İçinde bulunduğumuz 21. Yüzyıl, henüz başlangıcından itibaren büyük savaşlara şahitlik etmiş ve öyle görünüyor ki var olan bu savaş gün geçtikçe daha da derinleşip devam edecektir. İnsanın ve doğanın bugün itibariyle içinde debelendiği sorunları göz önüne getirdiğimizde; bu savaşın kendisiyle beraber nasıl bir sonuç doğuracağı da aşağı yukarı görülmektedir. Egemenlerin çıkarlarını ‘garantiye’ alma temelinde, her geçen gün farklı bir boyut kazanan ve vahşilikte sınır tanımayan bu savaşın özünü anlamak büyük önem arz ediyor.

Egemen sistem, ilk çıkışından itibaren gerçek tarihi ve toplumsal değerleri çarpıtarak varlığını sürdürmüştür. Çarpıttığı, parçalayıp, ayrıştırdığı ve özünden boşalttığı tarih, toplumsal olmaktan çıkmış, sadece bir elitin, ya da bir ailenin tarihi olmuştur. Kendi tekeline aldığı ve kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirdiği toplumsal değer yargıları da toplum karşıtı bir hal almıştır. Daha önce toplumlarda var olan, fakat değiştirip dönüştürdüğü, özünden boşalttığı kavramlar yoluyla; ya da kendi oluşturduğu ve şekillendirdiği kavramları kullanarak var olmayı başarmıştır. Bunun yanında; toplumların içerisinde de ötekileştirmeyi, özne-nesnelliği, ayrıştırmayı ve karşıtlaştırmayı geliştirmiştir.
Ak ve kara egemen sistem tarafından belirlenir olmuştur. Teslim olan, boyun eğen, sistemin istekleri doğrultusunda hareket eden toplumlar-bireyler (Buna örnek olarak; Gılgameş Destan’ında doğasından ve özünden kopan Enkidu verilebilir) kabul edilip kucaklanıyor. Ama buna karşı çıkan, kendi özünde direten, doğal yaşamında ısrar eden, toplumsal çıkarlar temelinde örgütlülüğünü sağlayan direnişi seçen ve mücadeleye girişenler de (yine Gılgameş Destan’ında geçen Humbaba örneği verilebilir) lanetli ilan edilip ayrıştırılarak ötekileştirilmiş, katliamlardan geçirilip yok edilmiştir. Böylece toplumlara saldırmak meşrulaştırılmıştır. Bu saldırılar çoğu zaman katliam, soykırım, talan ve işkencelerle geliştirilirken, bazen de özel savaş politikalarıyla, gerçekleri çarpıtıp, farklı göstererek geliştirilmiştir. Belki de toplumların birbirinden koparılmasındaki ve ayrıştırılmasındaki en büyük etken egemenlerin yalan sistemini oluşturmasıyla gelişmiştir.
Bu gerçeklik hiyerarşik-devletçi sistemin ilk çıkışı olan Sümer Rahiplerine kadar götürülebilir. Sümerler kendi egemen sistemleri dışında kalan, egemenliklerini kabul etmeyen toplumları, ötekileştiren adlandırmalarla; öldürülmesi, yok edilmesi, mal ve mülkleri, yaşamları(toplumsal değer yargıları, kültür, sanat, dil edebiyat, felsefe, bilim vb) talan edilmesi gereken varlıklar olarak göstermiştir. Bu ‘varlıklar’ ancak köle olarak, sisteme hizmet ederlerse yaşam hakları olabilir. Aksi takdirde yaşamlarını oluşturmalarına ve geliştirmelerine izin yoktur. Sümer Rahiplerinde var olan bu gerçeklik tarih boyunca kendisini farklı merkezi uygarlık sistemlerinde yaşamsallaştırmıştır. Sümerlerden Mısır’a, Helenlerden Roma’ya, Yunanlılardan Araplara kadar tüm egemen uygarlık güçleri, kendisini bu şekilde ayakta tutmaya ve gücüne güç katmaya çalışmıştır. Bu doğrultuda, belki de uygarlık dışında kalan güçler için en yaygın olarak kullanılan kavram ‘barbar’ kavramı olmuştur.

Etimolojik olarak ‘Barbar’lık?

