Oysa barış adına düzgün giden bir şey yok, işgali muhkemleştirme çabaları hız kazanmış gidiyordu.
Kürdistan barajlarla insansızlaştırılıyor. Silvan dağlarındaki örnekte görüldüğü gibi "kaya gazı" arama bahanesiyle dev kuleler inşa edilerek, yer altına şırınga edilen gazlarla havası, suyu, ekili, dikili toprakları, meraları zehirlenerek fethe çalışılıyordu.
Yalancılar ve dolandırıcılar, "barış süreci iyi gidiyor" demekte haksız da değillerdi. Çünkü, baştan başa tahribat ve insansızlatırma planları, tıkır da tıkır işliyordu.
Yeni fetih yolları, taarruzların dayanağı havaalanları, "Türk alicenaplığının Kürtlere yatırımı" idi. Hatta, Şırnak’taki havaalanına Şerafettin Elçi adının verilmesi, Kürt kimliğinin tanımı ve dolayısıyla insaniyet akan "reform"du.
Barajlara, yol ve hava limanlarına "hayır" demek, "iyilik bağışı" olan yatırımlara karşı çıkmak, Kürtlerin çıkarına düşmanlıktı.
İnsanların korucu ve ajanlaştırılarak, kendi halkının yüzüne bakamaz onursuz hale getirilmesi, yine iyilik tertibinden "istihdam", yani çalışma, para kazanma açılımıydı. Son iki yıldaki "iyilik bağışı"yla, binlerce kişi devşirilerek koruculaştırılmıştı. Ajan sayısını kimse bilmiyor, yalnız Diyarbakır şehrinde onbin kişilik ajan ağı oluşturulduğu söyleniyordu.
Yalancılar ve dolandırıcıların, "iyi gidiyor" dedikleri "barış sürecinde" Irak’ın eski diktatörü Saddam Hüseyin örnek alınarak, Kürdistan toprakları parça parça işgal edilip, halkına yasak bölge ilan ediliyor, üstünde askeri işgalin kaleler inşa ediliyordu.
Yeni işgal hamleleri, Kürdistan şehirlerinde, 1990’lardaki devlet terörü manzaralarıyla takviye ediliyordu. Her kapıya bir ajan dikiliyor, sivil giyimli, silahlı kılıksızlar korkuluk olarak ortalığa salınıyordu. 1990’lardaki terör kılıksızları, Amerikan yapımı film sahnelerinden fırlama tipsizlerdi. Parmakları, üstü açık araçlara monte edilmiş makinalı tufeklerin tetiğinde, yüzleri kirli, kirli atletli tipler…
"Barış süreci" kılıksızları, yandaş "İslami terör"ün El Kaide taklitçileriydi.
Atilla Keskin, Diyarbakır’ın işgal manzalarını söyle anlatıyordu:
"Uzun saçlı, sakallı, belleri kamalı, tabancalı pejmurde kılıklı adamlar, ellerinde çift şarjörlü Kalaşinkof tüfekleriyle semt çayhanelerinde oturuyor, gözdağı çalımlı ortalıkta fink atıyor, Toma'lar trafiği aksatıyor."
Yalancılar ve dolandırıcılara göre, "barış süreci" iyi gidiyordu. Çünkü sessizlik bir fırsat ve Kürdistan ülkesini sessizce, içten işgal ediyor, yandaşlaştırdıkları kadınlardan "çocukları dağa kaçırılmış analar" bile yaratıp, Diyarbakır merkezinde Kürde karşı Kürt gösterisi bile canlandırıyorlardı. Başbakan Erdoğan, sınır tanımayan bir şımarıklıkla Kürdistan Özgürlük mücadelesinin bittiğini bile ilan ediyor ve "süreç, silahların bırakılmasıdır" diyerek teslim olma çağrısı yapıyordu.
Gerilla güçleri, silahları bırakıp tabur tabur teslime koşar, kimileri de kasaba meydanlarında siyasete çıkar, hele hele ağzı var dili yok edalı parlamentoda görüntü olursa, Kürdistan davası bitecekti, sanki. Bu kibirle, Türk şehirlerinde amelesi, öğrencisi, yolu düşen yolcusu linç edilen Kürtleri, siyaset yoluyla "Türkiye iktidarında yarışa" çağırıyordu.
Ve siyasete soyunup, barajlar, kaya gazı arama zehirlenmesi, toprakların korkulukla işgali kalelere karşı çıkanlar, askerlerin "imha" anonsuyla, Lice kırlarında kurşunlanarak katlediliyorlardı.
El Kaide Müslümanlarının, ağızlarıyla topa, tüfeğe tuttuğu İsrail, bunu Filistinlilere yapmamıştı. Irkçı Güney Afrikalı beyazlar da siyah yerlilere…
Ama burası insanlığın suç, Kürt katlinin en ucuz nesne, ırkçı barbarlığın hukuk olduğu bir yerdi. Kürtlere zalimlik söz konusu ise eğer, tekmil katiller, hırsızlar, dolandıcılar, öldüresiye gırtlaklaşmayı bırakmış, ırkçı barbarlıkta tek cepheydi.
Türk medyası, barbarlığın zincirlerini koparıp geri gelişinin, ses ve görüntüsü olarak, masum ve mazlum halkın katledilmişlerini aşağılayıp, hakaretlerle "terörist" ilan ediyor, katilleri kutsiyordu.
Başına çöreklendiği kalabalıkları, "ben daha hızlı dindar ve ırkçıyım" diye diye uyutarak soyup, dolandıran Haşhaşileri, nimetlere hücumda onlarla dindarlık ve ırkçılık yarışında "Allah u Ekber" naralı insan kesen El Kaide katilleriyle aynı çizgiye düşen, Mısır'daki çetelerle bütünleşenleri, ikisini de engel görüp, çıkarlarının yolunu Atatürk ruhunu çağırmada arayan Kemalistleri, sol sloganlı Faşist-Nazi kalıntılarıyla medya, bir kaç ses hariç, besleyen efendilerinin emir eri olarak kandan kına yakıyordu. Barbarlığın çağrısı olarak…
Yazı adamı olarak, bizim işimiz kimseye yol göstermek, akıl öğretmek değildir. Görevimiz durum tesbitidir. Ama hırsızları, katilleri, dolandıcıları, medyalarıyla birleşip tuttukları yolun yol ve barbarlığa çağrının Kürdistan davasına derman olmadığını söylemek isteriz. Bu yol, beyhude yere 1920’lerin izinde, dolap beygiri olup dolanmaktır.
Katliamlar, kale inşaatları Kürdistan'ın tahribatı çözüm değildir. Çözüm, insanlığa varmadan, en azında İskoçya’nın, Galler ve İrlanda’nın hakkını teslim eden Britanya’yı, Basklıların özgürlüğüne saygı gösteren İspanya'yı örnek almaktan geçer…
Barbarlığın dönüşü!..
"Barış süreci iyi gidiyor" diyordu Başbakan ve Bakanları. Efendisinin medyası, övgüler diziyordu.