Bu egemen düşünce biçimi ve politikalar için Kürt yoktu… Ne dili, ne kültürü, ne tarihi de somut bir halk olarak varlığı tanınmıyordu. Varolan ise kendi köyü, mahallesi, kenti ya da bölgesi ile sınırlıydı. Kimse Kürtlerin binlerce yıllık tarihiden söz etmiyordu. Sadece masallarda ve fıkralarda Kürt’ün adı geçiyordu. Orada da hep kaybedendi. Kürt, traji-komik öykülerin kahramanıydı. Anlaşılmayan ve bilinmeyen bir dili konuşuyordu! Kürt’ün olduğu varsayılan yerlerde ise sadece aşiretlerin, cemaatlerin isimleri vardı.
Oysa Kürt vardı ve yaşıyordu. Varolan ve yaşayan bir halkın büyük de bir geçmişi vardı. Peki neden varolan Kürtler yok sayılıyordu? Neden Kürdistan ülkesi köylerine, sokaklarına ve ailelerine kadar parçalanmıştı? Örneğin; Kuzey Kürdistanlı biri Doğu Kürdistan’daki, İran’daki Kürtlerden neden habersiz olmuş ve yalıtılmıştı? Bugün Rojava diye tanımlanan coğrafyadakilerden Doğu Kürdistanlıların haberi var mıydı? Ya da daha açık bir söylemle Dêrsimli bir Alevi Kürt Amed’dekilerden, Botan’dakilerden neden bihaberdi? Êzîdîler neden yok olacak kadar çok azalmıştı? Neden neden? Cevabı çok geç verilen sorulardı bunlar.
Ehmedê Xanî’den günümüze Kürtlerin birliği
Tabii ki tarih içinde bazı Kürt örgütlenmeler, şahsiyetler Kürdistani bir bütünlükten söz ediyordu. Ehmedê Xanî 1600’lü yıllarda Kürdistan ilk kez parçalara ayrılırken, toplumsal ve siyasal gerçekliğini şiirleri ile analiz ediyor ve Kürdistan’ın birleşmesi gerektiğinden bahsediyordu. Ehmedê Xanî döneminde beylikler halinde olsa da Kürdistan, Fars ve Osmanlı arasında bölünen ülkenin gerçekliğine dikkat çekiyordu. Ancak Kürtlerin ulusal birliği şiirin dizelerinden öteye gidemiyordu.
Tarih ilerleyince Kürdistan ülkesi daha fazla parçalara bölündü. Osmanlı ile Fars ülkesi arasında ikiye bölünen Kürdistan, 20. yüzyılda dörde bölünmüştü. Keyfi sınırlar çizilmişti. Aynı aileden olanlar farklı devletlere mensup başkaları olmuştu. Herşey bölünmüştü. Ve artık Kürdistan ismi pek fazla kullanılmıyordu. Sadece Kürdistan’ın tarihi ve siyaseti ile uğraşanlar çaba sahibiydi ve bu ülkenin ismini hatırlatıyorlardı. Irak, Suriye ve Türkiye Cumhuriyeti devletleri oluştuğunda Kürdistan dört tarafından çekiştirilmiş ve herkes Kürt’ü kendisine göre tanımlamıştı. Suriye’de Kürt’ün varlığı bir yana kimlik sahibi bile değildi. Irak’ta dağların eteklerine ve koyaklarına sıkıştırılıp sadece aşiretler adına tanımlamalar yapılıyordu. Türkiye’de “Kürt, Kürdistan, Kürtçe” ise ‘kart kurt sesleri’ arasında kaybedilmek isteniyordu. İran ise silikleştirip, izole ederek Kürtleri yok kılma çabasındaydı. Bu politikalara karşı bazı direnişler ve varoluşsal çıkışlar olsa da dar ağaçları, sürgün ve toplu katliamlarla sonuçlanıyordu.
Yüzyıllar sonra Babanzadeler, Şeyh Ubeydullah Nehri, Emin Ali Bedirhan, Şeyh Mahmut Berzenci, Şeyh Said, Seyit Rıza, İhsan Nuri Paşa önderliğinde isyanlar oldu. Beytüşşebab İsyanı, Agiri, Koçgiri, Zilan, Sason adıyla tanımlanan isyanlar da söz konusuydu. Farklı tarihlerdeki bütün bu isyanlar dikkat ederseniz ya kişi ismi ile ya da bir bölge ismi ile tanımlanıyordu. Kürdistan ismi ise isyanların içine ve tarihine ya sonradan iliştirildi ya da çok zayıf bir ihtimal olarak yer aldı.
Parçalanan Kürdistan PKK ile birleşiyor!
Sonra gün geldi ve devran döndü. Kürt ülkesinin parçalılığı, hayali bir zamana itilen gerçekliği başka bir hakikat olarak önümüze çıktı. İsyanın öncülüğünü bir grup Kürt ve Türkiyeli yoksul genç yapmıştı. Kendi örgütlenmelerine Kürdistani hareket olarak paye biçiyorlardı. Sayıları çok azdı, kimsenin kabul edemeyeceği “Kürdistan sömürgedir” cümlesinde iki sözcüğü yan yana getirmiş bir isyanın gerekçesi yapmışlardı. Bu iki kelimenin içine bin yıllardır varlığı olan Kürtleri, Kürdistan’ı, Kürtlerin dillerini, öfkelerini, edebiyatını, dağlarını, nehirlerini, ormanlarını, çiçeklerini sığdırmışlardı.