Barbar kelimesinin anlamına ve tarihte kimlerin kimin için ve neden kullandığına bakacak olursak, yukarıda belirtmeye çalıştığımız noktaları daha iyi anlatmış olacağız;
Türk Dil Kurumu’nun hazırlamış olduğu Türkçe Sözlükte Barbar kelimesi, ‘uygarlaşmamış, kaba ve kinci olan’ olarak geçmektedir. Günlük yaşamdaki anlamları ise; ‘kaba’, ‘acımasız’, ‘uygarlıktan, insanlıktan payını almayan’ olarak geçmektedir. Uygarlığın Türkçe karşılığı, Arapçadan alınan medeniyet sözcüğüdür. Medeniyet, şehirli, şehirleşmiş anlamına gelmektedir.
Barbar’, sözcük olarak ilk kez Helenler tarafından ‘Barbaros’ olarak niteledikleri, Yunan dilini konuşamayan, Yunanlıların dışında kalan toplumlar için kullanılmıştır.
Bu ayrım sadece dil noktasında değildi. Burada söz konusu olan efendi, hakim, kentli, uygar Helenliler ve köle, yok edilmesi gereken, öteki olan ‘barbar’lardır. ‘Barbar’ olarak tanımladıkları bu toplumlar, aç gözlü, saldırgan, talancı ve istilacı olarak tanımlanmaktaydı. Ancak Kürt Halk Önderi Öcalan’ın da belirttiği üzere; “Halbuki kendileri tarihin açıkça gösterdiği gibi, o dönemin yeni yetme ‘açgözlü çocuğu’ durumundaydı. Mısır’dan mimariyi ve tapınak kültürünü, Fenike’den alfabeyi ve gemiciliği, Frigyalılar’dan demirciliği, Altın Hilal’den tarım devriminin tüm teknik araçlarını, Sümerlerden mitoloji ve teolojiyi aldığında, ilkel, yarı-göçebe, daha taştan kulübeler bile kuramamış bir dönemde yaşıyorlardı.”
Yunanlılardan Romalılara geçen bu sözcük, günümüze doğru öz itibariyle aynı olsa da kelime olarak değişmiştir.
 Hıristiyanlığın çıkışıyla Hıristiyan-dinsiz, Müslümanlıkla Müslüman-kafir olan bu sözcük kapitalist sistemle modern - geri, demokratik- terörist halini almıştır. Somut anlamda bugün Amerika ve İngiltere’nin, Ortadoğu topraklarında uyguladığı politikalar ve geliştirilen saldırılar bu anlayışın somut ifadesidir. Çünkü uygar olan, demokratik olan, insan olan Amerika, İngiltere ve Avrupa’dır. Onların dışında kalanlar ise; özellikle Ortadoğu toplumları terbiye edilmesi, demokrasiyle buluşturulması ve medeniyetle tanıştırılması gereken toplumlardır.
Hiyerarşik-devletçi sistemin ilk çıkışındaki uygarlıklar kendilerini her şeyin merkezinde görmesinden dolayı, kendi dışında kalan toplumları hayvan sürülerine benzeterek, bu temelde tanımlamalar geliştirip bir hayvan gibi öldürülmesi gerektiği kanaatindedirler. Çünkü kendileri insanken, ötekiler ise ‘barbar’, ‘yabani’, ‘vahşi’dir.
 
Kendileri ‘insani’ ya ‘ötekiler’

Sümerler doğal toplum yaşantısını kendisine esas alan toplumları köleleştirmek, değer yargılarına el koyma ve kendi sistemine adapte etmek ve bu yolla kendi sistemlerinin en iyisi hatta tanrılar sistemi olduğunu kabul ettirmek için sürekli olarak diğer halklara saldırılarda bulunmuştur. Fiziki katliamların yanı sıra, kadınların, çocukların ve toplumun diğer kesimlerinin köleleştirilmesini geliştirmiş, doğal toplumun bin yıllardır oluşturduğu toplumsal değerleri de gasp edip talan etmiştir.
Mısırlıların Sümerlilere göre daha keskin tanımlamalara gittiği görülmektedir. Mısırlılar kentli olmalarından dolayı kendilerini ‘insan’ olarak tanımlıyorlardı. Kent dışında kalanlar ise; öteki, vahşi ve ehlileştirilmesi(köleleştirilmesi) gerekenler olarak görülmekteydi. Bugün dünyanın yedi harikası arasında bulunan pramitlerin azametini düşündüğümüzde bu gerçekliği çok daha iyi görmekteyiz. Varlığını bugüne kadar koruyan bu yapıların oluşturulmasında Firavunların, Mısırlıların bir emeğinin olmadığı kesindir. Bu yapılar ve daha birçok şey Mısırlıların dışında kalan, köleleştirilen, hayvanlardan beter koşullarda yaşatılan, yaşama hakkı olmayan! toplumlar tarafından, yüz binlerce ölümle sonuçlanan bir süreç sonunda oluşturulmuştur. Herodot, “Barbar demek Mısırlılar için onların dilini konuşmayan herkes demektir” der. Devamında ‘barbarlar’ ile Yunanlıları karşılaştırarak; Yunanlıların daha incelikli bir düşünceye ve zekaya sahip olduğunu, ‘barbar’ların daha kötü ruhlu olduğunu belirtir. Bununla aslında ‘barbarlara’ yapılanları ve yapılması gerekenleri meşrulaştırmaktadır.
Bir Çinli tarihçinin Kuzey insanlarını tanımlarken söylediği; ‘Barbarlar sarı saçlı, yeşil gözlü ve koca burunlu çirkin bir ırktır, ataları olan maymunlara benzerler’ sözleri ve Çin Seddi’nin göklere yükseltilmesi, Orta Amerika’daki Toltekler’in Aztekler için kullandığı ‘çiçimeka(göl yabanileri) kavramı ve Arapların Arap olmayanlar için kullandığı ‘Acem(yabancı, doğru konuşmayan)’ sözcüğünü kullanması bu geleneğin bir devamıdır. Bağlantılı olarak kilisenin 1512’ye kadar yerli toplumları ‘insan’ olarak görmemesi ve birkaç yüzyıl önce İspanyol’ların sömürgesi haline getirdiği toplumların ‘insan sayılıp sayılmaması’ tartışmasını geliştirmesi bunun göstergesidir.

