama adı konmamış, tam açıklanmamış henüz. Kendimizi öyle bir ortamın içinde bulduk. Olayların nasıl yayıldığını, nasıl o şehri dönüştürdüğünü, nasıl o çocukları sokağa döktüğünü inanın anlayamadık. Sokağın rengi değişti, kepenkler kapandı, haber yayıldıkça ve doğrulandıkça başka bir ruh haline dönüştü her yer…


Eylem ya da olaylar mı oldu?

Berke B.: Eylemin ötesinde bir şey çöktü. Aniden kapkara bir renge büründü. Akşam antrenman vardı, gittik ve iptal edilmişti. O şoku, Diyarbakır’da yaşamış olduk. Bizim için çok büyük bir kırılma noktasıydı. Bir de filmin ilçe adı olmasından öte, manevi anlamdaki “bağları” çağrıştıran bir yanı var ama filmin başlangıcından beri bizim oraya yaklaşımımızı belirleyen kelime “kopukluk” oldu. Bağların ötesinde biz kopukluk üzerinde çalışarak filmi güçlü kılma arzusundaydık. Bu kopukluk nasıl aşılabilir, oraya ulaşılabilir diye...


Kopukluk misal siz diğer şehir dışı maçlara da gittiniz orada da hissediliyor muydu? Batı’da takıma bakış nasıldı?

Melis B.: Biz birebir bir şey yaşamadık. Bize anlatılan çok şeyler vardı, işte Batı şehirlerine gittiklerinde 21 plaka diye taşlandıklarını, restoranlara alınmadıklarını anlatıyorlardı fakat bunlara şahit olmadık. Ama filmde yine de psikolojik olarak onların hissettiği baskıyı vermek istiyorduk. Çünkü Batı’ya gittikleri zaman inanılmaz farklı bir takıma dönüşüyorlardı. 


Yenik başlıyoruz diyorlardı belgeselde de… 

Melis B.: Evet, gerçekten yenik başlıyorlar. Onu vermeye çalıştık daha çok. O yüzden bir olaydan ziyade bu hissin etkisini yaşadık. Batı’da bizim çekim süreçlerimiz boyunca hiç başarılı olamadılar. Her seferinde büyük umutlarla gidiliyordu ama hep hüsranla dönüldü o dönem. Bu çok zor ve yorucu bir psikoloji...

Berke B.: Biz de mahvoluyorduk yenilmeye başladıkları anlarda. O kadar üzücü ki, oraya her defasında ‘bu sefer olacak’ diye gidiliyor ama olmuyordu…

Melis B.: Bir de olamaması için bir sebep de yok ortada. Hazırlar fakat işte bir psikolojik perde iniyor üstlerine, inanılmaz bir şey. Bir de sonra Anadolu Aslanları diye bir takım kuruldu, Emekli bir asker ve şimdilerde bir müteahhit. Batı Diyarbakır’a gelmiş gibi oldu. Çünkü Anadolu Aslanları’nın çoğu Batı’dan gelmişti ve dillerini de bunun üzerine kurdular... 


Anadolu Aslanları’nın bölgedeki savaş boyutunun ötesinde bir anlamı da var. Maddi imkânsızlıklar. Bağlar’dan gidenler de oldu misal. Orada nasıl karşılandı bu takım? 

Melis B.: Birkaç çocuk gitti fakat biz bir tek Hasan’a odaklandık. Bu çocuklar maddi sıkıntılardan dolayı gidiyordu. Zaten o takım yaşamadı. Çünkü Bağlar Belediye Basketbol Takımı’nı bir arada tutan şey o para, altyapı ya da bilmem ne değildi. Basketbol spor salonun oradaki varlığı onlar için önemli olan. Öte yandan o çocuklar kendi kimlikleriyle varolarak bir takım olmak istiyorlardı…


SUZAN DEMİR