Sonra bu iki kelime ile bir halkın gençleri, kadınları, yaşlıları bir araya geldi. Alevisi, Êzîdîsi, Hıristiyanı, Müslümanı her inançtan Kürtler de biraraya geldi. Kürtlerin yoksulu, zengini, ağası, marabası, esnafı her meslekten insanları bir toplumun bileşenleri olarak biraraya geldiler. Köyler diğer köylerle akraba olduklarını, kentler diğer kentlerle kardeş olduklarını bildiler. Araya çekilen dikenli tellerin Kürdistan’ı yok etmek isteyenlerin politikası olduğunu öğrendiler. Kolay olmadı bu öğrenme süreci. Zor ve zulme karşı dağlarda, zindanlarda, sürgünlerde direnen insanların emeği vardı. En büyük emek ise gerillanındı. Kürt gerillası halkın bilme ve var olma biçimini değiştirdi. Bu da kolay olmadı.
PKK kendi kuruluşunu ilan edince, Kürdistan için dövüşeceğini gösterince Kürt’ün düşmanları azgınlaştı. Kürtlere ölümlerden ölüm beğendirme yarışına girdiler. Ama Kürt’ün artık bir örgütü, önderi ve ordusu oluşuyordu ve hep Kürtlerin birliği diyordu. Çünkü hücrelerine kadar bölünmüş ve birbirine yabancılaşmış Kürt toplumunun yeni tutkalı ‘Gerilla’ olarak ortaya çıkmıştı.
Her gerillanın adımı ulusal birlik içindi
Gerilla Kürtlerin ulusal bilincinin oluşması ve bunun demokratik ulus ilkeleri ile kendisini dışa vurması açısından büyük bir önemi vardır. Kürtler diğer ulus-devlet milliyetçileri gibi bir kodlama oluşturmadılar. Milliyetçiliklerin üreticileri gibi kendi halklarına yapay tarih de yazmadılar. Direne direne, dik dura dura bir tarih yazdılar. Bu tarih yazımında ve bir ülke bir halk gerçeği ortaya çıkarmada gerillanın işlevselliği vardı. Örneğin Kürdistan’ın herhangi bir parçası ya da göç edip gittiği egemen bir ülkenin kentinden Kürt gençleri gerilla saflarına katıldı. Gerilla saflarına katılan gençlerin ülkelerine yolculuğu aynı zamanda ulusal birliğin inşası anlamına da geliyordu. Dağa çıkmaya karar veren bir gerilla adayı, önce yurtseverlik bilinci kazandı. Bu yurtseverlik bilinci içinde öncelikle mensubu olduğu ‘’halk gerçekliği’’ni iyi kavradı. Bu halk gerçekliğini kavrarken kendi toplumunun tarih bilincine erdi. Tarih bilinci içinde Kürdistan ülkesinin ve toplumunun nasıl bir parçalanmışlık içinde olduğunu gördü. Bu parçalanmışlığı yaratan “düşman gerçeği”ni anladı.
Sonra duygusu, vicdanı ve ahlakı ile bir tercihte bulunup dağa varmak için yola çıktı. Bu yolculuk sırasında ise birçok sınırı aştı. Eğer Kuzey Kürdistan’da herhangi bir kentten katıldıysa gerilla adayı, birçok kenti ve köyü geçmek zorundaydı. Her gittiği yerde kendi halk gerçekliğinden farklı renkleri tanıdı. Kürtlerin inanç zenginliğini, dil ve lehçe zenginliğini, diğer ülkelerin egemenliği altında kendisine yabancı kılınmak istenen Kürtleri tanıdı. Sonra dağa gittiğinde gerilla mevzisi ya da sığınağında kendisi gibi olan ama İran, Suriye, Irak, Türkiye egemenliğindeki Kürdistan bölgelerinde kendisi ile benzer dili konuşan kardeşleri olduğunu öğrendi.
Eğer bildiği kent ismi Amed, Dêrsim, Batman idiyse, Kobanê, Efrîn, Mahabad, Sinê, Silêmani, Hewlêr, Duhok’u da tanıdı. Ya da tersi durumlar oldu. Diğer parçalardan gelenler de kendisi ile aynı kültür, aynı geçmiş ve aynı dili konuşan kardeşlerini gördü ve tanıdı. İşte on binlerce gerillanın 30 yıldır Kürdistan’ın her parçasındaki döngüsel bir hareketliliği birbirinden ayrıştırılan, koparılan Kürdistan’ı biraraya getirdi. Kürdistan’ı parçalanmak yerine birleştirdi. Rojavalı binlerce PKK gerillası gelip Kuzey Kürdistan’da, Rojhilat’ta savaşarak yaşamını yitirdi. Kuzeyli PKK’li gerillalar Amed’den, Botan’dan Dêrsim’den yola çıkıp Rojhilat’ta, Güney Kürdistan’da bedel ödedi. Aynısını Güney Kürdistanlılar, Rojhilatlılar yaptı. Bunu yaparken de farklılıkların bir arada kardeşçe yaşayabileceğini gösterdi gerillalar.
İşte bugün Kürdistan Ulusal Kongresi toplanmak için hazırlıklara başlamışsa, bunda Kürt gerillasının bu müthiş emeği ve enerjisi vardır. Yine eğer Kürdistan’da milliyetçilik zehiri yerine halkların kardeşliğini esas alan demokratik ulus bilinci varsa, bunda da tabii ki gerillanın çok büyük payı vardır. O yüzden Kürdistan’da gerilla sadece gerilla değildir, yeni toplumun bilincini ve kültürünü ortaya çıkaran özgürlük dinamiğidir. Kürt’ün birliğine giden yol gerillanın patikalarından geçti, geçiyor… Bu nedenle ulusal birlik denilince aklımıza Kürdistan’ın dört parçasından gerillalar geliyor.
BAKİ GÜL: Kürt birliğinin yolu gerilla patikalarından geçiyor