Kim vahşidir, kim talancıdır?

Bu anlayışın hiyerarşik-devletçi zihniyetin ürünü olduğu tartışmasızdır. Uygarlığın yani kentin ilk çıkışından bu yana süre gelen bu anlayış yeni baştan ve bir bütünlük içerisinde ele alınması gerekir ki, bugün süregelen sorunlar doğru çözümlenebilsin. Vahşi, yabani, saldıran, kaba ve tüketen olarak adlandırılan ‘barbar’ın kim olduğunu daha incelikli ele almamız gerekir. Kim vahşidir, kim saldırıyor, kim tüketiyor, kim talan ediyor? Anlaşılsın. Güvenlik adı altında yükseltilen surlar, dikilen duvarlar, geliştirilen öldürücü silahlar ne üzerinden oluşturuldu. İnsanlar köleleştirilmeden, egemenliğini insanlara kabul ettirmeden bunların gelişmesi imkansızdır. Bunu da ancak ‘barbar’ diye isimlendirdiği toplumlar üzerinden geliştirebilir. Meşru savunması gereği mücadele eden toplumlara dayatılan tek şey katliama uğramadır. Kendileri ise ‘insanlığın’ ve uygarlığın koruyucularıdır! Burada bahsedilen ‘uygarlık’, egemen sistemin yaşam sisteminden başka bir şey değildir. Özü itibariyle bu, tarihin ve hakikatin kökünden saptırılmasıdır. Çünkü ‘barbar’ sözcüğü egemen sistemin ve kentin yalancı yaşamındaki en büyük çarpıtmalarındandır.
Vahşiliğin, talanın, sömürünün ve ‘barbar’lığın temelinde kent vardır. ‘Barbar’ olan faşizmi, soykırımı, vahşeti, inkarı, sınırsız şiddeti ve parçalamayı içinde barındıran, kentin kendisidir. Kentteki yönetici-komutan-rahip üçlüsünün çıkar mücadelesi içerde toplumu çürütürken, dışarıda kalan toplumları da zor ve baskı altına alarak güçten düşürmekte, yaşama şansı tanımamaktadır. Bunun karşısında direnen, mücadeleye girişen toplumların ‘barbar’ olarak lanse edilmesi öz itibariyle egemen zihniyetin kendisidir. Bunun karşısında özgürlüğü, eşitliği, demokrasiyi ve doğal yaşamı yaşayan ve geliştiren bu ‘barbar’ denilen güçlerdir. Toplumların bu direnişi özünde kendi gerçekliğinde ve yaşamında ısrar etmedir. ‘Barbar’ denilen, gerçekte devleti kabul etmemiş, öz yönetimlerine dayanan güçlerdir. Önder Apo’nun da belirttiği üzere; “Barbar denilen, öz itibariyle halkın özgürlük güçleridir. Günümüz ulusal hareketleridir.”
Sonuç olarak şu soruları sormaktan kendimizi alamıyoruz: Gerçek barbarlar kimdir? Her şeye rağmen özünde ısrar eden ve toplumsal değer yargılarını koruyan mıdır yoksa bu özü ve değerleri anlamından boşaltma ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanma çabasında olan mıdır? Her canlının en doğal hakkı olan ‘yaşama hakkını’ meşru savunma yoluyla korumaya çalışan mıdır yoksa kendisi dışında kalan hiçbir canlıya yaşama hakkı tanımayan sistem, uygarlık güçleri midir? Doğayla bütünsellik içerisinde, toplumsal çıkarlar temelinde yaşamını idame ettiren midir yoksa her fırsatta doğayı kendi ihtiyaçları temelinde acımasızca kullanan ve dar çıkarlar temelinde bir yaşam oluşturmak isteyen midir? Toplumsal yaşam içerisinde farklılıkları esas alan, özgürlükler temelinde bir örgütlenme modelini esas alan mıdır yoksa hiçbir farklılığa tahammül etmeyen, tek olmakta ısrar eden ve ‘özgürlüğü’ kendisinin verebileceği bir olgu olarak gören midir? Dili, kültürü, renkleri, ülkesi yasaklanan mıdır yoksa bu yasakları getirerek toplumları kültürel soykırımdan geçiren midir?
Kimdir barbar? Bu soru ve yukarıda sıraladığımız benzeri sorular çözümlenmeksizin, doğru bir analize tabi tutulmaksızın var olan sorunları da anlamak mümkün olmayacaktır. Yine bu sorunlar karşısında alternatifler oluşturmak ve bu temelde mücadele geliştirmek de ütopyadan öteye gitmeyecektir. Bu anlamda, tarihin özüyle buluşturulması ve toplumların çarpıtılan değer yargılarına kavuşturulması önem arz ediyor. Bu olmaksızın bugün insanlığın ve doğanın yaşadığı sorunları anlayamayız. Merkezi uygarlık sisteminin Ortadoğu’da süre gelen ‘pay kapma’ savaşlarının özüne inilemez. Kürdistan’daki toplumsal gerçeklik, bağlantılı olarak Rojava’da süre gelen özgürlük mücadelesi anlama kavuşturulamaz ve gereken katılım sergilenemez.

