Filmin başında hırsla dolup sonuna doğru yumuşayan Türk kahraman, “zengin kız-fakir oğlan” misali bir olmazsa olmaza dönüştü neredeyse!

Başka bir temel handikap da eserlerin tepesinde dolanıyor: Yönetmen (ya da “yapıcı“ diyelim) bazen “kitlesinin”, bazense “hedef kitlesi” edindiği sömürgeci ulus mensubunun yüce gönlünü kırmamaya uğraşıyor. Kurgular en doğrudan anlatıma, hatta “ajit-prop”a dönebiliyor; veya tersinden, gerçekten kopuk bir ahlaki/politik süzgeçten geçiyor. Gerçeğin daha doğrudan anlatılmasını ve “alıcı”ya da muhakeme edecek, nefes alacak daha fazla alan bırakılmasını beklemenin doğal olacağı belgeseller daha beter! Baştan sona, “Şöyle düşünmen, şöyle hissetmen gerekiyor Alişciğim, tamam mı” diyen eserler az mı?

Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’nun Bakur’unu izlemeden önceki öngörüm de bu tespitlere dayanıyordu. Özellikle “sömürgeci bakış açısıyla” karşılaşmak, hiç şaşırtmayacaktı. Fakat sevinerek söylemeliyim ki, önyargılı davrandığımı daha belgeselin başında anlayıverdim. Özür borçluyum.


Sadece gerillanın sesi...

Bakur, kamerasını Kürt dağlarına çeviriyor ama önceki temadaşlarından önemli bir farkla: Esas olarak, Türkiye sınırları içinde kalan Kuzey Kürdistan’daki gerillalar giriyor kadraja. Belki bununla, PKK’den konuşurken Ay’ın ötesindeki bir ülkenin yurttaşlarından bahseder gibi yapanlar hedef alınıyor; ama bu kadar. Bakur, gerillaya dışardan bakmamızı istemiyor; kamera, gerillanın gözü oluyor.

Gerillaya acımamızı da istemiyor Bakur. Yüce bir gönlü, karşısındakilerin hiç değilse merhametine layık olduğuna ikna etmeye çalışmıyor. Gerillanın bazen ardından bazen karşısından bakan kadrajıyla, bir içeri bir dışarı savurup duruyor zihnimizi. Gelenekselleşmiş yöntem, seyirciyi yargıç, Kürt’ü sanık sandalyesine oturtur; fakat Bakur’da, bir eşitler hukuku var. Bunun yönetmenlerin iradesiyle gerçekleştiği kuşkusuz. Belgeselde gerillaların sesinden başka hiçbir dış sesin (müzik dahil) olmaması da bunu açığa vuruyor. Yine kadraja giren gerillaların “Heval ....” diye tanıtılması, net bir mesaj veriyor: “Dışarıdan içeri bakmayı değil, içeriden dışarıya anlatmayı niyet ediyoruz!”

Dağların ermişi: Atakan

Bakur’u temadaşlarından ayıran en önemli özelliklerden biri de, Atakan gibi bir gerillayı bulması ve belgeselin önemli bölümünde Atakan’ın gözünü kamerasına dönüştürmesi...

Atakan, Dêrsim dağlarında bir gerilla. Anlatımlarından da anlaşılacağı üzere, uzun yıllardır dağlarda... 90’lı yıllarda katılmış ve bu sürenin çoğunda sıcak savaşın içinde olmuş. Çok kaba bir hesapla bile bu, yanıbaşındaki yüzlerce hevalinin cenazesini kaldırdığı anlamına geliyor. Belgeselin bir bölümünde Bakur’un “kamerasına dönüşen” Atakan, lafı hiç eğip bükmüyor; sözlerinde kızgın bir savaşın yaratması gayet doğal hamasetin zerresi yok. Yoldaşlarının ardından bakmayı da beylik sözlerle, “gelenekselleşmiş şehadet tümceleriyle” anlatmıyor; “Baş etmek için unutmak gerekiyor” diyor, “Başka türlü kaldıramazsın ki” diyor, “Aslında insanca bir şey değil bu yükü kaldırmak” diyor.

Bir kavganın yarattığı literatüre, dile bağlı kalınarak söylenen sözler, şaşmaz doğrulara dahi işaret etseler, özdeşlik kur(dur)makta etkisiz kalabilirler. Özellikle sanat, kalıplarla barışamaz. İşte Atakan, tam burada devreye giriyor. KCK yöneticileri, PKK’nin kuruluşuna katılmış kadrolar, örgütün fikri ve eylemsel temelini anlatırken araya girip anlatımları somuta aktarıyor. “İşte” diyor, adeta; “anlattıkları fikri ve eylemsel yolculuğun yaratacağı insanın prototipi benim.”

Atakan’ın -ve genel olarak bütün gerillaların, “Bakur”un- geri çekilmeye ilişkin söyledikleriyse, akıldan çıkmaz cinsten. Atakan -mealen- diyor ki: “Kimseye zararımız olmaz ki bizim. Bir çocuğa okuma yazma öğreteyim, akşam biraz yağla biraz ‘torak’ yiyeyim, yeter. Belediye başkanı olmamıza gerek yok. Biz onun için katılmadık ki zaten.”

Velhasıl Bakur, tam da dünyanın yüzünün döndüğü bir tarihsel evrede Kürt Özgürlük Hareketi’ni başarıyla anlatıyor. Bazı detaylardan rahatsızlık duyanlar olur, hatta olmalı. Bir kamplaşmanın konusu olan böyle bir konuda herhangi bir “tarafın” tamamen memnun kaldığı bir iş yapmak, gerçekten uzaklaşmakla mümkün. 

Başka pek çok şey söylenebilir belgesele ilişkin; bundan sonrası, “spoiler”a girer. Filmin keyfini kaçırmayalım... “Fötrsüz” anlatımları için Demirel ve Mavioğlu’na ne kadar teşekkür etsek az. Tabii kendisine çevrilen her kameraya güzellik gösteren bu büyük özgürlük yürüyüşüne de...



OSMAN OÐUZ