Artık tersine çevirme zamanı

Amerika, İngiltere ve Avrupa merkezi uygarlık sistemleri en vahşi yöntemlerle doğayı, insanlığı ve toplumsallığı kendi iktidar çıkarları temelinde yok oluşa sürüklemektedir. Ortadoğu toplumları başta olmak üzere kendi sistemlerine gelemeyen kültürlere, inanç gruplarına, düşüncelere gözü kara bir şekilde saldırılar geliştirmektedir. Fiziki soykırım başta olmak üzere her türlü kirli savaş yöntemleriyle kültürel soykırımı uygulamaktadır.
Özünde öyle olmasa da, merkezi uygarlık sistemlerinden biri haline gelmiş din gerçekliği, İslam gerçekliği var karşımızda. Hiyerarşik-devletçi sistemin Ortadoğu temsilciliği görevini oynayan siyasi İslam ve onun güçleri Ortadoğu toplumlarının kanını emmektedir. Bugün İslam adı altında, cihat diyerek Kürt toplumuna büyük bir saldırı söz konusudur. Vahşetin ötesinde uygulamalarla Kürtler teslim alınmak istenmekte, namusları(ülkeleri, dilleri, kültürleri, değer yargıları…) gasp edilmekte egemenlere peşkeş çekilmektedir. Hayvanlara, hiçbir canlı türüne uygulanmaması gereken uygulamalarla Kürtlerin üzerine gidilmektedir.
Tam da bu noktada bir kez daha ‘gerçek barbarlar kimdir?’ diye soruyor ve Kürt Halk Önderi Öcalan’ın bir belirlemesiyle tamamlıyoruz;
“Barbar, canavar gibi olan kimdir? Doğayla iç içe, ana ile çocuk gibi kucak kucağa yaşam sürdüren toplumlar mıdır, yoksa onların sırtına yüklenip değerlerini gasp edenler midir? Açık ki, kavramı tersine çevirmenin zamanı çoktan gelmiş, geçmiştir bile! Barbar ve canavar olan uygarlık güçleridir. Gerçek insan olanlar ise, doğayla ve kendi içlerinde ana-çocuk gibi sevgiyle yaşayanlardır. Kadının ağırlıklı rol oynadığı toplumda yaşayanlardır. Çevreyi yıkmadan, kirletmeden yaşayanlardır. Baskı ve sömürüyü kendine yabancı sayanlardır.”

MUSTAFA TOPRAK


Kaynaklar:
* Abdullah Öcalan-Sümer Rahip Devletinden Demokratik Cumhuriyete
* Abdullah Öcalan-Özgürlük Sosyolojisi
* Abdullah Öcalan- Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü
* Alaattin Şenel-İlkel Topluluktan Uygar Topluma
* Heredot-Heredot Tarihi.